KRANK’tan Online Sergi: “Her temas bir iz bırakır”

KRANK'tan Online Sergi: "Her temas bir iz bırakır"


KRANK Art Gallery 28 Nisan itibariyle “Her temas bir iz bırakır” adlı sanal karma sergiye ev sahipliği yapıyor.

Aslı Işıksal, Aslı Narin, Damla Yalçın, Eda Aslan, Eda Gecikmez, Güneş Terkol, Irmak Canevi, Radenko Milak, Roman Uranjek, Sena Başöz ve Zeynep Beler’in eserleriyle katıldığı sergide sanatçılar, çok katmanlı ve soyut bir kavram olan “mahremiyet” üzerine düşünüyorlar. Mahremiyetin sağlanmasında en önemli sığınağımız olan evimize hapsedilmenin mahremiyet algımızı nasıl değiştirdiğini araştırıyorlar.

Mahremiyet kavramı sosyolojik ve antropolojik olarak derin tartışmalar içinde değerlendirilmiş tarihi bir kökene sahiptir. Bu tartışmaların bir kısmı mahremiyeti etik bir değer olarak ele alırken, bir kısmı da toplum ve kanunlar tarafından korunması gereken etik ve yasal bir hak olarak incelemiştir. Gizlilik hakkı kutsal benlik prensibinde temellenir ki, bireyin dokunulmazlığının temel koşuludur. Birey olmanın haysiyeti, bireysel otonomimiz ve en önemlisi de özgürlüğümüz kutsal benliğimiz zemininde tanımlanır. Bireyin bütünlüğü, bireysel kimliğin korunup gelişmesi mahremiyet alanının korunmasını gerektirir. İçsel bir değer olarak mahremiyet ise, başkalarıyla sevgi, saygı ve güven zemininde samimi ilişki kurabilen etik ve sosyal bir kişilik olan bireyin gelişimi için gereklidir. Mahremiyet en temel anlamda bir insanın kendisi hakkındaki bilgi üzerindeki kontrolü olarak tanımlandığında, günlük yaşamımızda bu kavram inzivaya çekilme, geri çekilme ve etkileşimden kaçınma olarak eyleme geçeceği gibi, bireyin başkalarının kendisine erişimini sınırlandırması, onlara kendini kontrollü açması ya da onları dışarıda tutması olarak karşımıza çıkar. Peki şu an içinde bulunduğumuz karantina ortamında mahremiyet bizim için neyi ifade ediyor? Mahremiyetin sağlanmasında en önemli sığınağımız olan evimizde mahsur kalmak mahremiyet algımızı nasıl değiştiriyor? Diğerinin ilgi ve sevgi ihtiyacını karşılayabileceğimiz bir ilişkide samimiyeti ve içtenliği ancak mahremiyetimizin sınırlarını koruduğumuz ölçüde yakalayabildiğimiz gerçeğinde aile, sevgili, biraradalık, uzaklık konusundaki düşüncelerimiz nasıl etkileniyor? Bireyin, başka bireylerin kendisine fiziksel erişimini (dokunması, görmesi, duymasını) yönetmesi olarak tanımlanan fiziksel mahremiyet bir hakken, bugün getirilen sosyal mesafe zorunluluğuyla yasaklandığında ne hissediyoruz?

Sosyal izolasyon şartlarına uyum gereği evlerimize kapanmışken internet penceresinden dünyayı izlemeye daldık. Peki ya aynı pencereden dünyanın da içeriye bize bakıyor oluşu üzerine ne düşünüyoruz? Sosyal medyanın ve teknolojinin karantina altında bir zorunluluk haline gelmesi, evimizden yaptığımız/yapmak zorunda kaldığımız online video görüşmeleri mahremiyetimizin sınırlarını ihlal ediyor mu? Dijimodern çağın sınırsız olanakları, devletlerin toplumu gözetim altında tutmasına ve dijital izlerimiz aracılığıyla ticari şirketlerin tüm bilgilerimize ulaşabilmesine imkan tanıdı. İnsanların sosyal medya üzerinden iletişim kurması, görme/gözetleme ve görülme arzusu da sistemin kitlesel gözetimine gönüllülük esasıyla katkı sağlamış oldu. Gözetimin bir mahremiyet ihlali olduğu düşünüldüğünde, bu iki kavramın arasındaki sınırların buharlaştığını, mahremiyet gibi soyut ve çok katmalı bir kavramın ifadesinin giderek güçleştiğini ve kendini sürekli dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Yaşadığımız salgınla şu an gelinen noktada tüm bu teknolojiler salgını kontrol altına almak adına, bireylerin 24 saatini takip edecek yeni uygulamalar başlatmaktalar. Bu durumda görünür, görünmez bir çok tehtidin yarattığı korku egemen dünyamızda güvenlik mahremiyete üstün gelmeli mi sorusu aklımızı kurcalıyor. En önemli görevimiz ve güdüsel zorunluluğumuz olan hayatta kalmaya öncül olan hangisidir; gizlilik hakkımız mı güvenlik mi? Tüm bu sorular ışığında distopik bir kurgu içerisinde mahremiyet kavramını sanatçılar Aslı Işıksal, Aslı Narin, Damla Yalçın, Eda Aslan, Eda Gecikmez, Güneş Terkol, Irmak Canevi, Radenko Milak, Roman Uranjek, Sena Başöz ve Zeynep Beler’le tekrardan tartışmaya açtık. Panoptikon’un hangi tarafında olduğumuz gerçeği ile yüzleşmemiz gerekiyor; izleyen mi izlenen mi? Ev, Beatriz Colomina’nın dediği gibi, doğaya yerleştirilmiş bir fotoğraf makinesi ve mercek de pencereleri midir? Ya da belki Kafka’nın sözleriyle: “Kapı bekçisi her zaman orada mıdır?”

Sergiyi bu adresten görebilirsiniz.

1988 doğumlu, Sanat ve Kültür Yönetimi mezunu, sanat ve kültür meraklısı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.