Evin Ötesi: Modern Antikiteden Fragmanlar // Oğulcan Yiğit Özdemir



İnci Eviner | Filin Kulağı Bir Yayla, Bin Yayla (detay) 2020 Kağıt üzerine mürekkep, füzen ve serigrafi 46.5 x 237x 3 cm
İnci Eviner | Filin Kulağı Bir Yayla, Bin Yayla (detay) 2020 Kağıt üzerine mürekkep, füzen ve serigrafi 46.5 x 237x 3 cm

Sergi bize tıbbın, jeolojinin ve arkeolojinin arketiplerini sorgulama imkanı verirken, aynı zamanda bu disiplinlerin hiyerogliflerini de eskil bir kayaya, bir alfabeye benzeterek dokuyor. Adeta sağlam bulduğumuz, sarsılmaz duyduğumuz yapıların kafa karıştırıcı bir hızla donuklaştığı geçtiğimiz yüzyıl ve savrulmaları arasından, iki kayanın arasında esen bir rüzgar gibi “esip geçiyor”.

İnci Eviner’in son sergisi Evin Ötesi vesilesiyle Bursa İmalathane’deydik. Sanayi bölgesinde konuşlanmış bu sanat alanı İstanbullu sanatçıların işleri ve seminerlerinin Bursa havalisinde ağırlandığı bir mekân olmanın yanı sıra, katılımlara açık bir yapı olma uğraşısında. Bu sergide Eviner’in modern bir antikiteye, yani çoktan geride kalmış heybetli bir modernliğe, bir çağa dair kapsamlı bir Angelus Novus bakışı attığını ve gördüklerini fragmanlar halinde seyircilere sunduğunu söylemek mümkün.

Angelus Novus, Klee’nin meşhur eseri, ancak sanat izleyicisi onu Benjamin’in meşhur fragmanından, geride kalmış yıkıntılara son bir bakış atan, tarihi ve ilerlemeyi temsil eden melek olarak da tanıyor. “Modern antikite” tabiri ise Alexander Kluge’ye ait. Modernliğin savları, etkinlikleri ve uzantıları üzerine bir doz melankoli ekleyen ifade, aynı zamanda bu ‘yıkıntılardan’ ne çıkarılabileceğine, Bloch’un deyimiyle “umut ilkesi”ne iliştirilebilecek ne gibi cevherler bulunabileceğine dair.

Eviner’in yapıtı ise her zaman çatlaklardan direniş mevzileri oluşturmak üzerine. Deneyimin son kertede aktarılamaz olduğunu söylememe izin verin, ancak sanat yapıtı bu direniş deneyiminin herkese saçılmış parçalarını üzerinde toplayabilir. Belki de kendine has ışıltısını da burada, bu ara-mekânda elde eder.

Disiplin ve cezalandırmanın 100 yılı

Modernliğe özgü militarist yapıların sömürgeci, cinsiyetçi ve ırkçı kurumsallaşması, günübirlik hayatımızda bizi ayıran, bölen ve toparlayan cetvellenmeler ve bilincimizi süzen ideolojik imbikler, bedenin terbiyesi gibi konular Eviner’in can suyu, bizi evin ötesinde bekleyen acı şerbetle dolu tas: çünkü evi kuran temel öğeler bu suç ortaklıkları olmadan düşünülmeye pek de müsait değil. Öyleyse, yuvadan ayrılmak da öyle acısız değil.

Hal böyleyken evden uzaklaşmak demek, topografik bir sapmaya da uğramak demek. Mekanı, yasalarını ve teamüllerini, alışılmış davranma biçimlerinin üzerimizdeki kurumsallaşmasını, bu deri-beni sıyırma ihtimaline evrilmek demek. Can Yücel’in sözleriyle “insan oluyorlar, yavaş yavaş değil/hızla hızla”.

Tabii sergi bize tıbbın, jeolojinin ve arkeolojinin arketiplerini sorgulama imkanı verirken, aynı zamanda bu disiplinlerin hiyerogliflerini de eskil bir kayaya, bir alfabeye benzeterek dokuyor. Adeta sağlam bulduğumuz, sarsılmaz duyduğumuz yapıların kafa karıştırıcı bir hızla donuklaştığı geçtiğimiz yüzyıl ve savrulmaları arasından, iki kayanın arasında esen bir rüzgar gibi “esip geçiyor”.

İnci Eviner | Manolya Kırıcısı (detay) 2020 Kağıt üzerine mürekkep, füzen ve serigrafi 46.5x237x3cm
İnci Eviner | Manolya Kırıcısı (detay) 2020 Kağıt üzerine mürekkep, füzen ve serigrafi 46.5x237x3cm

Leke ve Işık

Serginin ikinci katında ise Eviner’in 2014 senesinde ürettiği eserlerin karşısına geçiyor, kısa bir ümitvarlığın izlenimlerini topluyoruz. Lekesel anlamda bir yoğunluk sunan bu çalışmalar, kağıdın kendi ‘beyazlığı’ ve aydınlığıyla da hesaplaşma gayretinde, sanki boş bir kağıtta hali hazırda yer alan “klişelerin” çapraşık gölgelerine, bu gölgelerin kavgalarına sahne oluyorlar. Bu anlamda yeninin doğamadığı, eskinin ise ölemediği yılların canavarlarını konuk ediyor gibiler.

Kolaj ve asamblaj tekniklerinin yoğun olarak Eviner’in üretiminde yerini bulduğu bu yıllarda aykırı bir ton hakim. Sanki bir gölge tiyatrosunun figürlerini önümüze koymadan gölgelerden tüm kurguyu çözmemizi ister gibi. İstemiyor, anlatmıyor, sadece fısıltıların aktığı bir deliğe dönüşüyor.

Bu yarıktan sızan ise, Leonard Cohen’in ifade ettiği gibi “şeylerdeki çatlaktan süzülen ışık”. Ancak bu kaynağı belli bir ışıktan ziyade, her nesneye, yaşayan ve yaşamayan her varlığa canlılık, ivecenlik kazandıran o belli belirsiz ‘nur’.

Aydınlanmanın protezleri

Böylelikle, yeni bir tartışmaya doğru yol alıyoruz. Gölgesiz bir ışık olmadığı gibi, eziyetsiz bir aydınlanma da yoksa, günümüz bilişim toplumları nasıl ayakta kalacaktır? Byung Chul-Han’ın tabiriyle “palyatif toplum” devr-i daim mi edecek, kalıcı bağların olmadığı bir yok oluşa doğru savruluyor muyuz? Yoksa insanoğlu protezleri olmadan, kültüre olan bağım ilişkisinden uzaklaşarak, varlığın oluş kipinde yürümeyi başarabilecek mi?

Eviner soru sormak ve cevaplamak arasındaki ara-konuma yerleşiyor ve bizi kendi izleklerinin sorumlusu olarak yalnızca bu soru-cevap ilişkisinden sızan, lekelerin ardında bekleyen soluk ışığa bakmaya davet ediyor. Bu öyle besbelli ve ahiretlik bir ziyadan çok, seyirciyi evin ötesine çağıran bir arka kapı, bir kaçış çizgisi.

Oğulcan Yiğit Özdemir, ressam, şair ve sanat yazarı olarak hayatını sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir