Mehmet Aksoy’un ”Gölgelerin Dansı” Adlı Sergisi Gallery 11.17’de


14 Kasım – 28 Kasım tarihleri arasında ”Gölgelerin Dansı” adlı Mehmet Aksoy sergisi Gallery 11.17 bünyesinde gerçekleşecek.

Gölgeye Övgü, Ali Şimşek

Güneşin ve dünyanın hareketi sonucu oluşan bir doğal gerçeklik olarak gölge neredeyse bütün insanlık mitolojisinin önemli imgelerindendir. Canlılara ve Şey’lere eşlik eden vazgeçilmezdir. Batı mitolojisi de dahil bir çok kültürde Gölge yaşamın “kötü” ve “karanlık” tarafıyla ilgilidir. Sanat ve sanatçılar üzerine çok düşünmüş ve onları etkilemiş Jung’a göre Gölge personanın karanlık yüzüdür. Bu siyahi okyanus bütün insanlığın beslendiği ve akla indirgenemiyen arketiplerin devşirildiği havuzdur. Her insan hem bireysel hem de evrensel Gölge’nin hayaletiyle yaşar.

Gölge zamansızlık ve tarihi askıya almaktır aynı zamanda. Senle her “an” hareket eden, “gölgeden hızlı silah çekememen”, işte bu imkansızlık insanı sabitler, zamansızlığa sürükler.
Heykel, kütledeki doluluğun olduğu kadarıyla boşluğun da yontulmasıdır aynı zamanda. Oyulan ya da “atılan” boşluk Güneş’in ışınlarıyla başka bir kütle yaratır. Ortaya çıkan mimari bir yapı ve herşeyden önce Gölge’dir.

Gölge Mimari!

Oyuk ve kesiklerden uzanan, pırıldayan, ipil ipil akan ışık başka bir kütle ve uzam yaratır. Balkıyan, menevişlenen bir silüetin şiiri vardır karşımızda artık…

Güneş’e ve Ay’a izin verir Mehmet Aksoy.

Aksoy’un poetikasında Gölge, doğurgan tanrıça Kibele’den, toprağı ve yeri gökle harmanlayan Şahmeran’a, ya da Ortaasya bozkırlarından Sibirya steplerine uzanan Şamanlara iyileştirici bir ruh üfler. Doğa, ekoloji, bereket hep İyilik olarak gölgelendirir insanları. Dalların sarmaş dolaş olduğu Şaman davullarında yankılanır iyileştirici gölge.

Meçhul insanlığın binlerce yıla yayılan Gölgeli ve Aydınlık mücadelesinde Kibele, Anadolu’nun o iyileştiren doğurgan Tanrıçası Kibele Mehmet Aksoy’un poetikasının her zaman merkezinde oldu. Tarihi neredeyse MÖ 6500 – 7000’lere kadar dayanan, analığı, üremeyi, dişiliği, hayatın sürmesini ve dolayısıyla bereketi simgeleyen Kibele figürünün kökeni Anadolu’da çok eski dönemlere dayanır. Hitit ve Hurriler tarafından tapınılan Kubaba bunun öncülerinden biridir. Friglerde bereket ve çoğalmanın simgesi olmuştur. Örneğin ‘Anadolu Efsaneleri’ kitabında Halikarnas Balıkçısı, Anadolu Tanrıçası Kybele’nin adının Hübel’e çevrilerek Mekke’deki Kâbe’ye dikildiğini ve ‘kıble’ sözcüğünün de Kâbe’deki Kybele Tanrıçasından geldiğini söyler. Balıkçı, Anadolu’da matriarkal (anaerkil) toplumun ana Tanrısının dişi olduğunu belirtikten sonra Tanrıça Kybele’nin hayatın, bereketin, tüm Tanrıların, insanların ve vahşi doğanın anası sayıldığını bu nedenle de Kybele’ye “Büyük Ana” diye yalvarıldığını da ekler.

Kybele’nin Anadolu’da Sipylene, Nana, Marienna, Dindymene gibi çok sayıda farklı adı vardır.
Kybele bazı görüşlere göre ise Anadolu’ya Sümerlerden geçmiştir. Sümerlerde ana Tanrıça Kyble’nin sevgilisi de Temmuz’du. İlkbaharda Hıdırellez ve Nevruz şenlikleriyle yine ilkbahara doğru Paskalya kutlamalarının aslında hep Temmuz’un doğumunu kutlamaktan günümüze gelen geleneklerdi. Anadolu’daki isminin Attis olduğunu, aynı adın Suriye’ye geçtiğindeyse Adon (Adonis) olduğu da söylenir. Adon her yıl bir yaban domuzu tarafından öldürülür ve sonra yeniden dirilirdi.

Elbette doğurgan, şefkatli Ana Tanrıça kültü, Alaska yerlilerinden, Afrika ve Avusturalya’ya birçok kültürün önemli unsurlarından; belki de insanlığın en eski evrensel bir arketiplerindendir. Doğurganlığı, grotesk bedeni ile Willendorf Venüsü ile aynı evrensel akrabalığa sahiptir. Toprağı güneşle dölleyen verimliliğin anası. Buğdayın, üzümün, arpanın ve zeytinin parıldayan lezzeti.

Aksoy, Kibele’den Şahmeran’a ya da bereketi ve iyileştirici ruhu çağıran Şamanlara ya da Tanrı Ülgen’e ya da kanatlarıyla gökyüzünün mavisini toprağın kutsal kahverengisiyle harmanlayan Anka kuşuna hep aynı evrenselliğin izini sürdü. Oydu, kesti, ekledi ya da attı. Binlerce yıllık geçmiş ya da önümüzde duruveren gelecek içinde Gölge bazen çağıldayan dizeleriyle Anadolulu ozan Homeros’un yüzünden yansıyan bir silüettir. Bazen taştan ve demirden süzülen boşluk, güneşi çağırararak Nazım Hikmet’in yüzündeki ışık olur. Ya da cepheye mermi taşıyan Kuvayı Milliye ruhu. Ya da birgün küllerinden yeniden doğacak ve dikilecek İnsanlık Anıtı.


Gallery 11.17

Caddebostan Mh/Gökçe Sk/No11A Kadıköy/İstanbul

Türkiye'nin En Büyük Sanat Haber Portalı, Güncel Sanat Haberleri, Sergi Rehberi, Sanatçı Portfolyoları, Sanat Üzerine Röportajlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir