29 Ekim 2026.
Bugün, Cumhuriyetin 103. yılı.
Bir asrı geride bırakmış, modernleşme iddiasının aksine, ekonomik ve düşünsel anlamda enkaz altındaki sanat ortamı, ezildikçe eziliyor. Galeriler krizden yakınıyor, belirleyici aktörler sürekli şikâyet ediyor, sanatçılar güvencesiz, kendilerine bir çıkış yolu arıyor. Bu tıkanıklık, elbette beklenmedik bir misafir değil, yıllardır özenle inşa edilen düşünceden yoksun bir düzenin kaçınılmaz iflâsı.
Cumhuriyetin kültür politikaları bağlamında en önemli iddiası şuydu: Sanat saray çevresinin, hanedan lütfunun ve bir avuç imtiyazlı eşrafın mülkiyetinden çıkarılmalı. Sanatçı, biat eden bir zanaatkâr değil, fikri ve vicdanı hür bir yurttaş olmalı.
Peki bugün bu aydınlanma idealinde ne noktadayız?
103 yıl sonra neredeyiz?
Sanat, kamusal bir düşünce ve yüzleşme alanı mı gerçekten? Yoksa cumhuriyetin iddiasının tam tersine, söz konusu dar zümrenin spekülatif yatırım enstrümanına mı dönüştürüldü? Piyasa hiçbir tarihsel, kurumsal ve eleştirel süzgeçten geçmeksizin fahiş fiyatlar biçilen figürlerle dolu. Bu açgözlü balon sebebiyle sanat, borsadaki kâğıtlardan farksız bir meta haline gelmiş durumda. Şeffaflıktan uzak, manipülatif oyunlarla şişirilen pazar, sanatı lüks tüketim vitrinine döndürmesi bir yana, koleksiyoneri de aldatıyor. Daha vahim olan ise bu düzenin düşünsel zemini tamamen kurutmuş olması. Piyasaya hâkim aktörler, yıllardır “Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey” tadındaki tavrıyla, eleştirel aklı felç etti. Kimse kimsenin işini sorgulamıyor, vasat olan, felsefî jargonlarla meşruiyet kazanıyor ve nitelik aramızdan ayrılıyor. Oysa sanat ortamının gerçekten dirençli olup olmadığı kriz anlarında ortaya çıkar. Düşünsel bir omurgası olmayan, salt şişirilmiş etiketler ve “sanatçımız incinmesin” diyerek yapılan sahte övgülerle ayakta duran bir pazarın, ekonomik daralmada böyle bir tıkanma yaşaması şaşırtıcı değil.
Bu düzenin karanlık yüzü, sanatçı ve kurum arasındaki ilişkidir. Galeriler birer kültür kurumu mu yoksa riski sıfır birer tefeci mi? Satılan işte komisyonu alıp, satılmayanda sanatçıyı atölye kirası ve üretim borcuyla baş başa bırakması gerçekten çağdaş mı görünüyor? Oysa bu, modern bir lonca feodalizminden başka bir şey değil. Cumhuriyetin sanatçıya vadettiği haysiyetin doğrudan inkârı niteliğinde, sözleşmeler, tazminatlar, sanatçıyı tek bir kuruma bağlayarak, bağımsızlığını yok ediyor. Bu nedenle, 103. yılda sormamız gereken soru çok açık: Sanat, bir avuç aktörün manipülasyon alanı ve sermayenin prestij vitrini olarak mı kalacak, yoksa kamusal, eleştirel ve bağımsız bir düşünce alanına mı dönüşecek?
Bugünü anlamak için tam 103 yıl önce kurulan zihniyetle şimdiki pratikleri yan yana koymak zorundayız. Daha barut kokusu bile dağılmamışken, 1924 yılında yetenekli gençleri Avrupa’ya gönderen Mustafa Kemal Atatürk’ün telgrafında şu tarihi ifade yer alıyordu: “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.” Bu söz, bugün romantik bir söylem gibi gelse de aksine sanatı, kapalı kapılar ardındaki himayeciliğin tekelinden çekip alma iradesiydi. Cumhuriyet, Ali Çelebileri, Zeki Kocamemileri, Mahmut Cûdaları yabancı sermayenin kucağına itmedi. Onlar, bağımsız bir Cumhuriyet aydınlanmasının kurucu özneleriydi.

Atatürk’ün Meclis’te yankılanan meşhur “Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz; hatta reisicumhur olabilirsiniz fakat sanatkâr olamazsınız” sözü iktidara ve sermayeye çekilmiş radikal bir sınırdı. “Bir sanatçının yaratıcı iradesi ve haysiyeti, herhangi bir makamın veya servetin emir eri yapılamaz!” demekti bu. Bugün gelmiş olduğumuz noktada eleştirisizlik ve kurumsal suskunluk ise sanatı ve sanatçıyı daha da çıkmaza sokuyor. Zamanında Müstakil Ressamlar Birliği veya D Grubu’nu kuranlar, gazetelerde, dönemin dergilerinde, birbirlerinin üretimlerini, en sert kavramsal tartışmalarla, tabiri câizse yerden yere vuruyorlardı. Fikrî bir kavga vardı çünkü. Sanatın bir ağırlığı vardı. Sanatın bir düşünce meselesi olduğuna inanılıyordu. Peki o kıvılcımlar, sermayenin spekülasyon borsalarında eritilmek, galerilerin tazminat tehditleriyle sindirilmek ve ahbap-çavuş ilişkileriyle vasata mahkûm etmek için mi büyütüldü?
Şu an olduğu gibi, eleştirinin olmadığı yerde ölçütü belirleyen şey borsadır. Eleştirinin olmadığı yerde, hiçbir tarihsel ve entelektüel birikimi olmayanların ismine yüz binlerce liralar biçilir. Galeride bin lira istenen tablonun, birkaç gün sonra bir müzayede tiyatrosunda kırk katı fiyatla el değiştirmesi, koleksiyonere yapılmış bir hakarettir. Hâl böyleyken sanat piyasasının, sanatı enflasyondan kaçış aracı sanan spekülatörlerin at koşturduğu, içi bomboş sözde kavramsal metinlerle vasatlığın pazarlandığı bir saadet zincirine dönüştürülmediğini kim söyleyebilir? Oysa, balon fiyatlar ve sahte dayanışmalar ortamı terk ettiğinde geriye sadece Atatürk’ün işaret ettiği gibi bağımsız, fikri hür, vicdânı hür gerçek sanat üretimi olacaktır.




