Müzisyenler ile dinleyici arasında kurduğu eşsiz bağ sayesinde oda müziği konserlerinin ne derece etkileyici olduğu yadsınamaz. İstanbul’un zengin müzik kültürü açısından düzenlenmeye başladığı ilk yandan bu yana özel bir yere konumlanan İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali de oda müziğinin samimiyeti, çeşitliliği ve zenginliğini merkeze alan özgün programlarıyla bize unutamayacağımız anılar bırakıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı (İBB Kültür) tarafından düzenlenen festival, 6–24 Eylül 2026 tarihleri arasında altıncı kez gerçekleştirilecek.
Dünyadan seçkin sanatçıları Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda İstanbullularla bir araya getirecek festival, bununla da sınırlı kalmayıp konserlerin yanı sıra ücretsiz olarak düzenlenen masterclass programları ve söyleşilerin yer aldığı çok yönlü programıyla ilham verici bir deneyim sunacak. Festival heyecanına giderek yaklaştığımız şu günlerde ben de İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali Kurucusu ve Genel Sanat Yönetmeni Nil Kocamangil ile bir araya gelerek bu yıl bizleri nelerin beklediğini konuşma fırsatı buldum. Keyifli okumalar ve “dostluğun müziği” ile buluştuğunuz güzel bir festival dilerim.

İlki 2021 yılında düzenlenen; oda müziğinin seçkin isim ve topluluklarını İstanbullu müzikseverlerle buluşturan İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali bu yıl altıncı kez gerçekleştirilecek. İlk beş yıllık yolculuğa dönüp baktığınızda festivalin dünden bugüne geçirdiği değişimi nasıl özetlersiniz? İstanbul ve ülkemizin kültür sanat yaşamı için festival nasıl bir değere dönüştü?
Yola çıkarken en net hedefimiz hem İstanbul hem de ülkemize uluslararası ölçekte nitelikli bir oda müziği festivali kazandırmaktı. Bugün geriye baktığımda ise festivalin artık kendi karakterini oluşturduğunu görüyorum.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı ile düzenlediğimiz festivalimizde zaman içinde sanatçı, dinleyici ve genç müzisyen arasında kurduğumuz bağlar daha da kuvvetlendi. Dünyanın farklı ülkelerinden önemli sanatçıların İstanbul’a gelmek istemesi kadar, genç müzisyenlerin masterclass programlarımız için farklı ülkelerden başvurmaları da bu dönüşümün en önemli göstergelerinden biri.
Benim için en kıymetli değişimlerden biri de festivalin artık yalnızca konserlerle tanımlanmaması. Eğitim programları, gençlere yönelik projeler ve sanatçı-dinleyici buluşmalarıyla daha kapsamlı bir kültür-sanat yapısı haline geldik.
İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, her daim özenle hazırlanan programıyla “dostluğun müziği”ni ve uluslararası sanatçıları ülkemizdeki müzikseverle buluşturuyor. Dostluğun müziği kavramı, bugünün kutuplaşmış dünyasında nasıl bir misyon üstleniyor ve sizin için ne ifade ediyor?
Bugün birbirimizi dinlemenin giderek daha önemli hale geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Oda müziğinin bana göre en güçlü taraflarından biri de tam olarak bunu öğretmesi. Birlikte müzik yapmak için önce karşınızdakini gerçekten dinlemeniz, ona alan açmanız ve onunla ortak bir dil kurmanız gerekiyor.
“Dostluğun müziği” bizim için bu nedenle yalnızca festivalin adıyla özdeşleşmiş bir ifade değil, aynı zamanda nasıl bir ortam yaratmak istediğimizi anlatan bir yaklaşım. Sanatçılar dinleyiciler ve ustalar ile genç müzisyenler arasında yeni bağlar kurulmasını arzu ediyoruz. Belki de bugün müziğin yapabileceği en değerli şeylerden biri, insanları ortak bir dilin etrafında yeniden bir araya getirmek.
Festivali 6–24 Eylül 2026 tarihleri arasında Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda takip edeceğiz. Bu yıl bizleri nasıl bir program bekliyor? İlkler ve yenilikler mevcut mu?
Bu yıl yine birbirinden farklı programlar hazırladık. Geleneksel oda müziği repertuvarının seslendirileceği konserlerle birlikte, yenilikçi ve deneysel programlar da bu yıl sanatseverlerle buluşacak.
Fedor Rudin, Alexandra Soumm, Máté Szűcs, Marc Coppey, Miguel Da Silva, Razvan Popovici ve Alliage Quintett gibi uluslararası kariyerleri çok güçlü sanatçılarının yanı sıra, farklı topluluk yapılarına ve müzikal kimliklere de yer veriyoruz. Geçen yıl başlattığımız “Festival Buluşması” serisi bu yıl da devam ederek dinleyicilere müzikal bir şölen sunacak.
Benim için bu yılın önemli taraflarından biri, ülkemizden daha fazla sanatçıya yer verebilmek oldu. sa.ne.na perküsyon dörtlüsü ve Anatolian Clarinet Connection gibi farklı karakterlere sahip yenilikçi ve dinamik topluluklar bu yılki festival programında sahne alacaklar.

Yine geçen yıl başlattığımız ve masterclass programlarımız kapsamında ilk kez eğitmenlerimiz tarafından seçmelerinin yapıldığı “Festivalin Genç Yıldızları” projesi ile genç müzisyenlerin yalnızca eğitim almadığı, aynı zamanda profesyonel sahne deneyimi yaşayabildiği bir yapı oluşturduk. Serinin ilk konserinde ülkemizin başarılı gençleri Deniz Yakın (keman), Beliz Güney (viyolonsel) ve Çağatay Yurt (kontrbas) dünyaca tanınmış iki sanatçı Miguel Da Silva ve Caspar Frantz ile festival sahnesinde yer alma şansını yakalayarak Süreyya Operası’nın müthiş atmosferinde belki de kariyerlerinin en unutulmaz konserlerinden biri için sahneye çıkacaklar.
Dolayısıyla bu yıl da bizim için yenilik, yalnızca yeni sanatçı isimleri getirmek değil; dinleyiciye ve genç müzisyenlere farklı buluşmalar ve deneyimler sunabilmekten geçiyor.
Peki festival programını hazırlarken ve sahne alacak toplulukları seçerken özellikle dikkat ettiğiniz hususlar nedir? Her biri bir araya geldiğinde nasıl bir bütünlüğe sahip oluyor?
Bir sanatçının kariyeri elbette önemli ancak benim için hiçbir zaman tek kriter değil. Özellikle de oda müziğinde alanında. Çünkü burada yalnızca bireysel olarak iyi çalan sanatçılar değil; birlikte nefes alan, birbirini duyan ve ortak bir müzikal düşünce oluşturabilen müzisyenler olması gerekli.
Programın bütünü açısından ise her yıl bir denge kurmaya çalışıyorum. Dinleyicinin tanıdığı ve sevdiği isimlerle henüz keşfetmediği sanatçıları aynı program çatısı altında buluşturmak, farklı enstrüman gruplarına ve müzikal yaklaşımlara yer vermek benim için çok önemli. Her konserin kendi karakterine sahip olması ama festival sona erdiğinde hepsinin aynı hikâyenin parçaları gibi hissedilmesini arzu ediyorum.
Her yıl olduğu gibi oda müziğinin samimiyeti, çeşitliliği ve zenginliğini merkeze alan özgün bir program hazırlamışsınız. Sizi festivalin kurucusu ve genel sanat yönetmeninin dışında müzisyen kimliğinizle de tanıyoruz. Festival programını hazırlarken ya da davet edeceğiniz sanatçı ve topluluklar ile iletişim kurarken bu müzisyen kimliğiniz size hangi avantajları sağlıyor?
Aktif bir sanatçı olmak festival yönetirken bana içeriden bir bakış kazandırıyor. Bir sanatçının festivale gelirken nelere ihtiyaç duyduğunu, prova koşullarının ne kadar önemli olduğunu, sahneye çıkmadan önce nasıl bir psikolojiden geçtiğini bire bir biliyorum. Bu nedenle sanatçılarla iletişim kurarken onların neye ihtiyaç duyabileceğini ön görebilmem süreci kolaylaştırıyor.
Uzun yıllar yurt dışında ve farklı ülkelerde yaşamış olmam sayesinde geniş bir müzisyen/meslektaş ağım var. Bu durum sanatçılara bire bir ulaşarak festivalimizi tanıtmamda büyük kolaylık sağlıyor. Ayrıca programlama tarafında da bu deneyimin büyük faydasını görüyorum. Bir eserin sahnede nasıl bir karşılık bulabileceğini ya da belirli sanatçıların bir araya geldiğinde nasıl bir iletişim kurabileceğini müzisyen gözüyle değerlendiriyorum.
Bunlar festivalin atmosferini oluştururken bana önemli bir avantaj sağlıyor.
İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, dinleyicisine klasik bir festival atmosferinden daha fazlasını sunuyor. Bunun önemli göstergelerinden biri de sanatçılarla dinleyiciler arasındaki sınırları kaldıran OFF-THE-RECORD söyleşileri. Bu söyleşiler hem dinleyici hem de sanatçı açısından nasıl bir karşılaşma alanı sunuyor? Her iki tarafa dair gözlemleriniz neler?
Bir sanatçının ne dinlediğini, nelerden ilham aldığını, bir esere nasıl yaklaştığını veya müzik dışında dünyasını nelerin beslediğini öğrenmek, onun sanatçı kimliğini çok daha farklı bir şekilde anlamamızı sağlıyor.
“OFF-THE-RECORD” söyleşilerinin en sevdiğim tarafı da bu samimiyet. Sanatçıları yalnızca büyük virtüözler olarak değil, müzik dinleyen, etkilenen ve hayatın içinde “bizden biri” olarak görebiliyoruz.
Bu sayede dinleyici açısından da önemli bir bariyerin ortadan kalktığını düşünüyorum. Dünyaca tanınmış bir sanatçıyla aynı ortamda bulunmak, ona soru sorabilmek veya onun kişisel dünyası hakkında bilgi alabilmek çoğu zaman mümkün olmuyor. Bu söyleşilerle o mesafeyi azaltıyoruz.
Sanatçılar açısından gözlemlediğim şey ise, sahnedeki kimliklerinden biraz uzaklaşıp kendilerini sıcak bir ortamda ifade edebilmenin verdiği mutluluk.
Sonuçta ortaya yalnızca bir söyleşi değil, karşılıklı bir paylaşım çıkıyor.

Festivalin hiç kuşkusuz en kıymetli yanı da gençleri merkezine alan yapılanması. Eğitimine devam eden genç bir müzisyen için festival kapsamında ücretsiz bir masterclass’a katılmak nasıl bir anlam ifade ediyor? Müziğin usta isimlerinden eğitim almak ve onların tecrübelerinden en ufak bir şey dahi öğrenmek, onların kariyer yolculuğuna nasıl etki ediyor? O dönem kariyerini büyük bir azimle inşa eden “Nil” bu soruya nasıl cevap verirdi?
Uluslararası kariyer bugün yalnızca yetenek ve çok çalışmakla şekillenmiyor; doğru insanlarla karşılaşmak, farklı ekolleri tanımak ve uluslararası müzik çevresinin içine girebilmek de çok önemli.
Türkiye’de gençlerimizin yetenek konusunda hiçbir eksiği olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu çevrelere ve imkanlara ulaşmak herkes için pek de kolay olmuyor. Burada özellikle ekonomik durumun rolü çok büyük. Masterclass ve akademilere katılım, ulaşım ve konaklama giderleri öğrencilerin bu eğitimlere ulaşabilmeleri açısından büyük sorun yaratabiliyor. Bunu kendim bizzat çok iyi biliyorum zira ben de çeşitli vakıf ve kurumlardan burs alarak eğitimime devam edebildim. Başka türlüsü ailemin ekonomik durumu açısından mümkün olmayacaktı.
Öğrencilik yıllarımda aynı zamanda pek çok masterclass ve akademiye katıldım. Verbier Festivali, Kronberg Akademi başta olmak üzere birçok organizasyona burslu kabul ederek buralarda dünyaca ünlü sanatçılarla çalışabilme onuruna ve fırsatına eriştim. Türkiye’ye dönme kararımla birlikte onları ülkeme davet ederek bu fırsatı gençlerimize sağlamayı misyon edindim ve festivalin yanında masterclass programları bu şekilde hayata geçti. Dolayısıyla kariyerinin başındaki Nil bu fırsatı çok büyük bir hazine olarak değerlendirirdi.
Masterclass programları festivalin en önemli parçası zira hem başvuru hem de katılımın ücretsiz olması açısından Türkiye’de başka bir örneği bulunmayan, dünyada ise çok nadir bir sistem. Bu yıl bu programlar kapsamında dünyaca ünlü üç solist sanatçı Carolin Widmann (keman), Marc Coppey (viyolonsel) ve Razvan Popovici (viyola) bu yıl ilk kez Türkiye’de genç müzisyenlerle masterclass programlarımız kapsamında buluşacaklar. Bu tabii ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı’nın her daim gençlere verdiği büyük desteğin bir sonucu.
Genç bir müzisyenin ekonomik koşulları, dünyaca önemli bir sanatçıyla çalışma fırsatının önüne geçmesin istiyoruz. Bugüne kadar programlarımızda tanışıp daha sonra yurt dışında aynı eğitmenlerle çalışmaya devam eden gençlerin bu tanışıklıklarına vesile olmaktan büyük kıvanç duyuyoruz.
Festivalde 11 Eylül Cuma akşamı gerçekleştirilecek “Festival Buluşması” konserinde sizi de sahnede dinleyeceğiz. Büyük bir orkestranın üyesi olarak çalmak ile bir oda müziği konserinde sahnede olmak hangi yönlerden ayrılıyor? Hangisinde kendinizi daha özgün ve özgür hissediyorsunuz?
Her iki deneyimin de müzisyen açısından çok farklı sorumlulukları olduğunu düşünüyorum.
Ancak benim kariyerim orkestra sanatçılığından çok solistlik ve oda müzisyenliği üzerine olduğundan ötürü bu bağlamda cevap vermek isterim.
Solist olarak sahnede olduğunuzda müzikal kararların ve anlatının sorumluluğu büyük ölçüde size ait oluyor. Oda müziğinde ise aynı anlatıyı başka müzisyenlerle birlikte kurmanız gerekli. Birbirini dinlemek, karşılıklı olarak esnemek ve o anda ortaya çıkan müzikal fikre göre tepki verebilmek.
Solist olarak tabii ki daha özgün ve özgür olmak mümkün ancak bir bütünün, takım oyununun parçası olabilmenin keyfi de gerçekten çok başka. Zira bireysel olarak verdiğiniz kararlar, bütünün içinde başka müzisyenlerin kararlarıyla birleşerek şekilleniyor. Farklı karakterlerin birlikte nefes alabilmesi ve tek bir ses yaratabilmesi en önemli unsur.
İki alanda da aktif bir sanatçı olarak oda müziğinin benim müzikal kimliğimde çok özel bir yeri var. Zira iyi bir solistin orkestrayı da büyük bir oda müziği grubu olarak görerek, bireysellik odaklı değil orkestra ile iç içe çalan solist olduğunu düşünüyorum. Zira iyi oda müziği yapabilen bir solistin, eserleri diğer solistlere göre çok daha farklı yorumladığını düşünüyorum.
Röportajımızı festival takipçilerine vereceğiniz mesajla kapatalım derim. Sanat Okur aracılığı ile müzikseverlere neler söylemek istersiniz?
6–24 Eylül tarihleri arasında tanınmış sanatçılar ve renkli programları dinlemek, genç müzisyenlerin kariyer yolculuklarına tanıklık etmek, söyleşilerimiz kapsamında sanatçıları sahnenin dışında tanımayabilmek ve belki de daha önce hiç dinlemediğiniz toplulukları keşfetmek için tüm sanatseverleri Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda düzenlenecek olan festivalimize katılmaya davet ediyorum. Gelin festivalin 6’ncı yaşını birlikte kutlayalım!
İBB Kültür tarafından düzenlenen 6. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali’nin biletlerine Biletix’ten ulaşılabilirken ücretsiz konser ve söyleşilerle ilgili detaylı bilgiler ise festivalin sosyal medya hesabından takip edilebilir.
