Suyun üzerinde yüzüyor gibi duran ve toprak rengi tonlarındaki binalarıyla dünyanın en düz şehirlerinden biri olan Amsterdam’da, 30 Ağustos’ta bir sergi açıldı: “Yaşayan Bir Arşiv Olarak Dağ” (Mountain as a Living Archive).
Nesli Gül küratörlüğünde PAKT Foundation’da açılan sergi, Hollandalı ve Türkiyeli toplamda dört sanatçıyı bir araya getiriyor. Awoiska van der Molen, Müge Yılmaz, Kevin Bauer ve Zeynep Yılmaz’ın katıldığı sergi; dağı güçlü bir metafor ve jeolojik zamanın, bedensel belleğin ve kolektif dönüşümün yaşayan bir kaynağı olarak yeniden konumlandırıyor.
Dağın Simgesel Ağırlığı: Bellek, Direniş ve Maneviyat
Yeryüzü milyonlarca yıldır durmaksızın kendi kendine hareket eder; ısınır, soğur, sallanır, durulur. Yeryüzünün en sadık ve ağırbaşlı ikamecilerinden biri olan dağ, bulutların arasında kaybolan uçsuz bucaksız zirvesiyle yıllara meydan okur. O ki mitolojik kahramanlara ev sahipliği yapmıştır. Yaşamın doğuşuna şahit olmuştur. Masalların başkahramanı olmuştur.
Gökyüzünden yeryüzüne inip daha da aşağıya doğru köklenerek göçebelere ev sahipliği yapmıştır. Örneğin, yeşil zümrütten oluştuğu söylenen Kaf Dağı’na, dünyanın sonu gözüyle bakılır. Yeryüzünden gökyüzüne ulaşımı sağlayan; görünen dünya ile görünmeyen, yani ilahi olan dünya arasındaki sınırdır. Zaten gökyüzünün rengi de tasavvufta düşünceyi temsil eden ve Gök Tanrı ile bağlantıyı simgeleyen Kaf Dağı’nın yeşilliğinin yansımasından gelir.
Mitolojik ve kültürel tasvirlerin yanında, sanatın da zaman zaman ele aldığı temalardan biri olan dağ; maneviyatın, gücün, dayanıklılığın ve direnişin sembolüdür. İçsel bir yolculuğa çıkmak için inzivaya çekilen insana misafirperverlik ettiği gibi, başarıya olan tutkusunu zirvede arayan serinkanlı tırmanışçılara da ev sahipliği yapar. Tarihe tanıklık etmesi sebebiyle belleğin ve dönüşümün de deposu olan dağ, hem sembolik hem de fiziksel olarak yükselmenin başlangıcıdır.
Jeolojik Katmanlardan Kültürel Katmanlara
Antik çağlar mitolojisine ev sahipliği yapmış, engebeli bir coğrafyaya sahip olan Türkiye’den sergiye katılan sanatçılar Müge Yılmaz ve Zeynep Yılmaz, aslında Hollanda’da yaşamayı deneyimlemiş ve hâlen deneyimlemekte olan sanatçılar. Müge Yılmaz’ın 2017 tarihli işi “The Concrete: The Mountain”, 2012-2025 yılları arasında sürdürdüğü uzun soluklu “The Water, The Soil, The Jungle” isimli performatif işinin bir parçası olarak sergide yer alıyor. Aynı adlı performatif işindeki aile fertlerine “The Hill” yani bir çocuk da dâhil oluyor. “The Water, The Soil, The Jungle”, beyaz bir sanat galerisinin içine girdikten sonra ormanda yürürken karşımıza çıkan organik bir formun sıcaklığını veriyor. Bu yeniden kurgulanan eser, hayatın içindeki mikro topluluk olarak aile üyeleriyle karşılaştığımızı düşündüren bir yerleştirme sunar ve yaşadığımız mimari yapılar ve dağlarla olan derin, çoğu kez idealize edilmiş ilişkimiz arasındaki paralellikleri ele alıyor.
Zeynep Yılmaz’ın, sergide video dokümantasyon olarak yer alan 2023 yılında Büyükada’da gerçekleştirdiği mekâna özgü performansı “I SLIPPED ON MY OWN CRUX” çok katmanlı bir pratiğe dönüşüyor. Sanatçının dört ayak üzerinde, yere paralel biçimde gerçekleştirdiği bu tırmanış performansı; hiyerarşik ve hedef odaklı başarı anlatılarına bir itiraz niteliğindedir.
Sanatçının sergi mekânına özgü düzenlediği bir diğer çalışması ise “The Right to Hold the World”. 2022 yılından bu yana devam eden bu araştırma, çizimlerden, notlardan, nesnelerden ve fotoğraflardan oluşuyor. Dağı bir metafor olarak ele aldığı sözlü performansı “I Used to Be Here” ise sanatçının geçmişte Hollanda’da yaşadığı döneme referans veriyor.
Geçmiş ile Gelecek Arasında Doğaya Dönüş Çağrısı
Zamana karşı koyamayan ve jeolojik katmanlarla değişime uğrayan dağlar, Kevin Bauer’in “Civilite” adlı serisinde kültürel nesnelerin anlam katmanlarıyla paralellik kurarak karşımıza çıkıyor. Geçmişe, gelecekten bir gözle bakarak; günümüzdeki tüketim nesnelerinin, gelecekteki kazılarda “medeniyet” olarak tanımlanıp tanımlanmayacağı sorgulanıyor. Bu bağlamda sergideki diğer çalışması “384000 km”, insanlığın dünya üzerinde ve ötesinde bıraktığı fiziksel ve kavramsal izleri inceliyor.
Kent yaşamına alışmış insanlar için “vahşi doğa” olarak bilinen doğal alanları Awoiska van der Molen “ilk yaşam alanımız” olarak tanımlar. Modern hayatın etkisiyle doğaya yabancılaşan insan, aslında vahşi doğayla yeniden bağ kurmaya ihtiyaç duyar.
Sanatçının sergideki “The Living Mountain” isimli işi, izleyiciye toprakla bağ kurmayı yeniden hatırlatır. Avusturyalı besteci Thomas Larcher iş birliğiyle üretilen ve 2022 yılında Amsterdam’da Concertgebouw’da ilk kez büyük bir orkestra eşliğinde sunulan eserin adı, Larcher tarafından Nan Shepherd’ın 1940’larda yazdığı aynı adlı metinden esinlenerek belirlenmiştir.
“Yaşayan Bir Arşiv Olarak Dağ” (Mountain As A Living Archive), dağın durağan bir kütle olmadığını; hem bireysel hem kolektif hafızanın, direncin ve dönüşümün simgesel bir taşıyıcısı olduğunu hatırlatıyor. Farklı coğrafyalardan gelen sanatçıların işleri, dağın hem metaforik hem de fiziksel olarak çok katmanlı bir anlamlar bütünü olduğunu ortaya koyuyor. Bu sergi, sadece doğaya değil; geçmişe, şimdiye ve geleceğe uzanan çok boyutlu bir yolculuğa davet. Sergiyi 21 Eylül’e kadar Amsterdam PAKT Foundation’da görebilirisiniz.
