Sıcak renkler ama en etkileyicisi müzikler: Amélie


Sıcak renkler ama en etkileyicisi müzikler: Amélie
NİL HAS

Hayatımızda çok fazla film izler ve pek çok yazılmış olaylara maruz kalırız. Bunlardan bazıları sadece oyuncular yüzünden dikkatimizi çekerken bazıları sahne geçişleri, renkler, mekan seçimleri ve müzikler gibi etkenlerle oluyor. Onca film arasında çok azdır bütününe bakarak sevmiş olduğumuz.

Benim aşağıda anlatacağım film ise beni en çok müzikleriyle çekti. Hatta gece tekrar izlerken yazmama vesile oldu. Ayrıca renklerden ve yer yer masalsı yaklaşımdan dolayı Cesaretin Var Mı Aşka’yı (Jeux D’enfants) hatırlattı. Hatırlarsınız film iki yakın arkadaşın (Marion Cotillard ve Guillaume Canet) çocukken başlattıkları bir oyunu ve sonrasında yetişkinlik döneminde de sürdürmeleri ve birbirlerine bağlılıklarını ele alıyordu. Konumuza dönecek olursam aşağıda size Amélie’den bahsedeceğim.

Bilmeyenler için ana karakterden azıcık bahsedeyim: Amélie, annesi öğretmen, babası ise askeri doktor. İkisi de takıntılı kişilikler: Anne sinirli ve düzen takıntılı, baba ise sevgisini belli edemeyen ve duvar kağıtlarını soymaktan zevk alan biri. Ama ilginç olan baba doktor olmasına rağmen kızının ona duyduğu sevgiyle çarpan kalbini kalp hastalığına yoruyor. Oysaki kızı babasının kontrol amaçlı dokunmasında bile heyecan duyup ilgi beklerken kalp atışları hızlanıyordu. Böylece Amélie uzaktan annesinin yardımıyla evde eğitim görmüş bir kız olarak anlatılıyor. Annesini bir gün kilise çıkışında trajik komik şekilde kaybediyor ve babasıyla yaşamaya başlıyor ta ki evden ayrılana kadar.

Amélie sakin, tek kalmayı ve yaşamayı seven, kendi dünyasına bağlı kalan ve herkesin hayatını güzelleştirmeye çalışan bir kız. Bir gece parfüm şişesiyle oynarken televizyonda Galler Lady’si Di’nin (Lady Diana) ölüm haberini duymasıyla şaşkınlık yaşıyor ve bu haberle elinden düşen şişe kapağı duvar döşemesi mermere çarpmasıyla mermeri yerinden oynatıyor. Böylece duvarda keşfettiği yarığı ve yarık içinde bulduğu bir demir kutuyla başlıyor her şey. Çünkü o kutu ondan önce orada yaşamış bir çocuğa ait olduğu belli olan ve içinde anılar saklı olan bir demir kutuydu. Karakterimiz Amélie’ nin bu kutunun kime ait olduğunu bulmak istediği ilk sahneyle olaylar zinciri başlamış oluyor.

Çok fazla konuyu deşmeyerek asıl anlatmak istediğim kısma gelmek istiyorum. Bu filmle kurduğum bağ çok güçlü çünkü daha ilk başlarda izlememiş olmama rağmen film müzikleri beni sanki gözlerimi kapatmışlarda başka bir hayata götürmüşler gibi sarsan güce sahip. Ruhen kopmak.

Jean-Pierre Jeunet, filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristlerinde biri. Yönetmenin Amélie dışında en bilinen yapımlarının bazıları, Kayıp Nişanlı (A Very Long Engagement), Şarküteri (Delicatessen) ve Yaratık: Diriliş (Alien: Resurrection). Ama bir filmi iyi yapan sadece senaryosu, oyuncusu ve yönetmeni değil. Biliyoruz. Bence filmin sevilmesi ve halen en sevilen 50 film içinde olmasının en önemli sebeplerinden biri de bu filme eklenen masalsı müziklerin yaratıcısı Yann Tiersen’in.

Tiersen’in bu filmde olma sebebi ise yönetmeni Jean-Pierre Jeunet’e hediye edilen Yann Tiersen’in bir albümünün yönetmen üzerinde etkileyici iz bırakması oluyor. Böylece filmi kolay anlamamızı sağlıyor; masalsı efektler ve sıcak renklerle bizi içine çeken filme dönüştürüyor. Hiç izleyip ‘’beğenmedim’’ diyene denk gelmedim. Okuduğum yorumlar da olumluydu.

Buraya kadar her şey rol dışında etkileyiciydi. Ama ya ana karakterimizi oynayan Audrey Tautou yani Amélie… Durağan yapısı ve insanların hayatını güzelleştirmeye çalışan bir kız yukarıda da dediğim gibi. Filmle bütünleşen ve filmi düşündüğünüzde aslında ilk aklınıza gelen afişte ki pozu değil mi? Benim için öyle her ne kadar müzikleriyle ansam da. Ama beni etkileyen rolü ya da oyunculuğu değildi. Tamamen filmin bütünü oldu hep. Her defasında kulağıma çalınan soundtrackleri ve seçilen renkler ve mekanlar oldu. Gar da geçen sahneler ya da fotoğraf çekilen kulübe ya da mahalle marketi… Bizden de bir şeyler var elbet.

Bu kadar çok etkilenmiş olup da peşi sıra gelen ve beni üzerinde düşünmeye iten olaylar olmuştu. Şöyle ki: Bundan 4 yıl kadar önce dil eğitimim için gittiğim Londra’da öncesinde lazım olacak diye yanıma sevdiğim Amélie afişli bir defter almıştım. Bir gün daha ilk gittiğim aylar da Aman isimli bir dil hocası yanıma gelip ‘’biliyor musun bu kız bu okulda dil eğitimine gelmişti ve benim öğrencim olmuştu’’ dedi. Evet bunu duydum! O dönemler hatta çok ilginçtir -saçlarımın küt olması da etken olacak ki- defterden filmi sevdiğimi düşündüklerinden midir bilmem ama Amélie’ e benzetenler de olmuştu.

Sıcak renkler ama en etkileyicisi müzikler: Amélie

Bu da değişik bir duygu ve tecrübe olmuştu. Hatta şunu da ekleyeyim bazı yabancı arkadaşlar beni Fransız’ lara benzetiyorlardı. Sanırım sebep bazı kelimeleri telaffuzum ve dış görünüşümün benzerlik uyandırmasıydı. Hatta Fransız arkadaşım Luc, İngilizce de ki ‘’we’’ kelimesini Fransızlar gibi söylediğimden bahsetmişti. Şimdi benim etkisinde kaldığım bu filmden sonra bunlara şahit olmam nedir gerçekten bilmiyorum.

İzlemeyeniniz varsa ‘’daha önce neden izlemedim’’ dememek için bence bu yazıdan sonra izleyin. Bu yazı sizi harekete geçirsin.

1988, İstanbul doğumlu. Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi mezunu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir