1931: Women arrange works at the Whitechapel Gallery
1931: Women arrange works at the Whitechapel Gallery

Küratörlüğün İşgali

13 Haziran 2026
5 dakika

Günümüz sanat dünyasında, küratörlük kavramının bir dönüşüm yaşadığını görüyoruz. Söz konusu bu dönüşüm salt bir unvan enflasyonu değil, sanatın piyasalaşmasındaki sürecin en görünür krizi olarak karşımıza çıkıyor. Bu unvanın pervasızca tüketilişine bakacak olursak, öncelikle küratörlük kavramının tarihsel ve etimolojik köklerine inmek gerekiyor. Kelimenin köküne dönüp baktığımızda ise etimolojinin de bize anlatmak istediği bir şey olduğu açık.

Latince “curare” fiilinden türeyen küratörlük, esasında “bir şeye ihtimam göstermek”, “bakımını üstlenmek”, “göz kulak olmak” ve hatta “iyileştirmek” anlamlarını taşır. Öyle ki Roma’da su yollarından sorumlu memurlara, hatta reşit olmayan kişilere göz kulak olanlara da bu ismin verildiği biliniyor. Bu bağlamda değerlendirdiğimizde, bir şeye bakım yapmak alelacele yapılacak bir şey değildir. Örneğin bir yarayı iyileştirmek aylar belki de yıllar alabilir. Bir fikri büyütmek ve geliştirmek de yine aylar ve yıllar alabilir. Bu mantıkla yola çıkıldığında, gerçek anlamda küratörlük, yalnızca sanat eserlerini bir mekana estetik kaygılarla yan yana dizme işlemi değildir. Aynı zamanda eserler, mekân, izleyici ve dönemin sosyo-politik bağlamı arasında yeni bir diyalektik alan yaratma çabasıdır. Bu pratik, sanat tarihi metodolojisi başta olmak üzere, eleştirel bir teoriye ve aynı zamanda felsefi bir temele dayanır. Küratör bilgi üreticisidir, sanatçının patronu değil. Sanatçının özerk üretimine saygı duyarak, o üretimi toplumsal hafızada anlamlı bir okumaya tabi tutacak figürdür. Bu süreç ise aylar süren araştırmalar, sanatçının atölyesinde geçirilen vakitler, okumalar, kısaca entelektüel bir demlenme süreci gerektirir. Bu tarihsel miras böyleyken, Türkiye’de kültür-sanat ortamının her köşe başını tutan ve kendini küratör ilan edenler aslında kimler?

Bugün sergi afişlerinde, sosyal medya gönderilerinde, kataloglarda küratör sıfatıyla karşımıza çıkanların ne yazık ki ezici bir çoğunluğu organizatördür. Organizasyon kelimesinin köküne indiğimizde de, Latince “organum” ve Yunanca “organon” kelimelerine dayandığını görürüz. Organizasyonun kökünde “araç”, “alet”, hatta “enstrüman” gibi anlamlar yatar. Burada ifade edilmek istenen şey ise tüm bu unsurları bir araya getirip işleyen bir mekanizma kurmaktır. Bu nedenle organizasyon mekanik bir süreçtir. Gerekli tüm medyumları bir araya getirdiğinizde hızlı şekilde işleyen bir organizma kurabilirsiniz. Ancak onun ruhu eksiktir. Gerçek bir küratör ise önce tohumu eker, toprağı havalandırır, büyümesini bekler. Süreç odaklıdır. Seri üretim işler yapanlar ise çiçekçi gibidir. Başkasının yetiştirdiği çiçeği alıp, güzel bir vazoya koyup, belki ufak bir kurdele takıp onu sunar, iş bitince ise o çiçek solar. Yani bakım veremeyen, ihtimam göstermeyen kişi yalnızca düzenler. Bu nedenle küratör sıfatıyla kendini gösteren çoğu kişi aslında, organizatördür. Sanat üretiminin ve sergileme pratiğinin lojistik, idari, iletişimsel ve finansal süreçlerini yürüten organizatörlerdir. Sanat yönetimi disiplininde hayatî öneme sahip ve saygın bir yeri olan küratörlük, ne yazık ki günümüz gösteri toplumunda kendi varoluşsal sınırlarıyla yetinemiyor.

Bir serginin mekânsal organizasyonunu sağlamak, eserlerin güvenli şekilde nakliyesini, sigortalanmasını, kokteyllerin bütçelendirilmesini, sponsorluk görüşmeleri ve basın bültenlerinin servis edilmesine kadar uzanan küratörlük elbette ciddi bir yönetim becerisi gerektirir. Buradaki sorun, Türkiye’deki beyaz küp hegemonyasının bu idari emeği teknik bir iş olarak kodlaması ve entelektüel bir statü sembolü olarak gördüğü küratörlük unvanına fetişist bir değer atfetmesiyle başlıyor. Organizatör, kendisinin piyasadaki görünürlüğünden ve prestijinden o kadar memnun değil ki, sahnedeki yerini büyütmek adına hızla bir kimlik inşasına giriyor. Bunun sonucunda ise küratörlük kostümünü giyiniyor. Tam burada ontolojik kriz başlıyor, küratöryel pratiğin temelini oluşturan anlam üretimi tamamen tasfiye ediliyor. Organizatörün küratör unvanını gasp etmesiyle kusursuz bir lojistik sağlanabilir tabii ama ortada ne yeni bir söz, ne felsefi bir dert, ne de toplumsal hafızayı deşen analitik bir tez olur. Ondandır ki bugün bağlamsız, steril görsel okumalar yapabildiğimiz bomboş sergiler geziyoruz. Anlamın üretilmediği yerde sergi, düşünsel bir üretim platformu olmaktan çıkıyor, salt estetik bir paketlemeye ve içi boşaltılmış bir etkinlik tüketimine indirgeniyor. Bu nedenle kimse sergi gezmiyor, herkes yalnızca şık bir etkinliğe gidiyor.

Sanat eseri peki bunlardan nasibini almıyor mu? Piyasadaki alelade bir meta gibi, sadece sergilenecek “bir şey”e indirgeniyor. Organizatörün yazmış olduğu o sergi metnini okuyan ve “sanatça” dilini bilen herkes ayrıca mest oluyor. Oysa felsefi terimlerin art arda dizildiği ancak bütününde hiçbir teorik zemin sunmayan yapay bir dilden öteye geçemiyor bu sözde kavramsal çerçeveler. Burada anlatılmak istenen asla organizatörlüğü küçümsemek değil tabii ki. Kültür-sanat alanında organizatörlük, sanatın izleyiciyle buluşmasını sağlayan, ciddi mesai isteyen dürüst bir emektir. Tek sorun bu idari ve operasyonel emeğin, akademik ve felsefi bir üretimmiş gibi ambalajlanması. Bu hem sanat tarihinin ve düşünsel emeğin içinin boşaltılmasına hem de sanatçının kendi hikayesinin bu gösterişçi yapının içinde boğulmasına neden oluyor. Tam da bu nedenle, yozlaşmanın dayattığı bu gösterişi reddedip akademik, teorik ve düşünsel zeminde kalmak, kişisel tercihin de ötesinde bilinçli bir etik direniş pratiği oluyor. Söz konusu hız fetişizmine ve anlam yoksunluğuna dahil olmayı reddetmek sanatın, dünyayı ve toplumu anlamlandırma biçimi olduğu gerçeğine sahip çıkmaktır.

Kıssadan hisse; bir etkinlik, istediği kadar ışıltılı vitrine, kalabalık davetli listesine sahip olsun, eğer ardında bir mesele/dert, titiz bir araştırma, üretilmiş yeni bir anlam barındırmıyorsa, o etkinlik küratöryel bir değer taşımaz. Türkiye’deki kültür sanat sahnesinin iki-üç ayda bir sergi kuran seri üretim dahilerine değil, meslekî sınırlılığının farkında olan dürüst organizatörlere ve kavramın hakkını veren, okuyan, üreten gerçek düşünce işçilerine ihtiyacı var.

Hazal Kılıç

Hazal Kılıç, Sanat Tarihçisi. 1998 İstanbul doğumlu. Akdeniz Üniversitesi Sanat Tarihi mezunu. İstanbul Sinema Müzesi, CerModern ve Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi'nde, Asistan Küratör, Müze Araştırmacısı, Medya ve İletişim Koordinatörü olarak farklı görevlerde bulundu. Ankara HBVÜ'de, Sanat Yönetimi programında Tezli Yüksek Lisans eğitimine devam etmekte.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

farukanıl
Önceki

farukanıl’ın Yeni Teklisi: Dünya Dursun

Nurduran Duman
Sonraki

Nurduran Duman’dan Yeni Şiir Kitabı