Zaman:19 September, 2020

Angelus Novus / Çağatay Can Eren


Dışavurumculuk, kübik ve sürrealizim akımlarına etki eden en önemli ressamlardan Paul Klee’nin ”Angelus Novus” adlı Walter Benjamin ile özdeşlemiş bir tablosu var. Tablo çizildikten bir sene sonra 1921 yılında Almanya’da Walter Benjamin tarafından satın alınmış. Rivayete göre Benjamin sürgün hayatı yaşadığı yaşamında gittiği her yere bu tabloyu götürürmüş.

Çağatay Can Eren

Benjamin’in Tarih Felsefesi Üzerine Notlarının(Son eseri) dokuzuncu bölümünün pasajlarında; Klee’nin “angelus novus” adlı bir tablosu var. bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek… ama cennet’ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. işte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır. Walter Benjamin (Pasajlar, 2004:37) İşte bu pasajlar ve tablo üzerine halen birçok farklı yaklaşımlarda bulunuyor. Paul Klee ise zaten tabloyu tamda böyle bir ortamda, Reiner Maria Rilke ile birlikte insanlar ve melekler arasındaki münasebetler konusunda düşünüp, tartışan bir şiir topluluğuna katılmaktayken çizmiş. Paul Klee ve Walter Benjamin hangi ortak noktada buluştuklarını anlamak için ikisininde hayatlarına biraz daha detaylı girmek gerekiyor. Zira Tablo’nun resmini ilk gördüğüm ve araştırdığım an neredeyse okuduğum tüm sanat eleştirileri bir açıdan kendi içlerinde haklı gibi geliyordu. Her kafadan ve her yerden karşınızı çıkan aslında bak onu anlatmak istememiş dayatmasından kaçamıyorsunuz sanat eleştirmenleri forumlarında.Ben ise iki hayatı da araştırdığım an aklımda ki eksik puzzle parçaları sanki her aşamada birer birer yerine oturuyor ve araştırmam bittiği anda derin bir melankoliye teslim olurken buluyordum kendimi…

Angelus Novus

Paul Klee’den başlayalım önce…

Kendini aramak ve bulmak hakkında çok özel bir hikayesi olduğunu düşünüyorum. Paul Klee Alman kökenli İsviçreli Yahudi asıllı bir müzisyenin bir ailenin çoçuğu olarak dünyaya gelmiş. Babası müzik öğretmeni Annesi ise şarkıcılık eğitimi almış profesyonel bir şarkıcı. Çocuk yaşlarda müzik ve resim ile uğraşmaya başlamış. 7 yaşında ailesi tarafından başlatıldığı Keman eğitimi ise ailesi tarafından geleceği olarak tasarlanmış.Fakat ergenlik yıllarında ressam olmayı seçmiştir.Bu seçimi ile ilgili daha sonra “Müzikal başarılarla dolu tarihi yok sayarak müziğe yaratıcı ve detaylı bir şekilde girmek için bir sebep bulamadım.” demiştir.Klee Bir müzisyen olarak on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın geleneksel çalışmalarıyla zaten birçok yenilik getirmiş dahi bestecilerin olduğuna yani aslında müzikal başarı içerisinde en zirveye ulaşılmış olduğuna bu tarz bir alanda yenilikçi, radikal fikirler ve stiller ortaya çıkarmak yerine resim alanında konuda önemli işler yapabileceğine gençlik yıllarında inanmış fakat burada çok önemli bir nokta var.Psikolojik olarak Kendi hayatımda da deneyimlediğim ve tecrübe ettiğim, çevremde gözlemlediğim üzere aykırı insanlar önce ailesine sonra topluma sonra da kendine başkaldırıyor.Yani işin ergenlik döneminde ki psikolojik boyutunuda gözden kaçırmamak gerekiyor.Klee için resim ailesine karşı ilk başkaldırışı temsil ediyor aynı zamanda…
İlk başkaldırışının zaferi olarak 1898 yılında Münih Güzel Sanatlar Akademisi gibi önemli bir Üniversiteyi kazanması ile ailesini gönülsüzde olsa ikna etmeyi başarmıştı.Çizim konusunda çok başarılı olmasına rağmen renk duyarlılığı konusunda eksikleri vardı. Resime ve kendine başkaldırışıda uzun sürmedi. “Üçüncü kışımda resim yapmayı asla öğrenemeyeceğimi fark ettim” dedi. Akademi’de okuduğu bu gençlik günlerinde, Klee, zamanını barlarda geçirdi ve alt sınıf kadınlar ve ressam modelleri ile ilişkiler yaşadı. 1900 yılında, gayrimeşru bir çocuk sahibi oldu. Çocuğun doğumundan birkaç hafta sonra vefat etmesi ile yaşadığı travma ile kendinede başkaldırış süreci başlamış oldu.
1906 yılında Bavyeralı piyanist Lily Stumpf ile evlendi ve aynı yıl içerisinde Felix Paul ismini verdikleri bir oğulları oldu. Çift, Münih’in bir banliyösünde yaşadı. Stumpf piyano dersleri verip çeşitli gösterilere katılırken Klee de evde kalıp sanat çalışmalarına devam etti. O günlerde sanatçının dergi ressamı olma çabaları başarısızlıkla sonuçlandı…
Klee’nin sanatının kırılış noktası, August Macke ve Louis Moilliet ile birlikte Tunus’u ziyaret etmesi ile gerçekleşti. Ressam, oradaki ışığın kalitesinden çok etkilendi. Bu konuyla ilgili şöyle yazdı: “Renk beni sahiplendi. Onu kovalamayı bıraktığım anda biliyordum ki beni sonsuza kadar kavrayacaktı. Renk ve ben biriz. Ben bir ressamım.” Bu aydınlanması ile birlikte doğanın solgunlaşmasına olan inancı önem kazandı. Klee, soyutlamadaki klas romantizmi aramaya başladı. Klee, bu aşamadan sonra teknik başarısına renk kullanımındaki başarısına da ekleyerek, bu ikisini birleştirdiği “Dramatik Tablolar” ismini verdiği bir seri yaptı.Bu yeni sentezin en önemli örneklerinden biri Bavyeralı Don Giovanni’dir.
Birinci Dünya Savaşının çıkması ile herşey onun için değişmeye başlıyor. İlk başlarda, Klee, bu konuyla hiç ilgilenmedi. Günlüğüne alaylı bir şekilde “Bu savaşı uzun zamandır içimde hissediyorum. İşte bu yüzden, manen, bu konu beni hiç ilgilendirmiyor.” diye yazdı. Kısa bir Savaş boyunca resim yapmaya devam etti ve bazı sergiler açmaya çalıştı. 1917’de bazı sanat eleştirmenlerince yeni Alman ressamların en iyisi olduğu iddia edildi. O günlerde Klee’nin eserleri iyi fiyatlarla satılmaya başlandı.Fakat yakın arkadaşlarını savaşta kaybetmiş, savaştan çok etkilenmişti. Dışavurumcu, sürrealist ve kübik akımlarında tecrübeleştiği yeteneklerine yavaş yavaş umutsuzluk, ölüm gibi felsefik temalar ile işlenmiş dehşet verici eserler icra etmeye başlamıştı…

1919 Sonrası Klee Bahaus’ta dersler vermeye başladı.Bauhaus; 20. yüzyılda mimari, tasarım, sanat alanlarında yeni akımlar yaratmış bir okuldur. Kurulduğu zaman dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarını, bir araya getirerek, yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir yer haline gelmiştir.Bauhaus’taki ilk öğretmenler sanatçılardı. Modern resimle ilgili sonsuz sayıda fikir üretildi. Wassily Kandinsky, Paul Klee ve diğer Bauhaus sanatçıları resimlerin geleneksel kavramlarından uzaklaşarak, soyutlamaya ve sanatsal tasarımın teorilerini ve yasalarını analiz etmeye yöneldiler.

Nazi hareketi 1933 yılında yarattıkları “dejenere sanat” sebebiyle Bauhaus’u kapattığını açıkladı. Diğer ülkelerde yaşayan göçmenler Bauhaus’u başka ülkelerde devam ettirmeye çalıştılar. Örneğin Şikago’da “Yeni Bauhaus” açıldı.Klee, 1931’den 1933’e kadar Düsseldorf Akademisi’nde ders vermeye devam edebildi. Bir Nazi gazetesi hakkında “Bir Bauhaus eğitmeni olarak ünlenen Klee herkese safkan bir Arap olduğunu söylüyormuş. Oysa kendisi Galicialı bir Yahudi’den başka bir şey değildir.” diye yazdı. Bu olay üzerine Klee akademiden kovuldu ve akademi hayatı sona erdi.Evi’de arama bahanesiyle dağıtılan Klee Almanya’yı terkederek sürgün hayatına başladı.

1940 yılında İsviçre’de Muralto’da 10 yıldır geçirdiği skleredormi rahatsızlığının yorgunluğu ile vefat etti. Son yapıtı 1940 yılının Mayıs ayında, Mozart’ın Requiem’ine bir gönderme olarak yaptığı Paukenspieler (Orkestra Davulcusu) adlı resimdir. Bu ülkede doğmuş olmasına rağmen İsviçre vatandaşlığını almayı başaramamıştı. Sanat çalışmaları, İsviçre’deki otoritelerce, fazla devrimsel hatta dejenere bulunuyordu. Buna rağmen ölümünden altı gün sonra İsviçre hükümeti vatandaşlığı verdi. Klee, ardından 9000’e yakın sanat eseri bıraktı.

Walter Benjamin’in hikayesi ise biraz daha sert ve yıkıcı…
Asimile olmuş bir Yahudi ailesinden gelmektedir.Çocukluğunu Berlin’de geçirmiştir. Lirik ve felsefik bir dille yazdığı “Berliner Kindheit um Neunzehnhundert“ (Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk) adlı eseri onun bir anlamda otobiyografisidir.Albert Ludwigs Üniversitesi’nde felsefe, Alman Dili ve Edebiyatı (Germanistik) ve sanat tarihi okudu.1917’de İsviçre Bern Üniversitesi’nden Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı teziyle doktora yaptı. Aynı yıl Dora Kellner ile evlendi. Evliliği 13 yıl sürdü.Benjamin, Berlin’e döndüğünde serbest gazeteci ve yazar olarak çalışmaya başladı. 1921’den itibaren Baudelaire’nin hikâyelerinin çevirilerini yaptı. Eseri “Die Aufgabe des Übersetzers (Çevirmenlerin Sorumlulukları)“ adı altında yayımlandı. Yine 1921’deki “Zur Kritik der Gewalt (Şiddetin Kritiğine Dair)“ adlı eseri büyük dikkat çekti.

Paul Klees’in Angelus Novus adlı resminden yola çıkarak Angelus Novus adında bir dergi çıkarmak isteyen Benjamin, bu girişiminde başarısız olunca 1924’de doçentlik yapmak üzere Frankfurt’a gitti. Doçentlik için Almanların yas törenlerinin kaynağı üzerine 1925’de yazdığı tez çalışmasının akademik dünyadaki ortodokslar bağlamında resmi olarak geri çevrileceğini tahmin ettiğinden kurula girmekten vazgeçti.
Benjamin Ve Klee’nin ortak noktaları olacak olan Nazilerin yaptırımı Benjamin’in Eylül 1933’de Paris’e sürgün olarak gitmesinin nedenidir. Burada edebiyat dergilerine ve New York’ta Adorno ile Horkheimer tarafından yayımlanan Zeitschrift für Sozialforschung’a (Sosyal Araştırmalar Dergisi) eleştiri ve denemeler yazdı. Geri döndüğünde kendisine ait olan son çalışması olan Die Thesen über den Begriff der Geschichte (Tarih Kavramı Üzerine Tezler)’i yayımladı. 1939 yılında, Alman mülteciler tarafından yayımlanan bir dergide çıkan yazısı nedeniyle Alman vatandaşlığından çıkarıldı.

Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine 1940’ta Fransa’nın güneyindeki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar etti. İntiharı üzerindeki spekülatif söylentiler vardır. Kendisinin şizoid olduğu ve bu yüzden intihar ettiğine dair tek kaynak Theodor W. Adorno’ya verilmek üzere Henny Gurland’a dikte ettirdiği veda mektubudur. Öte yandan Stalin’in ajanları tarafından morfin verilerek öldürülmüş olduğu da diğer bir başka söylentidir.
Bu iki hayatın ortak trajedisi içinde, aynı yıl sona eren hayatlarında 20 yıl öncesinden gelecek ile ilgili hislerini sürrealist ifade ile sanata ve felsefeye yansıması olan Klee’nin Angelus Novus tablosunda, Walter Benjamin’in pasajları içerisinde bir ironi olmadığı inancındayım.. ”Angelus Novus” yani ”Yeni Melek”.

SanatOkur için…

Doğal Bakım Ürünleri


Çağatay Can Eren

1990 doğumlu, müzisyen, sanat sever, kendi halinde yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir