Bazı şehirler vardır ki adım atarken gözümüze takılan her bir noktasıyla birer tiyatro sahnesini andırır. Her an bir yenisini keşfedebileceğimizin heyecanını bize sunan İstanbul da birbirinden özel noktalarıyla sahnelerin en eşsizi. Şehri 1989’dan bu yana bir sahneye çeviren İstanbul Tiyatro Festivali de bu yıl 30’uncu yaşını kutlamanın heyecanını yaşıyor. Festivalin bu yılki coşkusuna biraz daha önceden tanıklık etmek ve bize neler sunduğunu öğrenmek adına 9 Eylül günü The Marmara Otel Taksim’deki ödül töreni ve program sunumuna giderken merakım da giderek arttı. Salona vardığımda ise bu merak yerini yakın bir arkadaşla uzunca bir aradan sonra yeniden buluşmanın mutluluğuna bıraktı.
Bilindiği üzere Mehmet Birkiye, festivalin küratörlüğünü geçen yıl ikinci ve son kez üstlenmişti fakat 30’uncu yıl dolayısıyla küçük bir istisna yapılarak görevi bir yıl daha uzatıldı. Geçtiğimiz yıllarda kendisinin basın toplantısındaki konuşmasını keyifle dinlemiş biri olarak bu yılki söyleyeceklerini de heyecanla bekledim. Birkiye, son küratörlük yılında konuşmasını daha kısa tutarak veda temalı bir tercihte bulundu. Konuşmanın son anlarındaki şu cümleleri hep birlikte dinledik: “Tennessee Williams’ın Sırça Kümesi oyununda; Tom kardeşi Laura’ya şöyle seslenir: ‘Değil mi ki dünya yıldırımlarla aydınlanıyor, en iyisi mi sen mumlarını bir an önce söndür.’ Dünya şimdilerde de yıldırımlarla aydınlanıyor ne yazık ki. Ama biz tiyatrocular Tennessee Williams’ı dinlemeyi reddediyoruz. Mumlarımız hep yanacak, onların zarif ve masum ışığından asla vazgeçmeyeceğiz, bu korku dolu yıldırımların parçası olmayacağız.”

Konuşmasının ardından ise festivalin Onur Ödülü, sevgili Tilbe Saran’a sunuldu. Ödülü aldıktan sonra dile getirdiği şu harika cümleleri ise yazıma eklemeden edemezdim: “Onur ödülü alacağımı öğrendiğimde tahmin edersiniz ki içimde kelebekler uçuştu. Ve o kelebekler nice anıyı zihnime çağırıverdi. Hangi birinin peşine takılacağımı şaşırdım. 1989’dan bu yana geçen 37 yılda, İstanbul Tiyatro Festivali’nin 636 işinden kim bilir kaçını görmüş kaçını unutmuştum. Ama Dikmen hocanın bir yazısında dediği gibi ‘Hayatımızın akışını değiştiren bazı anlar vardır’. Benim de bu ödül haberiyle belleğimin denizinde hayatımın akışını değiştiren bazı oyunlar, bazı oyuncular, bazı tasarımlar, bazı mekanlar, bazı sesler, görüntüler su üzerine çıkmaya başladı. 37 yıl boyunca İstanbul Tiyatro Festivallerinde izlediklerim kadar festivalin parçası 14 oyunumun aklımda kalan nice anısı doluşuverdi belleğime. Daldım hayallere. Hatırladıkça listem kabardı. Hangi birini saysam bir sonrakinin hatırı kaldı. Derken yitirdiklerim de hafızamın derinliklerinde belirmeye başladı. Hocalarım…dostlarım…ustalarım… işlerinin peşinde hayranlıkla koştuklarım… ve İstanbul’un dehlizlerine gömülüp silinen nice seyir mekanı içimi dağladı. Bu kayıplarla yüzleşmek pek kolay olmadı. Sonra tanıdık bir his geldi oturdu yüreğime: umut. İstanbul Tiyatro Festivali galiba bana en çok ‘umut’ verdi. Gündelik hayatın gelgeç dertlerinin karanlığında nefes aldırtmaktan söz etmiyorum. Havel’in tanımladığı ‘umut’tan söz ediyorum. İyimserlikle aynı şey olmayan umuttan. Sonucun ne olacağından bağımsız olarak bir şeyin anlamlı olduğuna duyulan kesinlik duygusundan. İlk yıllarından bugüne dünya ile aramızda köprüler kuran, izleme ezberlerimizi bozan, bazen ‘ne bu’ dedirten bazen birinin düşüne girmiş kadar büyülü dünyalar kuran nice iş benim hayatıma ‘anlam’ kattı. Meltem gibi bir hafiflik ve umut taşıdı. Bugün hayranı olduğum onca usta ile aynı satırda anılmak ve bir gün öğrencilerimle de aynı satırda buluşabilme ümidi beni kelebekler kadar sarhoş etti. Her daim kendini yıkarak yeniden var eden tiyatro sanatına, umuda, anlama hayata, kelebeklere ve İKSV’ye teşekkür ederim.”
Bu girişin ardından gelelim yazımın ana konusuna. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Entek, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda 22 Ekim–3 Aralık 2026 tarihleri arasında düzenlenecek 30. İstanbul Tiyatro Festivali, altısı uluslararası ve 11’i yerli olmak üzere toplam 17 yapımdan oluşan bir programla tiyatroseverlerle buluşacak. Ben de bu yazımda festivalin programı içinde mutlaka şans verilmesi gerektiğini düşündüğüm beş oyunu derleyip seçim sürecinde kararsız kalanlar için bir rehber hazırladım. Şimdiden keyifli festivaller.

Lacrima (Strasbourg Ulusal Tiyatrosu)
Festivalin en güzel yanlarından biri de, uluslararası güçlü prodüksiyonları İstanbul’da izleyebilmenin verdiği keyif. Bu kapsamda öneri listemin ilk oyunu, Avignon Festivali’ndeki gösteriminden sonra Odeon Paris, Barbican, Schaubühne, BAM başta olmak üzere Kanada’dan Avustralya’ya dünyanın önde gelen sahneleri ve festivallerine davet edilen, her sahnelenişinde ayakta alkışlanan Lacrima. Uluslararası sahnenin en çarpıcı yönetmenlerinden olan ve Strasbourg Ulusal Tiyatrosu tarihinin ilk kadın direktörü ünvanına sahip Caroline Guiela Nguyen, “Dünyayı güzelleştiren insanlara…” ithaf ettiği ve Latince “gözyaşı” anlamına gelen Lacrima ile izleyiciyi incelikle dokunmuş, sürükleyici bir anlatının içine çekiyor. Baba tarafı Cezayir, anne tarafı Vietnam ve Hindistan kökenli olan Nguyen’nin çokkültürlü kimliğinin yansımaları, eserlerindeki birbirine dolanan ve birbirinde yankı bulan çok sayıda hikâyeden oluşan koral yapılarda görülebiliyor.
Üretimin beraberinde getirdiği vicdani sorumlulukları ve görünmeyen emeği odağına alan oyunda yüksek modanın kapalı kapıları ardında, İngiliz prensesinin düğünü için sipariş edilen olağanüstü bir gelinlik, Paris’teki bir modaevinden Alençon’daki dantel atölyelerine, oradan Mumbai’deki nakış ustalarına uzanan, hayatları birbirine düğümleyen küresel bir üretim sürecini başlatıyor. Parıltılı vitrinlerin ardında kalan dünyayı tüm çıplaklığıyla sahneye taşıyan oyun, emeğin estetikle kurduğu ilişki üzerinden, hayatımızın amacı sandığımız ideallerin bizi nasıl tükettiğini gözler önüne seriyor; birlikte yaşamanın ve üretmenin anlamını yeniden düşündürüyor. Kültürlerarası ve eş zamanlı bir kurgu yapısıyla ilerleyen oyun, kumaşın ilmek ilmek işlenişinin binlerce saate yayılan sürecini takip ederken kaçınılmaz ve sarsıcı bir sona doğru adım adım ilerliyor.
Çağdaş Fransız tiyatrosunun önemli isimlerinden Caroline Guiela Nguyen, Strazburg Ulusal Tiyatrosu’nun direktörü olmasıyla öne çıkıyor. Hikâyelerinde politik gerçeklikleri bireysel ve samimi dramlarla iç içe geçiren Nguyen; Saigon, Fraternité ve en son sahneye koyduğu Lacrima gibi büyük ölçekli yapımlarıyla tanınıyor.
Oyuncu kadrosunda Dan Artus, Dinah Bellity, Natasha Cashman, Charles Vinoth Irudhayaraj, Anaele Jan Kerguistel, Maud Le Grevellec, Liliane Lipau, Nanii, Rajarajeswari Parisot ve Vasanth Selvam’ın yer aldığı oyun, 22 ve 23 Ekim’de Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde izlenebilir.
Neden kaçırılmamalı? Caroline Guiela Nguyen’nin göz ardı edilen toplumsal grupların kolektif bellekte yer edebildiği, gerçeklikten beslenen ve izleyiciye etik sorular yönelten modern anlatılarından birine tanıklık etmek için kaçırılmamalı.

Rüzgâr Ağacı (İstanbul Devlet Opera ve Balesi & MDTistanbul)
Dans yapımları, her zaman olduğu gibi bu yıl da festivalin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu yılın repertuvarında yer alan ve festivalin 30’uncu yılına özel olarak günümüzün dikkat çeken koreograflarından biri olan Fernando Melo’ya sipariş edilen Rüzgâr Ağacı da İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) iş birliğiyle MDTistanbul dansçıları tarafından hayata geçiriliyor. GöteborgsOperans, Atterballetto ve Introdans gibi dünyanın önde gelen dans toplulukları için ürettiği koreografilerle uluslararası çalışmalarını sürdüren Brezilya doğumlu Fernando Melo; dans, tiyatro ve opera çalışmalarında zaman ve mekân algısını bükerek kurduğu illüzyonlar ve düşsel atmosferlerle bilinen bir isim. Danimarkalı ressam Vilhelm Hammershøi’nin esrarengiz dünyasından esinlenen bu yapımda bedenler bir belirip bir kayboluyor, ağır çekim bir ritme kapılıyor, yerçekimine meydan okuyor. Sessizlik ve belirsizlikle dolu iç mekânların uzaysı boşluğunda gerçeklik, anlamını yitiriyor. Yapımın Signe Lykke’nin bestelediği ve Copenhagen Phil tarafından kaydedilen senfonik müzikleri ile Raphael Frisenvænge Solholm ve Fernando Melo’nun tasarladığı, sürekli şekil değiştiren sahne düzeni, hipnotik ve tüm ayrıntılarıyla muazzam bir gösteri sunmayı garanti ediyor. Dansçı kadrosunda Anna Viktoria Zesakes, Berk Can Ceylan, Bianca Cerioni, Chiara Giorda, Demet Aksular, Ekin Ançel, Evrim Akyay, Ferhat Güneş, Kamola Rashidova, Mert Aksu, Miray Bacı, Müge Bayramoğlu, Tufan Elitaş ve Tuğçe Göncü’nün yer aldığı yapımın festivaldeki temsilleri 24 ve 25 Ekim’de Atatürk Kültür Merkezi Tiyatro Salonu’nda.
Neden kaçırılmamalı? Fernando Melo’nun 2023’te Danish Dance Theatre için yarattığı Rüzgâr Ağacı’nı MDTistanbul’un hünerli dansçı kadrosuyla izlemek dahi tek başına güçlü bir neden.

Requiem (Klaipėda Drama Tiyatrosu)
Festival sahnesine taşınan yapımların bir bölümü, farklı zaman ve coğrafyalardan bugüne uzanırken içinde yaşadığımız dünyada yeni karşılıklar buluyor. 90 yıllık köklü bir geçmişe sahip Klaipėda Drama Tiyatrosu’nun sahneye taşıdığı Requiem de bu oyunlardan biri. Çağdaş Rus tiyatrosunun yaşayan en büyük ustalarından, beş kez Golden Mask ödülüne layık görülen Dmitry Krymov’un Rusya-Ukrayna savaşının gölgesinde yazıp yönettiği oyun; Haruki Murakami, William Shakespeare ve Rusya-Ukrayna savaşını aynı sahnede buluşturan bir forma sahip. Efsanevi Sovyet tiyatro ve sinema yönetmeni Anatoly Efros’un oğlu olan ve tiyatro kariyerine sahne tasarımcısı olarak başlayan Krymov’un sahne tecrübesi, Requiem’in görsel dünyasında ve güçlü sahnelenişinde kendini hissettiriyor.
Haruki Murakami’nin “Sahilde Kafka”sından Shakespeare’in “Hamlet” ve “Ofelya”sına, oradan günümüz dünyasının savaş ve kayıplarının sert gerçekliğine uzanan oyun, birbirinden uzak görünen karakterleri, devirleri ve hikâyeleri ortak bir yüzleşmede buluşturuyor. Öğretmenlerinin ardında yürüyen çocuklar, birbirine tutkuyla bağlı genç bir çift, daha iyi bir gelecek peşinde koşan karakterler oyun ilerledikçe kayıp ve umut, masumiyet ve şiddet üzerine bir meta anlatının kahramanlarına dönüşüyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından ülkesinden ayrılan Dmitry Krymov, Requiem’i, en karanlık zamanlarda bile umudunu yitirmeyen çocuklara adıyor: Doğup büyümüş ya da henüz doğmamış; bu tuhaf, acımasız, kimi zaman yabancı ve düşmanca dünyaya düşen tüm çocuklara… Oyuncu kadrosunda Darius Meškauskas, Samanta Pinaitytė, Jonas Baranauskas, Digna Kulionytė, Sigutė Gaudušytė, Toma Gailiutė, Karolis Maiskis, Artūras Lepiochinas, Vaidas Jočys / Edvardas Brazys, Elzė Jankūnaitė / Barbora Jokubauskaitė’nin yer aldığı oyun, 11 ve 12 Kasım’da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyirciyle buluşacak.
Neden kaçırılmamalı? Parçalanmış bir dünyanın iç içe geçen anlatılarını usta işi bir rejiyle sahneye taşıyan modern bir başyapıtı deneyimlemek için mutlaka şans verilmeli.

Bir Bebek Evi (Plexus Polaire)
Bazı klasikleri yaratılan farklı sahnelenme teknikleriyle defalarca izlemek dahi başlı başına özel bir deneyim. Bu kapsamda festivalde seyirciyle buluşacak yapımlardan biri de Henrik Ibsen’in modern tiyatronun başyapıtları arasında yer alan klasiği Bir Bebek Evi. Bugüne kadarki en cesur uyarlamalarından biriyle festivalde izleyiciyle buluşacak olan oyun, Ibsen gibi Norveçli yönetmen, oyuncu ve kukla sanatçısı Yngvild Aspeli’nin bakış açısıyla hiper-gerçekçi insan kuklaları, örümcek ve kuş imgeleriyle oyunun tekinsiz atmosferini fantastik bir boyuta taşıyor. Kendi varoluşunu çevreleyen bir cam duvara çarpan Nora’nın hikâyesi, geçmişin sessizce varlık sürdürdüğü eski bir evde aile hayatının dayattığı rollerle, kendini bulmak adına göze alınan tehlikeler ve etrafı saran yanılsamalarla birbirini izliyor. Kontrol etme arzusu, teslimiyet, tutunma ve vazgeçme arasında gidip gelen Nora, hayatını çevreleyen görünmez duvarlarda özgürlüğe çıkan ince bir çatlak ararken bu da tiyatro tarihine geçen bir başkaldırıya dönüşüyor.
Yngvild Aspeli ve İtalyan kökenli tiyatrocu, dramaturg ve sahne yönetmeni Paola Rizza’nın birlikte yönettiği yapım, Ibsen’in 100 yılı deviren metnini kukla tiyatrosunun olanaklarıyla baştan kuruyor. Nora’nın iç dünyasının bütünlüğü adım adım çözülürken sahnedeki gerçeklik de parçalanıyor ve doğallıkla yapaylık, oyuncuyla kukla, karakterle nesne arasındaki ayrımlar silikleşiyor. Oynayan ve kuklacıların Yngvild Aspeli / Maja Kunšič, Viktor Lukawski / Jofre Carabén’in olduğu oyunu izlemek isteyenler, 14 ve 15 Kasım’da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki temsilleri şimdiden not etsin.
Neden kaçırılmamalı? Özel olarak bestelenen müzikleri, olağandışı sahne tasarımı ve dramaturjisiyle özgürlük arzusunun kırılganlığı üzerine karanlık olduğu kadar uzun süre hafızalardan silinmeyecek çarpıcı bir psikolojik incelemeye tanıklık etmek için es geçilmemeli.

Anna K (484)
Hukuk eğitiminin ardından tiyatroya yönelen ve eserlerinde çoğunlukla adalet, güç ve cinsiyet temalarını işleyen usta yazar Suzie Miller, hiç kuşku yok ki çağdaş tiyatronun en dikkat çekici seslerinden biri. Oyun yazarı, librettist, senarist ve aynı zamanda bir hukukçu olan Miller, yaşamını Sydney ve Londra arasında sürdürürken hukuk ve fen bilimleri eğitimiyle edindiği disiplin, eserlerinde insan doğasının çelişkilerine, toplumsal adaletsizliklere ve güç ilişkilerine yönelmesini sağlıyor. Bu sayede eserleri, çoğu zaman bir paradoksla yüzleşmek zorunda kalan, kendi özgürlüğü ve özerkliği için mücadele eden karakterlerin hikâyelerini sahneye taşıyor. Yazarın bu yılki festivalde izleyeceğimiz oyunu Anna K ise Tolstoy’un eseri “Anna Karenina” ile bugünün dijital dünyası arasında paralellikler kuruyor. Edebî üretiminin merkezine her zaman adalet, hakikat ve insanın kırılganlığını yerleştiren Miller, kadınların toplumsal görünürlüğü nedeniyle maruz kaldıkları baskıları ve adalet sisteminin açmazlarını derin bir empati ve keskin bir eleştirel dille işliyor. Prima Facie’den sonra kaleme aldığı Anna K da bu kez adalet tartışmasını mahkeme salonundan çıkarıp sosyal medyanın görünmez mahkemesine taşıyor ve çağımızın en yakıcı sorularını sahneye getiriyor.
Oyunun ana karakteri olan başarılı televizyon habercisi Anna Kay, kariyerinin doruğundayken sevgisiz evliliğini geride bırakıp tutkularının peşinden gitmeye karar veriyor. Ancak bu kişisel karar çok geçmeden, sosyal medyada acımasız bir hızla ilerleyen kamusal infazın hedefi oluyor. #AnnaKİlişki etiketiyle büyüyen cinsiyetçi zorbalık, çevrim içi troller ve bitmek bilmeyen yargılar, Anna’yı yapmaya alışık olduğu haberlerin öznesi konumuna sürüklüyor. Haber taşıyan tren seslerinin sosyal medya uğultusuna karıştığı bu modern trajedide izleyenle izlenen, haber yapanla haber olan, yargılayanla yargılanan yer değiştiriyor. Eski dedikodu ağları yerini sosyal medya mahkemelerine bırakırken kadınların aşk, arzu ve özgürlük arayışı bir kez daha ağır bedellere mâl oluyor. Yönetmenliğini Nagihan Gürkan’ın üstlendiği oyunda, Özlem Öçalmaz Yıldız, Nagihan Gürkan, İbrahim Arıcı ve Ceren Köse rol alıyor. Oyunun festivaldeki temsilleri, 18 ve 19 Kasım’da Alan Kadıköy’de.
Neden kaçırılmamalı? Suzie Miller’ın güçlü metni aracılığıyla bir aşk hikâyesinin ötesine geçerek gücü, iktidarı ve meslek etiğini sorgulamak için kaçırılmamalı.
22 Ekim–3 Aralık 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecek 30. İstanbul Tiyatro Festivali’ne dair merak ettiğiniz diğer tüm ayrıntılara festivalin web sitesi üzerinden ulaşabilirsiniz.
