Memory of Art ve sanatçı Güliz Kayahan, “Çok Düşünüyorsun” sergisi için Galeri/Miz’de ortak bir üretim zemininde buluşuyor. Fotoğrafı bir belgeleme aracı olmaktan çıkararak bir düşünme pratiği olarak ele alan sergi, izleyiciyi de bu sürecin içine davet ediyor. Serginin küratörü Mine Güçel, asistan küratörü Beyza Karadaş ve sanatçı Güliz Kayahan ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; kolektif üretimin dinamiklerinden bağımsız sanat pratiğinin zorluklarına, serginin düşünsel kurgusundan izleyiciyle kurduğu ilişkiye uzanan süreci birlikte ele alıyoruz.
Mine ilk soruyu sana yöneltmek isterim. Memory of Art’dan biraz bahsedebilir misin? Nasıl ortaya çıktı? Hangi ihtiyaçtan doğdu ve bugün nasıl bir üretim/pratik alanı tanımlıyor?
Mine Güçel – Memory of Art, aslında kişisel bir arayıştan doğdu. Fotoğraf benim hayatımda her zaman çok merkeziydi; çocukluğum fotoğraflar ve kameralarla iç içe geçti. Bu erken temas zamanla bir tutkuya, ardından da fotoğrafın sanat alanındaki yerini sorguladığım daha derin bir meseleye dönüştü.
Ergenlik yıllarımla birlikte Flickr ve DeviantArt gibi platformlarda farklı fotoğraf disiplinlerinden sanatçılarla etkileşim kurmaya başladım. Bu dijital alanlar, üretim ve paylaşımın daha yatay ve erişilebilir olduğu yeni bir dünya açıyordu. Zamanla bu deneyim fiziksel sanat ortamına dair algımı da dönüştürdü. Sergi gezdikçe fotoğrafın kendine ya hiç yer bulamadığını ya da diğer disiplinlere kıyasla daha dar bir temsile sıkıştırıldığını görmek, bu alanın hala tam anlamıyla tanımlanmadığını hissettirdi.
Fotoğraf çoğu zaman belgesel bir araç olarak ele alınıyor; oysa kavramsal, deneysel ve kişisel anlatım biçimleri çok geniş bir alanı kapsıyor. Bu durum, fotoğrafın yalnızca üretim biçimini değil, aynı zamanda sunum ve algılanma biçimlerini de yeniden tanımlayan bir kırılmaya işaret ediyor. Buna rağmen bu üretimler, sanat dünyasında çoğu zaman ikincil bir konumda kalıyor. Bununla birlikte fotoğrafın sanat piyasasındaki en kritik meselelerinden biri olan edisyon kavramı da hem izleyici hem de koleksiyoner nezdinde yeterince anlaşılmış değil. Biraz da bunun anlatısı üzerine mücadele ediyoruz.
Memory of Art, tüm bu sorgulama ve araştırma sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Yalnızca bir görünürlük alanı yaratmak değil; fotoğraf sanatçısını sürdürülebilir bir sanat pratiği içinde konumlandıracak bir yapı kurmak hedefiyle hareket ediyor.
Bugün Memory of Art, dijital ve fiziksel alan arasında çalışan hibrit bir yapı olarak konumlanıyor. Sanatçılara kendi üretimlerini bağımsız ve bütünlüklü bir şekilde sunabilecekleri bir dijital zemin sağlarken, küratöryel yaklaşımı olan sergiler ve projelerle bu üretimi fiziksel alana taşıyor. Bu anlamda platform, sanatçı, koleksiyoner ve kurumlar arasında eksik olan bağlantıları kuran; üretimin doğru çerçevede sunulmasını, anlaşılmasını ve dolaşıma girmesini sağlayan bir arayüz işlevi görüyor. Gerçekleştirdiğimiz dijital ve fiziksel sergiler bu yapının ilk adımlarıydı; odağımız bu modeli daha sürdürülebilir, daha görünür ve fotoğraf sanatının varlığını dolaşıma açık hale getirmek.

Güliz sen ise çağdaş sanat alanında üretim yapan bir sanatçısın. Bu bağlamda üretim pratiğinden bahsedebilir misin? Hangi konu ve kavramlara odaklanıyorsun? Bu konu ve kavramlar üretimlerinde nasıl bir karşılık buluyor?
Güliz Kayahan – Genellikle üretimlerimde hafıza, zaman, aidiyet, yabancılaşma, var olma ve toplumsal konular üzerine çalışıyorum. Felsefe altyapısıyla da üretimlerimi destekliyorum. Üretim pratiğim bir soruyla başlıyor ve ardından derdimi anlatabileceğim malzemeyi seçiyorum. Amacım ise bu soruya bir cevap bulmaktan ziyade, ben ve işlerim arasındaki ilişkiyle; iş ve izleyici, sonrasında da izleyiciler arasında bir diyalog başlatmak, ilişki ağı kurmak. Kolaj, enstalasyon, resim, video gibi farklı disiplinleri kullanıyorum, üzerinde çalıştığım kavramları anlatmak için ise boşluk, yanan evler, bağlar gibi çeşitli motiflerim var.
Galeri/Miz’de gerçekleşen “Çok Düşünüyorsun” sergisi özelinde bir araya gelme süreciniz nasıl gelişti? Memory of Art ile Güliz Kayahan’ın yolları bu sergide hangi ortak zemin üzerinden kesişti?
Mine Güçel, Beyza Karadaş, Güliz Kayahan – Güliz ile tanışıklığımız bir yılı biraz aşkın bir zamana dayanıyor. Tanıştığımız ilk günden bu yana birbirimizin üretimini takip ediyor, zaman zaman üretimlerimiz üzerine konuşuyor ve sergilerimizde bir araya geliyoruz.
Güliz’in buluntu fotoğraflar üzerinden kurduğu anlatılar ve bu fotoğraflara eklediği vurucu metinler, fotoğrafı yalnızca bir belge ya da anı taşıyıcısı olmaktan çıkarıp, daha katmanlı ve sanatsal bir düşünme alanına taşıyor. Bu yaklaşımın, fotoğrafın sanat içindeki algılanış biçimine doğrudan temas ettiğini düşünüyorum. Bu süreçte Güliz’in üretimlerinden birinde yer alan “çok düşünüyorsun.” ifadesi üzerinden başlayan konuşmalarımız, zamanla “çok düşünme” halinin etrafında şekillendi. Bu durum, aslında üçümüzün de zihnini tarif eden bir yere temas ediyordu. Bu temas hali konuştukça aslında hemen hemen herkesin yaşadığı “sürünceme” olarak tarif edilen; eleştirilen ya da susturulmaya çalışan bir duruma işaret ediyor ve yalnızlaştırıcı bir söyleme dönüşüyordu.
Bu kavramsal çerçeve netleştiğinde sergiyi kendi içimizde kurgulamaya başlamıştık. Süreci Galeri/Miz ile paylaştığımızda, yaklaşımımıza gösterdikleri açıklık ve projeye duydukları güven bu fikrin hızla somutlaşmasını sağladı. Sergiyi birlikte gerçekleştirme teklifleri, yalnızca mekânsal bir iş birliği değil; kavramsal çerçeveye inanan ve üretim sürecine alan açan karşılıklı bir birlikteliğin başlangıcı oldu. Bu anlamda Galeri/Miz ile kurduğumuz iş birliğini son derece kıymetli buluyoruz. Tüm süreç boyunca, yapının dengeli, özenli ve düşünsel bütünlüğünü koruyan bir yaklaşım benimsediklerini deneyimledik. Umudumuz, bu tür karşılıklı güvene dayalı üretim modellerinin sanat alanında daha yaygın hale gelmesi.
“Çok Düşünüyorsun” sergisinde yer alan altı sanatçının her biri, düşünme hâlini farklı biçimlerde ele alan üretimler ortaya koyuyor; kimi bu düşünceyi görselleştirerek görünür kılıyor, kimi ise düşünceyi bastırılma biçimlerini üretimi aracılığıyla açığa çıkarıyor. Güliz’in bu yapı içindeki konumlanışı ise hem kendi düşünme pratiğini hem de ortaklaştığımız sorgulama alanını bir araya getirerek izleyiciyi adeta bir düşünce bulutunun içine davet ediyor.
Aslında sizler bağımsız bir kolektif ve bağımsız bir sanatçısınız. Bu bağlamda bağımsız olarak üretmek, özellikle temsil ve görünürlük açısından ne tür zorluklar barındırıyor? Bu sergi sürecinde bu zorluklarla nasıl karşılaştınız ya da bunları nasıl aşmaya çalıştınız?
Mine Güçel – Ben aslında Memory of Art’ın kuruluş hikâyesinde kişisel üretim tarafında yaşadığım tüm zorluklara kısmen değinmiş oldum; ancak burada özellikle Memory of Art kolektifinin deneyimlediği sürece ek bir şey söylemek isterim. Çünkü bağımsız üretim meselesi yalnızca bireysel bir pratik değil, kolektif olduğunda çok daha katmanlı bir yapıya dönüşüyor.
Öncelikle kolektif olmanın dışarıdan göründüğü kadar kolay bir yapı olmadığını söylemek gerekir. Bu, herkesin sorumluluk aldığı, süreçleri birlikte yönettiği ve sürekli bir dayanışma hali içinde olduğu bir alan. Her proje sağlam bir yapı süreci gerektiriyor, hayatlarımızı sürdürürken bu alanda var olan görevlerimizi sıkı bir disiplinle sürdürmemiz gerekiyor. Bu birliktelikte en kritik meselelerden biri, herkesin kendi “ben”ini kaybetmeden ama aynı zamanda bireysel bencilliklerini geri çekerek ortak üretim alanına katkı sunabilmesi. Bir kolektifte yer almak her sanatçının içselleştirebileceği bir şey değil.
Beyza Karadaş – Aslında kolektif içinde olmak dışarıdan göründüğü kadar kolay bir süreç değil ve herkes için de sürdürülebilir bir yapı olmayabiliyor. Bu yapının içine dahil oldukça üretimlerime ve bakış açıma çok güçlü bir şekilde yansıdığını fark ettim.
Kendi başıma üretim yaptığım dönemde bakış açımın daha tekil bir yerden ilerlediğini, kolektif içinde ise bunun genişlediğini ve çoğaldığını deneyimledim. Bu anlamda “ben” olarak yükselmeye çalışmanın aslında çok daha zor ve sınırlayıcı olduğunu; kolektif bir yapı içinde ise birlik ve birlikte üretmenin hem daha besleyici hem de daha sürdürülebilir olduğunu düşünüyorum.
Güliz Kayahan – Topluluk olarak üretiyor olmak beni her zaman çok besliyor. Atölyedeki yalnız çalışma hali sergiye dönüşüp işler görünür kılındığında kırılıyor tabii ki. Ancak üretim sürecinde de bir toplulukla çalışmak sergi özelinde benim için besleyici bir deneyimdi.
Tamamladığım enstalasyona baktığımızda içerisinde sergide yer alan tüm fotoğrafçılardan işler yer alıyor. Bu açıdan Memory of Art’ın bana sunduğu işbirliği deneyimi sahiden eşsiz. Onların işleri olmadan bu enstalasyonun gerçekleşmesi mümkün olmazdı. Bu anlamda da serginin bir parçası olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.
Mine serginin küratörü olarak sana dönmek istiyorum. Sergi metni “düşünmenin kendi üzerine kıvrılması” fikrini merkezine alıyor. Bu bağlamda serginin kavramsal çerçevesinden ve bu kavramsal çerçevenin kurulmasına etkin eden ilhamlarınızdan bahsedebilir misiniz?
Mine Güçel – Bu serginin kavramsal çerçevesi aslında oldukça kişisel ama aynı zamanda ortak bir zihinsel zeminden besleniyor. Serginin ismi de bahsettiğim üzere Güliz’in bir çalışmasından referans alıyor. Beyza, Güliz ve benim yaşamlarımızda meseleleri “çok düşünme” hali üzerinden deneyimlememiz bu sürecin çıkış noktasını oluşturdu. Günlük hayatta çoğunlukla “yaşa-geç”, “yap-geç”, “gör-anla ve ilerle” gibi hızlı tüketilen reflekslerle karşılık bulan durumlar, bizim için katman katman içinden geçilen, durup üzerine yeniden düşünülen alanlara dönüşüyor. Bu nedenle serginin temelinde, yaşamı ve varoluşu basitleştirme ya da yüzeyselleştirme eğilimine karşı bilinçli bir direnç hali var. Sergide yer alan her çalışma, kendi içinde bir “düşünceyi somutlaştırma” etkisi taşıyor.
Bu yüzden serginin metnini ve kavramsal çerçevesini kurmak, aslında sürecin kendisinden daha zorlayıcıydı. Çünkü burada mesele bu aşırı düşünme halini ortak bir dile dönüştürebilmekti. Bu noktada metni büyük bir sabır ve hassasiyetle kuran Gizem Kayahan’a ayrıca teşekkür borçluyuz. Çünkü sergi metni, tam da bu dağınık ve katmanlı düşünme halimizi toparlayarak, bizi gerçekten “anlamış” bir yerden konuşmayı mümkün kıldı.

Aslında “düşünme” oldukça soyut bir kavram. Bunu mekâna ve sergi deneyimine çevirirken nereden başladınız? Serginin genel kurgusu ve yerleşimi nasıl şekillendi?
Mine Güçel – Biraz önce bahsettiğim gibi aslında fotoğrafı bir düşünme biçimini somutlaştırmanın aracı olarak kullanıyoruz. Bu yüzden serginin mekânsal ve deneyimsel kurgusunu tasarlarken benim açımdan oldukça somut bir zihinsel yapı vardı. Düşünceyle çalışmayı seven biri olduğum için, çoğu kişi için soyut görünen kavramlar benim için oldukça doğrudan ve fiziksel karşılıkları olan şeylere dönüşüyor. Bu nedenle fotoğrafları mekâna yerleştirirken de süreç benim için soyut bir yorumlama değil, oldukça net bir kurgu inşasıydı.
Beyza Karadaş – Süreç; Güliz’le bizim kolektif içinde yer alan sanatçılarımızın arşivlerinde düşünce üzerine çalışan isimleri aramamızla başladı. Burada “çok düşünülen” üretimleri bir tür ön seçkiyle bir araya getirdik. Ardından Mine ile, mekân planı üzerinden fotoğrafların ölçüleri, ilişkileri ve birbirleriyle kuracakları görsel ağ üzerine çalıştık. Bu aşamada işler yalnızca yan yana gelen işler değil, birbirine referans veren bir düşünce ağına dönüştü.
Mine Güçel, Beyza Karadaş – Son adımda ise bu ağları, duvarlar üzerinde belirli kavramsal akışlara böldük. “Döngü”, “rüya”, “benlik” ve “kendini sorgulama” gibi başlıklar, aslında düşüncenin mekânda izlediği rotayı tarif eden katmanlara dönüştü. Böylece sergi, tekil işlerin toplamı olmaktan çıkıp, düşünmenin mekân içinde dolaşan bir deneyime dönüşmüş hali olarak kurgulandı.
Yine kavramsal metninizde fotoğrafların bir “belgeleme pratiği” olarak değil, bir “düşünme hâlinin çıktıları” olarak konumlanması önemli bir kırılma. Bu yaklaşım sergileme dilini nasıl değiştirdi?
Mine Güçel, Beyza Karadaş – Aslında burada başından beri anlattığımız temel meseleye dönüyoruz: fotoğrafın yalnızca bir belgeleme aracı değil, aynı zamanda bir düşünme biçimi ve sanatsal üretim alanı olması. Memory of Art olarak daha önce gerçekleştirdiğimiz dijital ve fiziksel sergiler, daha çok kolektifi ve üretim yaklaşımımızı tanıtan bir çerçeveye sahipken, “Çok Düşünüyorsun.” sergisi bizim “biz kimiz?” sorusuna doğrudan cevap verdiğimiz bir alan oldu.
Bu sergide fotoğrafın bir sanat pratiği olduğunu görünür kıldık. Bu nedenle sergiye gelen izleyiciyi yalnızca görüntüleri izleyen bir konumda değil, düşünsel olarak sürece dahil olan bir pozisyonda karşılamayı amaçladık. Buradaki temel dönüşüm, alışıla gelmiş fotoğraf sergisi ziyaretlerinden farklılaştırarak, izleyiciyle birlikte çalışan bir düşünce alanına dönüştürmekti.
Bu yüzden de izleyiciden beklentimiz, alışılmış “bak–geç” sergi deneyimini bir kenara bırakmaları yönünde oldu. Çünkü fotoğraf çoğu zaman hızlıca görülen, ardından da tüketilen bir nesne olarak ele alınıyor. Biz ise tam tersine, izleyiciyi yavaşlamaya, metinleri ve künye bilgilerini okumaya ve üretimlerle zihinsel bir etkileşim kurmaya davet ediyoruz. Bu sergide metin ve künye okumaları yalnızca açıklayıcı bir unsur değil, deneyimin kendisinin ayrılmaz bir parçası haline geliyor.
Bu bağlamda Güliz sana dönmek istiyorum. Çünkü sergide yer alan kolaj enstalasyonun bence Mine ve Beyza’nın bahsettiği “bak-geç” sergi deneyimini bu sergide sekteye uğradan temel unsurlardan biri. Bu enstalasyondan biraz bahsedebilir misin?
Güliz Kayahan – Enstalasyonumun adı “Düşünce Bulutu” ve sergide yer alan tüm sanatçılardan 20 adet fotoğraf bulunuyor. İçerisinde renkli kartonlar, craft kağıdı ve dikiş yaptığım alanlar var.
Sergiye girdiğinizde 6 sanatçının tek tek çok düşündüğü eserleri izleyebilirsiniz. Benim yaptığım işin amacı ise aslında bu tekil düşünceleri bir araya getirmek. Düşünceler, fikirler ve üzerinde durduğumuz bu düşünme hali tek başlarına anlamlıdır. Ancak düşünceler bir araya geldiklerinde de anlamlı bir kompozisyon oluşturabilir.
Konuşmamızın en başında Mine “Düşünce Bulutu”nu “kendi düşünme biçimini hem de ortaklaştığımız sorgulama alanını bir araya getirerek izleyiciyi bir tür düşünce bulutu ile karşı karşıya bırakıyor” şeklinde tanımladı. Bu bağlamda enstalasyon izleyicinin sergiyi okuma biçimini nasıl yönlendiriyor?
Güliz Kayahan – Bu işte; hem aslında düşüncelerin bir araya geldiğinde de hala anlamlı olduğu bir topluluk anlatısı yaratmak istedim hem de “hepimiz çok düşünüyoruz.” Fikri etrafında izleyiciyi birleştirmeyi amaçlıyorum. İşim bu sebeple Mine ve Beyza’nın küratöryel tercihi ile serginin son kısmında yer alıyor.
İzleyici tüm işleri tek tek inceledikten sonra Düşünce Bulutu’na geliyor ve hem sergide yer alan hem de sergideki fotoğraf sanatçılarının başka üretimlerini 6 metrelik bir kompozisyonun içerisine yerleştirilmiş şekilde izleyebiliyor.
Serginin izleyici üzerinde bıraktığı etki, duygu ya da düşünce alanı açması konusundaki hedeflerinize ulaşabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Mine Güçel, Beyza Karadaş, Güliz Kayahan – Evet, ulaştığımızı düşünüyoruz. Hatta bu sürecin en değerli karşılıklarından biri, serginin izleyicide yalnızca bir görsel deneyim değil, aynı zamanda düşünsel bir alan açmasıydı. Sergiyi ziyaret edenlerin yalnızca “izleyip geçmek” yerine, durup metinlerle, künye bilgileriyle ve fotoğraflar arasındaki ilişkilerle daha uzun süre vakit geçirmeleri bizim için önemli bir göstergeydi. Bunun dışında fotoğrafa hiç bu açıdan bakmamıştık diyen kişilerin de olması hedeflediğimiz anlatıyı karşı tarafa doğru bir şekilde aktarabildiğimizi gösterdi.
Hızlı tüketilen bir sergi deneyimi yerine, zihinsel olarak izleyicide uzayan bir etki alanı yaratmak istedik. Özellikle aldığımız “biz de!” tepkileri de hedeflerimizden biriydi. Çünkü içsel olarak çok düşünme halimizin bizi yalnızlaştırdığını düşündüğümüz dönemlerde aslında bu durumun “normal” olduğunu ve yalnız olmadığımızı bilmek bizlere çok iyi hissettirmişti ve bu iyi hissetme halinin bizim gibi “çok düşünen” insanlarla birlik hali oluşturmasını da temenni ediyorduk.
Son olarak, bağımsız üretim ve kolektif çalışma pratiklerinin geleceğine dair düşüncelerinizi sormak istiyorum. Mevcut koşullar içinde bu tür oluşumların sürdürülebilirliği sizce neye bağlı ve böyle sergilerin artması ve görünür olması için bu alanda neyin değişmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Mine Güçel, Beyza Karadaş, Güliz Kayahan – Bağımsız üretim ve kolektif çalışma pratiklerinin geleceğinin oldukça güçlü olduğunu düşünüyoruz; çünkü mevcut sanat yapıları birçok açıdan dönüşüm ihtiyacı içinde. Ancak bu tür oluşumların sürdürülebilirliği yalnızca üretimle değil, aynı zamanda doğru iş birlikleri ve sağlıklı yapılarla mümkün.
Bugün bağımsız kolektiflerin en büyük problemi, üretim motivasyonunun yüksek olmasına rağmen bunu destekleyecek yapısal koşulların yeterince güçlü olmaması. Finansal sürdürülebilirlik, mekânsal imkanlar ve profesyonel üretim koşulları hâlâ sınırlı. Bu noktada kurumların, galerilerin ve iş birliklerinin daha şeffaf, daha destekleyici ve daha uzun vadeli ilişkiler kurması gerektiğini düşünüyoruz.
Öte yandan kolektiflerin kendi iç dinamikleri de en az dış koşullar kadar belirleyici. Sürdürülebilirlik, yalnızca bir araya gelmekle değil; birlikte üretmeyi öğrenmek, sorumluluk paylaşımı yapmak ve ortak bir dil kurabilmekle mümkün oluyor.
Bu tür sergilerin artması ve görünür olması için ise en kritik mesele, izleyiciyle kurulan ilişkinin dönüşmesi. Daha hızlı tüketilen değil, daha çok etkileşim kurulan, düşünmeye alan açan sergi deneyimlerine ihtiyaç var. Aynı zamanda fotoğraf gibi hala sınırları tam çizilmemiş alanların, daha fazla küratoryal çerçeveyle ele alınması gerektiğini düşünüyoruz.
Kısacası, bu yapıların geleceği var; ama bu geleceğin nasıl şekilleneceği, hem içeride kurulan kolektif dengelere hem de dışarıdaki yapısal dönüşümlere bağlı.
