Arete, 17 Ekim – 15 Kasım 2026 tarihleri arasında Ömer Faruk Erdoğan’ın: ‘’Edim’’ ve ‘’Hamam’’ serilerini bir araya getiriyor.
Erdoğan’ın üretiminde gündelik hayatın içerisinde gerçekleşen küçük anlar, karşılaşmalar ve yaşantılar önemli bir yer tutuyor. Sanatçı, çoğu zaman yaşanırken fark edilmeyen ancak geride derin hisler bırakan anlardan hareketle, bireysel deneyim ile ortak hafıza arasında bir alan kuruyor.
Bu dünyanın çıkış noktasında sanatçının şu sorusu yer alıyor:
‘’Nereden geldim ve nereye aidim?’’
Erdoğan’ın üretiminde bu soru zamanla kişisel sınırlarını aşarak,
‘’Nereden geldik ve nereye aidiz?’’
Sorusuna dönüşüyor.
Bu dönüşüm, sanatçının üretimindeki ‘’ben’’den ‘’biz’’e geçişin temelini oluşturuyor. Kişinin hafızasındaki bir görüntü, bir mekân, bir nesne ya da bir an; izleyicinin kendi deneyimiyle karşılaştığı ortak bir duyguya dönüşebiliyor.
Erdoğan, üretim pratiğini deneysel bir perspektifle sürdürüyor. Üretim sürecinde eserlerin başlangıçta öngörülen noktadan farklı yönlere ilerlemesine izin veren sanatçı, ortaya çıkan dönüşümü üretimin doğal bir parçası olarak görüyor. Kendisinin ifadesiyle bir iş, ‘’göz ve his bütün olduğunda’’ tamamlanıyor.
Erdoğan’ın üretiminde gündelik olan, sıradanlığından sıyrılarak hafızanın taşıyıcısına dönüşüyor. Yaşanmış ve yaşanmakta olan hayatın izleri; aidiyet, geçmiş, kültür, karşılaşma ve ortak deneyim kavramları üzerinden yeniden şekilleniyor.
Ömer Faruk Erdoğan’ın eserleri, 17 Ekim – 15 Kasım 2026 tarihleri arasında Arete’de ziyarete açık olacak.
Sergi Metni
İnsan, dünyayla yalnızca düşünerek değil, nesnelerle kurduğu ilişkiler ve tekrar ettiği hareketler aracılığıyla da bağ kurar. Bazı davranışlar farkında olmadan öğrenilir, tekrarlanır ve zaman içerisinde bir mirasa dönüşür. Bu anlamda edimler, bireyin hayatından daha uzun ömürlüdür; kuşaktan kuşağa, bedenden bedene ve nesneden nesneye aktarılır.
Ömer Faruk Erdoğan’ın resimleri bu aktarımın izlerini sürerken kişisel olanla kolektif olan arasındaki sınırı muğlaklaştırır. Sanatçının çocukluğuna, ailesine veya yaşadığı mekânlara ait olduğunu düşündüğü imgeler, izleyicinin zihninde başka karşılıklar bulur. Bir başkasının evindeki dantel, başka birinin çocukluğundaki misafir odası, bir başkasının hatırladığı güneş ışığı… Böylece son derece kişisel görünen anlar, ortak deneyimin parçası hâline gelir.
Ömer Faruk Erdoğan’ın ele aldığı sahneler büyük tarihsel olaylardan ziyade hayatın içerisinde çoğu zaman fark edilmeden geçen küçük anlardır. Ancak bu küçük anlar, yoğun duygular taşır. Coşku, hüzün, aidiyet, yabancılık, yakınlık ve kayıp; resimlerin yüzeyinde yalnızca görülen değil, hissedilen unsurlar hâline gelir. Bir resmin yalnızca görüntüsünü değil, neredeyse kokusunu, şarkısını ya da içeri sızan gün ışığını hatırlatabilmesi, Ömer Faruk Erdoğan’ın resimle kurduğu refleksif ilişkinin sonucudur. Onun için resim yapmak, gündelik hayattan bir eylem kadar içgüdüseldir; dünyaya bir iz bırakmanın ve gördüğü dünyayı başkalarına göstermenin bir yoludur.
Tekrarlanan nesneler, alışkanlıklar ve sıradan ritüeller aracılığıyla belirli bir coğrafyanın yaşam biçimi görünür hâle gelir. Ömer Faruk Erdoğan’ın resimleri, yalnızca kendi geçmişini kayda geçirmekle kalmaz; bugünün gündelik kültürünü geleceğe taşıyan görsel bir hafıza alanı oluşturur.
Her figürün, her nesnenin ve her çevrilişin başka bir hikâye yarattığı bu dünyada izleyiciden beklenen tek bir doğruyu bulması değildir. Görmesi, hissetmesi ve kendi deneyimiyle yeniden düşünmesidir.
Çünkü belki de kendimize ait sandığımız anların en şaşırtıcı tarafı, aslında hiçbir zaman yalnızca bize ait olmamalarıdır.
Bengüsu Aleyna Demirci
Sanat Tarihçisi




