Bireyin iç dünyasından süzülen bir hareket, nasıl olur da kolektif hafızamıza dokunan evrensel bir dile dönüşür?
Bu yıl dokuzuncu kez Ankara’da izleyiciyle buluşmaya hazırlanan Uluslararası SOLO Çağdaş Dans Festivali, tam da bu soru etrafında şekilleniyor. Bedeni salt estetik bir form olarak değil; yaşayan, nefes alan ve toplumsal bellekle diyalog kuran bir ifade aracı olarak konumlandıran festival, 29-30 Ağustos tarihlerinde CerModern Açık Hava Sahnesi‘nde, 14 ülkeden 21 dans sanatçısını tek bir çatı altında topluyor. SOLO, bir performans seçkisinden öte, atölyeler, sanatçı söyleşileri ve müzik seçkileriyle Türkiye ile uluslararası çağdaş dans ekosistemi arasında sürdürülebilir bir kültürel köprü kuruyor.
Farklı coğrafyalardan gelen sanatçıların güncel üretimlerini aynı sahnede buluşturan böylesine çok katmanlı bir yapının arkasında ise ciddi bir kültürel yönetim ve kurumsal vizyon yatıyor. Festivalin bu çok sesli dinamiğini etkinlik koordinatörü Esma Meydan ile konuştuk.
14 ülkeden 21 dansçıyı Ankara’da buluşturan 9. SOLO Dans Festivali, küresel çağdaş dans ağının Türkiye’deki en köklü duraklarından biri diyebiliriz bence artık. Bu ölçekteki uluslararası bir organizasyonu 9 yıldır sürdürmenin yerel sahneye ve uluslararası kültürel alışverişe katkısını nasıl özetlersin?
Dokuz yıldır devam ediyor olmak bizim için elbette çok kıymetli. SOLO’yu başından beri yalnızca performansların sahnelendiği bir festival değil, farklı ülkelerden sanatçıların bir araya geldiği, birbirlerinin üretimleriyle karşılaştığı ve yeni bağlar kurduğu bir alan olarak görüyoruz. Bu yıl 14 ülkeden 21 dansçıyı; Brezilya’dan Çin’e, Portekiz’den Gürcistan’a, Fransa’dan Polonya’ya ve dünyanın daha birçok farklı noktasından sanatçıyı Ankara’da aynı festival çatısı altında buluşturuyoruz. Bu karşılaşmalar hem yerel sahnenin farklı üretim biçimleriyle doğrudan temas etmesini hem de Türkiye’deki çağdaş dansın uluslararası dolaşımla bağını güçlendiriyor. Bence dokuz yılın en önemli kazanımlarından biri de bu süreklilik içinde oluşan kültürel alışveriş ve ilişkiler ağı.

Bu kadar geniş bir coğrafi ve kültürel çeşitlilikten gelen solo seçkisini oluştururken belirlediğiniz ana küratöryel aks nedir? Sanatçı seçimlerine kimler nasıl karar veriyor?
SOLO’nun küratöryel çizgisinde önceliğimiz, bedenin tek başına güçlü bir anlatı alanı yaratabilmesi. Belirli bir tema dayatmıyoruz; farklı coğrafyalardan, farklı anlatım ve hareket dillerinden özgün işleri bir araya getirmeye çalışıyoruz. Sanatçı seçimlerini Deniz Alp, Özgür Adam, Galip Emre ve ben birlikte değerlendiriyoruz. İşin özgünlüğü, çağdaş dansla kurduğu ilişki ve programın genel dengesi seçim sürecinde belirleyici oluyor. Coğrafi ve kültürel çeşitlilik de özellikle önemsediğimiz noktalardan biri.
Ankara gibi kamusal hafızası ve bürokratik kimliği baskın bir şehirde, açık havada yapılan uluslararası bir festivalin kent sakini ve izleyici profiliyle kurduğu bağı nasıl gözlemliyorsun?
Ankara’nın daha bürokratik ve mesafeli algısının aksine, kültür sanatla güçlü bağ kuran ve yeniliklere açık bir izleyicisi olduğunu düşünüyorum. SOLO’da bunu her yıl daha net görüyoruz. Özellikle genç izleyicinin festivale ilgisi ve katılımı oldukça yüksek. Festivalin açık havada gerçekleşmesi ise daha rahat ve paylaşımcı bir atmosfer yaratıyor; izleyici yalnızca performansları takip etmek için değil, festivalin bütününe dahil olmak için alanda vakit geçiriyor. Yıllar içinde yalnızca çağdaş dansı yakından takip edenlerin değil, merak edip ilk kez karşılaşan izleyicilerin de festivale dahil olduğunu görmek bizim için en değerli taraflardan biri.
2 yıl önce birlikte çalıştığımız süreçten de tanık olduğum üzere, bu festival sadece izlenen değil, aynı zamanda mutfağına girilen ve öğrenilen bir alan. 21 dansçının sadece sahnede yer alması değil, aynı zamanda bu coğrafyanın öğrencileriyle ve dansçılarıyla atölyelerde buluşması söz konusu. İzleyiciyi yalnızca koltukta oturan bir pasif gözlemci olmaktan çıkarıp bu bedensel dönüşümün bir parçası haline getiren Solo’da, bu yıl bizleri neler bekliyor, program içeriği hakkında bilgi verir misin?
SOLO’yu yalnızca performansların izlendiği bir festival olarak görmüyoruz; öğrenme, paylaşma ve karşılaşma alanı olması bizim için çok önemli. Bu yıl Atina’dan Natasa Frantzi, İspanya’dan Paco Ladrón de Guevara ve Almanya’dan Raffaele Irace’ın yanı sıra Galip Emre ve Ceyda Özcan’ın atölyeleri programda yer alıyor. Kısmet Deniz Polat’ın “Mekâna Özgü Dans/Performans Videosu” isimli sunumu da programın bir parçası. Ayrıca Muzaffer Evci moderatörlüğünde, Filiz Sızanlı, Özgür Adam İnanç ve Enda Hayat Aydın’ın katılımıyla “Türkiye’de Solo Dans, Solo Performans” başlıklı bir panel gerçekleştireceğiz. Akşam ise 14 ülkeden 21 dansçının performanslarıyla açık hava sahnesine geçiyoruz. Yani iki gün boyunca izleyicinin yalnızca izlediği değil, farklı biçimlerde dahil olabildiği çok katmanlı bir program bizi bekliyor.
Farklı ülkelerden sanatçıları bir araya getirmek sadece bir festival yönetmek değil, aynı zamanda mikro düzeyde uluslararası bir kültür diplomasisi yürütmek anlamına geliyor. Coğrafi krizlerin ve ekonomik daralmaların bu kadar yoğun hissedildiği bir dönemde, bu bağı koparmadan ayakta tutmanın arkasındaki motivasyon nedir?
Tam da böyle dönemlerde bu bağı korumanın daha önemli olduğuna inanıyoruz. Ekonomik koşullar, coğrafi krizler ve seyahat süreçleri uluslararası bir festival yapmayı her yıl biraz daha zorlaştırıyor. Bu noktada yıllardır birlikte çalıştığımız elçiliklerin ve uluslararası kültür kurumlarının desteği bizim için çok değerli. Bu iş birlikleri sayesinde farklı kültürlerden sanatçıları Ankara’da buluşturmaya ve kültürel diyaloğun devamlılığını sağlamaya çalışıyoruz. SOLO ile sanatçıların birbirlerinin üretimleriyle temas edebileceği, deneyimlerini paylaşabileceği ve yeni bağlar kurabileceği bir alan yaratmak başlı başına bir motivasyon. Dokuz yıldır bu sürekliliği korumamızın temelinde de sanatın tüm sınırların ve koşulların ötesinde ortak bir dil kurabildiğine olan inancımız var.

İstanbul çağdaş sanat ve performansın merkez üssü olarak görülürken, 9 yıldır bu uluslararası çapta ve iddiada bir festivali Ankara’da sürdürmek büyük başarı. Ankara’nın kendine has dokusu bu festivali besliyor mu, yoksa lojistik ve kültürel olarak ekstra engeller mi yaratıyor?
Ankara’nın kendine özgü yapısının SOLO’yu beslediğini düşünüyorum. İstanbul kadar görünür olmasa da Ankara’nın çok güçlü bir kültür-sanat belleği ve yeniliklere açık, meraklı bir izleyicisi var. Özellikle genç kitlenin festivale gösterdiği ilgi bunu her yıl bize yeniden gösteriyor. CerModern’in de kent içinde yıllardır oluşturduğu kültür-sanat ortamı, SOLO’nun burada gelişmesi ve kendi izleyicisini oluşturması açısından önemli. Dokuz yılın sonunda dünyanın farklı yerlerinden sanatçıların Ankara’ya gelmesi ve SOLO’nun takip edilen uluslararası bir festivale dönüşmesi, aslında Ankara’nın böyle bir festivali ne kadar güçlü biçimde sahiplenebildiğini de gösteriyor.
Toplumsal olarak bedenin bastırıldığı, kontrol altında tutulduğu veya sınırlandırıldığı bir coğrafyada, festivalin temel mottosu olan “Bedenin sınırlarını aşan hikâyeler” yerel izleyicide hangi hassas noktalara dokunuyor?
Beden aslında SOLO’nun en temel anlatı aracı. Sahnedeki sanatçı tek başına ama bedeniyle çok kişisel, toplumsal ve evrensel hikâyeler anlatabiliyor. “Bedenin sınırlarını aşan hikâyeler” derken de biraz bunu kastediyoruz. İzleyici bazen kendinden bir duygu, bazen hiç tanımadığı bir coğrafyadan bir hikâye buluyor. Bence çağdaş dansın en güçlü taraflarından biri de söze ihtiyaç duymadan, beden üzerinden çok farklı duygulara ve meselelere dokunabilmesi.
