Elif Sözer ve Zeynep Özden ile “Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı” Oyunu Üzerine

Zeynep Özden, Elif Sözer
Zeynep Özden, Elif Sözer

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Entek, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda 22 Ekim-3 Aralık 2026 tarihleri arasında düzenlenecek 30. İstanbul Tiyatro Festivali, bu yıl da zengin bir programla şehrin farklı noktalarını birer tiyatro sahnesine dönüştürecek. Festival programında sahne sanatları alanında kadın üretiminin ve kadın bakış açısının daha görünür kılınması amacıyla, konusunu kadın hikâyelerinden alan veya kadın yazar, yönetmen ve oyuncuların öne çıktığı oyunlardan oluşan bir seçki, altı yıldır Odeabank’ın tema sponsorluğundaki “Bu İşte Bir Kadın Var” başlığı altında izleyicilere sunuluyor. Bu yıl festival programındaki bu tema kapsamında seyirciyle buluşacak oyunlardan biri de Çiğdem Erdöl’ün yazdığı “Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı”. 

1922’de İstanbul’da doğan Rum ressam İvi Stangali’nin hikâyesini odağına alan; Elif Sözer ile Zeynep Özden’in proje tasarımını ve yönetmenliğini üstlendiği oyun, Stangali’nin kayıp izlerini sahnede yeniden sürüyor. Ben de bu kapsamda Tilbe Saran, Fulya Peker ve Çağdaş Ekin Şişman’ın sahnede İvi Stangali’nin farklı zamanlarına, kırılmış benliklerine ve hafızasında saklı kalan anılarına hayat verdiği oyun üzerine festival öncesinde Elif Sözer ve Zeynep Özden ile bir insanın, bir sanatçının şehrin hafızasının ve kültürel belleğin nasıl dışında bırakıldığını ve hatırlamanın politik, duygusal ve onarıcı yönlerini konuşma fırsatı buldum. Dünya prömiyerini 20 Eylül 2026’da Yunanistan’ın başkenti Atina’da yapan oyunun festivaldeki temsillerinin 3-4 Kasım’da Arter Karbon’da; 17 Kasım’da Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde olduğunu hatırlatarak keyifli okumalar dilerim.

Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı
Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı

Dilerseniz röportajımıza oyunun sahneye taşınma fikrinin ne zaman oluştuğunu ve sizi nasıl bir araya getirdiğini konuşarak başlayalım.

Elif Sözer & Zeynep Özden: Biz uzun arkadaşlığımızın ardından 2023 yılında Alan Kadıköy’de “Kayıp Adımlar” oyununda ilk kez birlikte çalıştık. Verimli, öğretici ve ilham verici bir süreçti. Hemen ertesi yıl Tarabya Kültür Akademisi’nin konuk sanatçıları olarak seçildik ve bu proje üzerine çalışmaya başladık. Tarabya Kültür Akademisi, bireysel sanatçıların yanında her dört aylık döneminde Türkiye’den ve Almanya’dan ortak çalışan iki kişiyi konuk ediyor. Biz de bu programa Berlinli ressam Charlotte Salomon ve İstanbullu ressam İvi Stangali’yi buluşturan bir tiyatro oyunu geliştirmek için başvurmuştuk. Kabul aldıktan sonra süreç bizi İvi Stangali’yi merkeze aldığımız “Sanatçısı Belirsiz”e götürdü.

Zeynep Özden: Ben İvi Stangali adını ilk olarak 2021 yazında Tilbe Saran’dan duymuştum. Tilbe de hikâyeyi, sanat tarihinden arkadaşı Seza Sinanlar Uslu’nun Sula Bozis ile birlikte kaleme aldığı “İvi Stangali – Ressamı Hatırlamak” kitabından öğrenmişti. Kitaptan da İvi’nin hikâyesinden de çok etkilendim. Bir süre kaynak topladık, okuduk ama sonra fikri rafa kaldırdık.

Oyun, 1922’de İstanbul’da doğan Rum ressam İvi Stangali’nin hikâyesine odaklanıyor. Peki sizi İvi Stangali’nin yaşamını sahneye taşımaya iten en önem sebep(ler) ne oldu? Kendisinin hikâyesinde sizi en çok ne(ler) etkiledi? 

Elif & Zeynep: Araştırmamıza ilk başladığımızda 1964 sürgünleri ve bu sürecin Türkiye tarihindeki yerinin yanı sıra hatırlama pratikleri üzerine yoğunlaştık. Kim, neden, nasıl hatırlanıyordu? Unutmak nasıl mümkündü? Nostalji, melankoli ile nasıl el ele verip insanı zehirliyordu? Devletlerin çeşitli yollarla uyguladığı sistematik şiddet türlerinden hatırasını yok etmenin, itibarsızlaştırmanın insan psikolojisi üzerine etkileri bizi yakaladı. Okuduğumuz her yeni kaynak bizi konunun içine daha da çekti. 

Zeynep: Ben bir de sanki gerçekten onun ayak izlerini takip ediyormuşum gibi hissediyorum bazen. İvi Stangali’nin İstanbul’daki hayatı, benim neredeyse 20 yıldır yaşadığım ve hayatımı şekillendirmiş olan Beyoğlu, Cihangir, Kabataş üçgeninde aynı sokakları, caddeleri arşınlayarak geçmiş, benim tiyatroya tutulmam gibi o da resme aşık olmuş ve hayatını sadece onun üzerine kurmak istemişti.

Elif: İvi’nin hikâyesi bana bir de farklı ülkelerde farklı biçimlerde tarih boyunca tekrarlanan ötekileştirme politikalarının nasıl “önemsiz görünen” ifadelerle toplumda yer edip, insanları yok etmeye kadar gittiğini hatırlattı. “Biz – siz” ayrımının ne kadar tehlikeli olduğunu görmek beni yeniden derinden sarstı. İstanbul’dan çok küçük yaşta ailemle Viyana’ya göçmüş biri olarak, öteki olmanın hissini de ayrıca iyi biliyorum. Dünyada bir kadın olmayı ve sanat yapmayı da ayrıca tabii.

Elif & Zeynep: İvi yetenekli, birikimli ve çalışkan bir sanatçı, aynı zamanda cesur da. 60’ların Türkiye’sinde bir erkeğe bağlı olmadan istiyor, sorumluluğunu alıyor ve anne oluyor. Sanatında da giderek özgürleştiği görülüyor. Birdenbire ve hiçbir şeysiz gönderilmese kim bilir daha ne eserler verirdi diye düşündürtüyor. Yaşadığı darbe öyle onulmaz ki; ardından Atina’da da maddi-manevi öyle zor durumda kalmış ki resim yapmak da İstanbul’da bıraktığı bir hatıra olarak kalıyor. Ressamlık, hayatını adadığı resim sanatı 42 yaşında apansız elinden alınıyor. Yine de sonraki 35 sene depresyonda da olsa dayanıyor, direniyor, kızını büyütüyor. Kızı Maya da annesinin 20 kiloluk valizinde eski hayatına dair yanına alabildiği defterleri, mektupları Atina’da Sula Bozis’e götürüyor o da Seza Sinanlar Uslu ile birlikte iz sürüyor, İvi’yi unutulduğu yerden çıkarıyor, sanki bize teslim ediyor. Biz de bu izin peşinden giderek, oyunumuzla İvi’yi İstanbul’a tekrar getirmeyi umuyoruz. Sorunuzun cevabı oldu mu bilemiyoruz ama bu işte bir sürü kadın olduğu da yeniden açığa çıkmış oldu gibi.

Tarihi kişi ve olaylara dayanan bir hikâyeyi sahneye taşıma noktasında en önemli araçların başında hiç kuşku yok ki döneme ait arşiv kayıtları gelir. 1950’lerin İstanbul’unda oldukça hareketli ve renkli bir dönemde varlık gösteren Stangali’nin çok sayıda dostu olmasına rağmen, yaşam öyküsü neredeyse hiç dillendirilmemişti. Bu durum oyunun proje tasarımını yapma noktasında sizi ne derece zorladı? Yeterince arşiv kaydına ulaştınız mı? 

Elif & Zeynep: Biz İvi Stangali’nin hikâyesinden hareketle toplumsal hafıza meselesine de değinmek istedik aslında. Dolayısıyla hatırlama, unutma üzerine de epey kafa yorduk. Bireysel anıların nasıl biriktiği, nelerle tetiklendiği ve nostaljinin zehri üzerine de. Bir dönem unutma ırmağı, mitolojik Lethe nehrini merkeze aldıysak da sonradan bu fikirden uzaklaştık.

Projemizin sanat tarihi konusunda danışmanı Seza’nın derinlemesine ve yılmayan araştırmaları, döneme ve o dönemdeki başka önemli kişilere dair de konuşmaları, sunumları bizi çok besledi. 

Eski, çok kültürlü, hoşgörülü İstanbul güzellemesi yapmadan yaşantıyı boyutlarıyla kavrayabileceğimiz çeşitli kaynakların peşine düştük. 

Araştırmamıza başladığımız sırada Hrant Dink Vakfı ve İstos Yayın’ın iş birliğinde gerçekleşen “60. Yılında 1964 Sürgünleri ve İstanbullu Rumlar” paneline denk geldik. Orada hem bağlantılar edindik hem kaynaklar, bilgiler… Bu panelde araştırmacılar 1964 sürgününün ancak yeni yeni konuşulur olduğundan bahsetmişlerdi. Yine İstos Yayın ve Hafıza Merkezi ortaklığında yapılmış “Apelasis: 1964 ve Ötesi” podcast serisi bu konuda başka bir önemli kaynak…

Tarabya Kültür Akademisi sayesinde Atina’ya gidip Maya Stangali ile tanışma ve sohbet etme şansımız oldu. Bize annesinin 1964 yılında valizinde getirdiği defterleri, fotoğrafları gösterdi. İvi 40-50 kadar tablosunu Sirkeci Paket Postanesi’ne teslim etmiş ama onlar hiçbir zaman Atina’ya varmamışlar. Akıbetleri belirsiz. O yüzden İvi’nin İstanbul’da görülebilen iki tablosu hariç retrospektifi defterlerindeki eskizler, kitap illüstrasyonları ve Atina’da yaptığı iki elin parmaklarını geçmeyen siyah beyaz tablolardan ibaret. İnsan düşünmeden edemiyor, tablolar bütün bürokrasiyi, karanlığı aşıp İvi’ye ulaşabilseydi, onları kendine dirim kaynağı yapıp kendine ressam olarak yeni bir hayat kurabilir miydi diye… Resmi böylesine hayatının odağına koymuş bir kişinin resimsiz kaldığı yıllarını ancak hayal edebiliyoruz maalesef. Konu tabii bunlar dışında da çok derin, öyle bakınca okunacak sayısız kaynak var.

Yaptığınız araştırmalar sonucunda İvi Stangali hakkında eminim ki kayda değer birçok kıymetli bilgiye ulaştınız. Bu sürece başlamadan önce ve sonrasında kendisine olan bakış açınız nasıl değişti? Stangali’yi bu sürecin ardından birkaç cümleyle kendisini hiç tanımayan birine nasıl anlatırsınız? 

Elif & Zeynep: İvi’nin hikâyesini bir mağduriyet hikâyesine dönüştürmeden anlatmak bizim için her zaman çok önemli oldu. Aynı zamanda biz de ister istemez Atina’ya sürgün edildikten sonra yaşadığı yalnızlığı, maddi imkânsızlıkları ve özellikle de resim yapmama hâliyle hayatının tüm renklerini bir kenara bırakıp melankoliğe kapılan bir İvi’ye odaklandık bir süre. Bu yaşadıkları (kızı Maya’nın da teyit ettiği üzere) doğru olsa da aynı zamanda hayatta kalmak için, çocuğunu büyütmek için inanılmaz mücadele veren, her daim entelektüel, karizmatik bir kişilik olduğunu görmek de çok önemliydi. Sürgün belki onu katılaştırdı ama asla zavallı biri olmadı. Aynı zamanda kendini öncelikle Rum olarak değil, bir ressam ve entelektüel olarak tanımlamış bir kadın olduğunu gördük. O yüzden de oyunumuzda ressam kimliğini ön plana çıkarmayı önemsedik. Hiç tanımayan birine de cesur, entelektüel, birikimli, başkaldıran, yaratıcı bir ressam diye tanıtırdık.

Bir sanatçının gerçek hikâyesini kurgusal bir şekilde sahneye taşımak, hassas bir süreçtir diye tahmin ediyorum. Araştırma sürecinde elde ettiğiniz arşiv verileri ile kurmaca ve sahne şiirselliği arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz? 

Elif & Zeynep: Şiirsellik terimini kullanmanız ilginç. Sürecin en başından beri bu hikâyenin şiir barındıran bir ifadesini bulmak konusunda çaba harcadık. Bu zorlu hayat mücadelesini gerçekçi ve lineer bir anlatım ile değil de hafızanın duyusal atlamalarına izin veren, renkleri, resmi öne çıkaracak bir yaklaşımla sahneye getirmek istedik. Şimdi provalara yeniden başlarken yazılı metnin sahneye tercümesinde de bunu araştırmayı sürdüreceğiz diye düşünüyorum. Kızına kafasının içinde resim yaptığını söylemesi bile şiirsellik arayışı için yeterli bir done.

Zeynep: Gerçek bir yaşama dayansa da sonuçta hikâye mecra değiştirdiğinde zaten kurmaca oluyor ve o kişiye nereden nasıl bakıldığına göre yaklaşım değişip, eseri belirliyor. Öğrendiğiniz, toplayabildiğiniz bilgiler, sizin bakışınız kılavuzluğuyla birleşip, belgeselden uzaklaşıp bir yaratıma dönüşüyor. İvi’nin hayatının İstanbul’daki ilk 42 senesine dair toplayabildiğimiz pek çok bilgi var. Öğrencilik yıllarında ve hemen ardından tutmuş olduğu 10 kadar defterine de ulaştık. İstanbul’un o yıllarına (1942-1964) dair de kaynaklar bulmak mümkün. Akademiye, sanat hayatına, İstanbul Rumlarının yaşamlarına dair de. Daha az bildiğimiz, daha yakın tarih olmasına rağmen Atina yılları.

Elif: Belgeseller dahi neleri hangi yoğunlukta ve nasıl gösterdiğini seçerek bir kurmaca barındırıyor. Bu süreçte İvi’yi nasıl anlatmak istediğimizi seçmek de kolay olmadı. Zaten sanat tarihinde yeri teslim edilmemiş ve adı neredeyse unutulmuş birini anlatırken/ilk defa sahneye taşırken İvi’yi anlatmak, onu merak ettirmek, insanların onu ve yaşadığı dönemi hatırlamasına sebep olmak istedik. Aynı zamanda bir salt “biyografik bir anlatı” da oluşturmak istemedik. Sanatsal yaklaşımımızla tarihsel veriler arasındaki dengeyi bulma ve oyunun bir yerden sonra “kendi içinde bir gerçekliği” oluşturma süreci bu projenin en kapsamlı, öğretici ve aynı zamanda zor kısmı olduğunu söyleyebilirim.

Oyunun yazarı Çiğdem Erdöl ile süreç içinde nasıl bir yol izlediniz? Oyunun yaratımı noktasında üç kişinin çalışması hangi avantajları beraberinde getirdi? 

Elif & Zeynep: Çiğdem, Tarabya’daki araştırma safhamızdan itibaren bizimleydi. Hatta ilk başta yaratıcı ekibimizde Erdinç Ulutaş da vardı ve hep birlikte kurgunun nasıl olabileceği üzerine kafa yorduk. Böyle farklı bakış açılarının birleşmesi, zaman zaman çatışması da projeye derinlik kattı. Tek bir kafadan, tek bir bakışla ele almamak İvi’yi anlatırken önemliydi çünkü söz konusu olan yaşanmış bir hayat ve katmanlı bir tarih. Hızlıca bir kurguya sıkıştırılacak, tek bir bakışla anlatılabilecek bir “mesele” değil. Ayrıca bir ekip olmak daima zorluklarıyla birlikte çok da güzel ve öğretici bir şey. Sadece İvi’yi anlamak değil, birbirimizi ve kendimizi de anlamak bu projede önemli bir süreçti. İkimiz önceden çalışmış olmamıza rağmen, biz de ortak bir dil oluşturma yolunda derinleştik diyebiliriz. Bu ortak dil arayışına Çiğdem de katılınca zenginleştik.

Oyuncu kadrosunda yer alan Tilbe Saran, Fulya Peker ve Çağdaş Ekin Şişman’ın sahnede Stangali’nin farklı zamanlarına, kırılmış benliklerine ve hafızasında saklı kalan anılarına hayat vereceği bir oyun karşılıyor bizi. Benimsediğiniz bu çoklu portre yaklaşımının ardındaki sebebi merak ettim? Bununla birlikte oyuncu seçimlerinizde sizin için hangi kriterler etkili oldu?

Elif & Zeynep: Herkes hayatında birtakım kırılmalar yaşar. Değişir, öğrenir, yanılır, sertleşir, gelişir, tolerans kazanır, büyür… İvi hayatını doludizgin deneyimlerken, 42 yaşında, bildiği tanıdığı her şeyi bırakmaya zorlanıp 11 aylık çocuğuyla tek başına, cebinde 20 dolar karşılığı para ile daha önce yalnız bir kez turist olarak bulunduğu Atina’ya gönderiliyor. İstanbul’dan kalkan Atina uçağında duyduğu “ölüm gibi şey” hayatının geri kalanında da farklı yoğunluklarda peşini bırakmamış olmalı. Sürgün ve yaşadıkları İvi’yi paramparça ediyor. Direniyor, yaşıyor, az sayıda da olsa orada hayatının kesiştiği insana dokunuyor, kızını büyütüyor. Ama büyük bir mücadele. Resim ile kendini sağaltması da mümkün değil. Bu mücadele, bölünmüşlüğünü daha da keskinleştirmiştir diye düşündük biz. Bu sebepten İvi’yi üç farklı oyuncuya oynatmak en önemli sanatsal tercihlerimizden biri oldu. Yüzleşmek, kabullenmek, ileriye bakmanın ne kadar zor olabileceği konusunda ekipte herkes ciddi empati duygusu besliyor. 

Sosyal ve politik duyarlılığı yüksek, deneyimli, yaratıcı ve yetenekli oyunculara ihtiyacımız vardı. Neyse ki oyuncular konusunda gördüğünüz gibi çok şanslıyız! İvi ve hikâyesi aslında hepimizi bir araya topladı diyebiliriz. Bu proje için ilk aklımıza gelen üç oyuncu bizimle İvi’yi İstanbul’a tekrar getirmeyi kabul etti. Çok mutluyuz o açıdan.

Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı
Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı

Oyunun tanıtım metninde “Bazı hikâyeler unutulduğu için değil, unutturulduğu için kaybolur.” ifadesi yer alıyor. Bugünün hızla akıp giden birçok dış etkene maruz kaldığımız dinamik dünyasında “unutmamak” ve “hatırlamak” neden değerli? Bu iki kavram sizin için neyi ifade ediyor? 

Elif & Zeynep: Bu aslında katmanlı bir soru. Bizce günümüzde bazı insanlar, bazı hikâyeler ya da bazı hak mücadeleleri hatırlanıyorsa, bu kendiliğinden olmadı. Çok uzun zamandır insanlar dayanışma ve direnişler içinde unutturulmamak, yok sayılmamak ve kendilerini hatırlatmak için mücadele ediyor. Bazı hakların kazanılmış olması ya da bazı hikâyelerin görünür hâle gelmesi, uzun bir direniş tarihinin sonucu.

Aynı zamanda sosyal medya ve çevrim içi imkânlarla birlikte yaşadığımız dünya da değişti. Artık tarihi yalnızca ana akım medya yazmıyor; insanlar kendi hikâyelerini anlatabiliyor, kendi görünürlüklerini yaratabiliyor. Bu çok önemli bir güç. Çünkü egemen, eril tarih yazımının insanları ve hikâyeleri tamamen unutturması artık eskisi kadar kolay değil.

Öte yandan sosyal medya ve sürekli hızlandırılan bilgi akışı, dünyada olup bitenleri tüketme biçimimizi de değiştiriyor. Bir savaş haberi, yavaş yavaş yok olan demokrasiler, göç etmek zorunda kalan insanlar, iklim krizi… Araya birkaç kedi ya da köpek videosu giriyor ve bütün bunlar aynı akışın içinde birbirine karışıyor. Bir süre sonra neyin bize gerçekten dokunduğunu bile fark edemeyebiliyoruz; her şey aynılaşıyor ve hızla tüketiliyor. 

İşte tam da bu nedenle, bütün bu mücadelelere rağmen hâlâ anlatılmamış, geçmişte gömülmüş o kadar çok hikâye olduğunu unutmamamız gerekiyor. Arada çok büyük bir boşluk var ve bu boşluğu ancak farklı alanlarda çalışan insanların küçük ama ısrarlı adımlarıyla kapatabiliriz. Aksi hâlde bu hızın bizi giderek daha fazla duyarsızlaştırmasına ve unutturulmaya karşı verilen o uzun mücadeleyi zayıflatmasına izin vermiş oluruz.

Bizim için hatırlamak sadece geçmişi anmak değil; unutturulmaya karşı direnmek, görünmez kılınanları yeniden görünür kılmak ve birbirimizin hikâyelerini taşımaya devam etmek demek. Bugün hâlâ birçok sistematik dışlama ve egemen, eril şiddet biçimi devam ediyor ve hatta güçleniyor. Bu nedenle hatırlamayı bir eylem olarak sürdürmenin ve birbirimizin hikâyelerini görünür kılmaya devam etmenin çok önemli olduğuna inanıyoruz.

İvi, Güzel Sanatlar Akademisi’nde Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nde yetişen, Onlar Grubu’nun kurucuları arasında yer alan, İlyada’nın ilk baskılarını resimleyen ve döneminin sanat hayatında önemli bir yer edinen bir ressam. Bunun yanında kendisi döneminin ilerisinde, özgür ve cesur bir kadın sanatçı olarak da tanımlanıyor. Oyunda onun güçlü kadın kimliği ve sanatçı mücadelesi üzerine hangi perspektifler yer alıyor? 

Elif & Zeynep: Onun çalışkanlığı, entelektüelliği, yardımseverliği, ekmeğini taştan çıkaran kararlı varoluşu, yazdıklarındaki edebi güç bizi her adımda çok etkiledi. İstanbul ve meslek sevgisi de… Hayatı bir kadın olarak da istediği gibi, toplumun ona bakışından, biçtiği rolden azade özgürce yaşamış olması da.

Zeynep: Bu süreçte hayranlıkla ben yapamazdım dediğim öyle çok şey oldu ki. 

Elif: Oyunda İvi’nin en güçlü yanı sadece resme olan tutkusu değil resme tutunarak ayakta kalışı. Gerçekten İvi’nin defterlerinde gördüğümüz sanatçı bakışını bu oyunda İvi’yi anlatırken ön plana çıkarmak istedik. Kendini her şeyden önce bir ressam olarak tanımlayan bu kadını biz de her şeyden önce öyle tanımladık. Bu kimliğin en büyük “kanıtları” olan resimleri yok olan bu kadının, kendi zihninde de olsa resmin ve sanatın sayesinde ayakta kalışını da anlatmak istedik. İvi’nin Atina’daki küçücük evinde klasik müzik dinliyor olması, siyaseti ve edebiyatı takip ediyor olması belki kızı için bir “tuhaflık” göstergesi olmuş olabilir çocukken, ancak kendisi gibi birikimli ve entelektüel, kendi ayaklarının üstünde duran bir insan yetiştirmiş. Bunun büyük bir güç olduğunu düşünüyorum.

Elif & Zeynep: Biz başından beri onun hayatı böyle vahşice kesintiye uğramamış olsa, onu tanısak ne kadar candan seveceğimizi, ona nasıl hayranlık duyacağımızı hayal ediyoruz. 

Stangali’nin hayat hikâyesini okuduğumuzda 1964 yılı onun için ciddi bir kırılma noktasını ifade ediyor. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nın ardından 1930 yılında Türkiye’ye bir dostluk ziyareti yapan Venizelos ile imzalanan, “İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması”, Yunanistan uyruklu Rumların Türkiye’de oturmasına ve ticaretle uğraşmasına olanak veriyordu. İnönü hükümeti de 1964 yıllının mart ayında, Kıbrıs’ta yoğunlaşan çatışmalar dolayısıyla Yunanistan’a karşı bir misilleme olarak aldığı bir kararla anlaşmayı feshetmiş, anlaşmadan yararlanan Rumlara ülkeyi terk etmeleri bildirilmiştir. Bu da İvi için İstanbul’dan ayrılık vaktini ifade ediyordu. Kendisinin bu kişisel trajedisi, bugün hala devam eden benzer göç ve çatışma hikâyelerine nasıl ayna tutuyor? 

Elif & Zeynep: Ayna tutuyor demek epey üzücü. Ama bir yandan da maalesef öyle. Devletler, halklara ne olduğuyla değil kendi bürokratik zaferleriyle (!) ilgileniyorlar. O dönemde sınır dışı edilen 12 binden fazla insan var. Her şeylerini geride bırakıp, elden çıkarabildiklerini (ki taşınmazlar için tapu dairelerinde engel konmuş) üç kuruşa satıp bir hafta içinde bilinmeze gitmişler. Bu kişilerin aileleri ile birlikte 40 bini aşkın insanın bir sene içinde yer değiştirdiği söyleniyor. Bu kitlesel hareketler her zaman devletlerin kararları yüzünden şekilleniyor. Sebep açlık da olsa o bölgedeki insan topluluğunun temel ihtiyaçlara erişemiyor oluşu yine birtakım hesapların sonucu aslında. İnsanı, çocuğu, hayvanı, doğayı koruyamıyoruz. Bugün kimin özgürlüğüne, itibarına kast edilecek diye elimiz yüreğimizde. Bir şeylerin değişeceğine inanmak ve bildiğin işi yapmaya devam etmek tek yol gibi görünüyor.

İvi 1958 yılında Brüksel EXPO’58 kapsamında Türk Payvonu için Bedri Rahmi’nin dillere destan 200 metrekarelik mozaik panosunun uygulaması için çalışmaya gittikten sonra turist olarak Atina’ya geçmiş, oradan sevdiği sınıf arkadaşı Turan Erol’a mektubunda şöyle demiş:

“Atina’dan selam sizlere. Türk vatandaşı olmalıydım, bak bu iki milleti nasıl dost ederdim, değil o siyasi yalancı dostluklar. Gerçek dostluğu hükümetler değil milletler yani halk kurabilir, menfaatsiz olmalı dostluk. Burda, hep güler yüzlü, neşeli insanlar ama nasıl da milliyetçi, ırk meselesine gelince.” 

Naif bir söylem, ama bir sanatçı için ne güzel bir hayal…

1964’te zorunlu göç sonucunda kucağında bir yaşındaki kızı, yanında 20 dolar karşılığı para ve 20 kiloluk valiziyle Atina’ya gitmek zorunda kalan İvi, hocası Bedri Rahmi’ye yazdığı mektupta “Uçakta bir sürü insan ağlıyordu, herkesten çok ben, fakat Atina Havaalanı’na inmeye başlayınca herkes gülmeye, şakalaşmaya başladı, ben ise… Nasıl tarif edeyim bilmiyorum… Ölüm gibi bir şey duydum.” ifadelerini kullanıyor. Kendisinin kimlik ve aidiyetini yansıtan bu satırlar, bugünden bakınca nasıl anlam kazanıyor sizce? 

Elif & Zeynep: Dünya hareket halinde. Her yerden savaş, şiddet haberleri geliyor. Her kıtada güç, iktidar, para sahibi birileri kontrolsüzce, adaletten yoksun bir anlayışla insanların hayatları üzerine kararlar alıyor, toplumları kıyıyor, yerinden ediyor, aç bırakıyor. Üstelik düşmanlık tohumları da profesyonelce atılıyor. Hukuk da bu gücü elinde tutanların menfaatlerine göre eğilip bükülüyor. Özgürlük de pek çok yerde Brecht’in dediği gibi “Benden yana olmayan bana karşıdır ve sonuçlarına katlanır.” anlayışına bağlanmış durumda. Tarih boyunca azınlıklara, göçmenlere uygulanmış olan alan daraltma stratejisi artık iktidarların yanında olmayan herkesin başında sallanan bir kılıç. Dolayısıyla geleceğe güven azaldı. Her yerden gelen felaket haberleri yaşam sevincini azaltıyor, soluğunu kesiyor insanın. 

Kuşkusuz, acı kıyaslanabilir bir şey değil. Durumlar, devirler farklı. Ama insan empati yapabiliyor. Ya ben olsaydım sorusunun önümüze serdiği yanıtlar, varsayımlar da ürkütücü. Binbir emekle kurduğun hayat, oluşturduğun kimlik(ler) yok sayılıp yok edildiğinde anlamsızlık duygusu ile baş etmek de zorlu bir görev. Kendini ait hissettiği yerden benzer bir şiddet sonucu ayrılmak zorunda kalan kişilerin, geri dönme şansları olsa bile, kaybettikleri zamanın telafisi yok, değil ki örneğin İstanbul’un nasıl yozlaştığını, kabuk değiştirdiğini düşünün… Nasıl bir hayal kırıklığı, nasıl bir yeniden kayıp. Ölümün nasıl bir şey olduğunu tam olarak bilmiyoruz, ama merak ediyoruz. Yaklaşıyoruz ya da yaklaştığımızı fark ediyoruz. Hissettiği şey en derininde bu bilinmezlik duygusu olsa gerek. Bugün ve daima.

İvi’nin sürgününden henüz beş yıl sonra kendi arkadaşlarının çıkardığı antolojilerde de yer almayan eserlerinden biri, arkasında adı yazmasına rağmen Türkiye’de uzun yıllar “Sanatçısı Belirsiz” ibaresiyle sergilendi. Bu ifade oyunun da dikkat çeken isminin bir parçası. Bir sanatçının ve emeğinin görünürlüğünün silinmesi, onun varlığı ve sanatsal gücünü yok kılar mı? Oyun aracılığıyla bu kolektif ortak unutturma refleksine nasıl bir eleştiri getiriyorsunuz?

Elif & Zeynep: Yıllarca “Sanatçısı Belirsiz” olarak sergilenmiş, “İstanbul’dan Bir Görünüm” adını verdiği tablonun altına İvi’nin adını soyadını yazdırmış olan kişi Seza Sinanlar Uslu. Söz konusu tablonun arkasında İvi S., Onlar Grubu ve hatta adres yazıyor bu arada. Nasıl bir belirsizlik söz konusu olabilir ki? Özensizlik deyip kestirip atamıyorsunuz. İnsan şaşırmak, üzülmek, incinmek bir sürü duyguyu aynı anda yaşıyor. *İvi Buradaydı diyerek onu İstanbul’da ne kadar anarsak, ne kadar çok insan adını duyar, merak ederse ne mutlu bize.

Aynı zamanda İvi buradaydı ve birçok adı, hikâyesi, yaşamı hâlâ hatırlanmayan insan da öyle. Bu insanların hikâyelerini bir arkeolojik kazı gibi araştırmak çok önemli. Çünkü evet, insanlar anlatıldıkça ve anıldıkça varlıklarını yaşamlarından sonra da sürdürür. Bir sanatçı kimliğini sanatıyla inşa ediyorsa o sanat eserlerinin yok edilişi o kişinin kimliğini de silme çabasına denk düşer. Egemen zihniyetin sadece kendini, kendi sanatını, bilimini ve anlatısını ortaya sürmesi ve diğer sesleri susturması, bir şiddet ortamında yaşadığımızın en önemli göstergesidir. Ayrıca sanatçının bilinmemesi bir şeydir ama bilindiği hâlde belirsizleştirilmesi başka bir şeydir.  Neyse ki bastırılmaya çalışan sesler kolaylıkla susmaz.

Röportajımızı son olarak “Sanatçısı Belirsiz* İvi Buradaydı” oyununu izleyecek tiyatroseverlere vereceğiniz mesajla noktalayalım. Oyun öncesinde okunmasını önerdiğiniz kaynaklar mevcut mu? 

Elif & Zeynep: Dileriz bir ön okumaya gerek olmadan herkes oyundan kendine göre bir his ile ayrılır. Mesaj değil de belki bir müjde verebiliriz. Uzundur tükenmiş olan “İvi Stangali – Ressamı Hatırlamak” kitabının Yapı Kredi Yayınları’ndan ikinci baskısı oyunun İstanbul prömiyerine yakın raflarda yerini alacak.

YAZAR

Halil Şimşek
Sanat Okur yazarı

Halil Şimşek

1996 yılında Aydın'da doğan Halil Şimşek, Yeditepe Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünden mezun oldu. Halihazırda halkla ilişkiler sektöründe metin yazarı olarak çalışırken 2018 yılından bu yana da çeşitli mecralarda kültür sanat yazarlığı yaparak sinema, tiyatro ve müzik…

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.