Anlatılan Senin Hikâyen: Father Mother Sister Brother

Father Mother Sister Brother
Father Mother Sister Brother

Sanata verilen tepkilerin derinine indiğimizde, kişisel zevklere dayandıklarını görürüz çoğu zaman. Jim Jarmusch filmleri de birçok izleyici için sıkıcı ve öfke uyandırıcı olabilir; çünkü onun yapıtları ne bu dünyaya ait ne de onu bütünüyle reddediyor. Başkalarının önemsemediği detaylara odaklanarak hayatı bize adeta bir ayna tutarak aktaran, yerleşik algıları yıkan bir yetenek onunki.

Yönetmenin son filmi “Father Mother Sister Brother” için bir tür üçleme diyebiliriz; ABD’nin kırsalında bir baba, Dublin’de bir anne ve Paris’te iki yetim kardeş üzerinden, ailelerdeki yabancılaşmanın zamanla nasıl kalıcı ve kalıtsal bir duruma dönüştüğünü izliyoruz. Üç hikâyede de gergin ve karmaşık aile bağları deneyimi; ortak motifler ve küçük detaylar üzerinden son derece tanıdık bir hisle işleniyor.

Baba

ABD’nin kuzeydoğusunda kırsal bir kasabada geçen bu ilk bölüm, gözlerden uzak yaşayan, yaşlı ve biraz “çatlak” bir babanın, iki yetişkin çocuğunun ziyaretiyle şekillenen gergin bir komedi tadında. Karşımızda, etkileşimi “tatsız davranarak” değil de kibarca “dahil olmayı reddederek” zorlaştıran bir ebeveyn, onu ziyaret etmeye “endişeyle” yaklaşan, içeri girmeden “cesaret” toplayan çocuklar var.

Birbirlerini seven ama bu sevgiyi tam olarak nereye koyacaklarını bilemeyen bu üçlünün cana yakın sohbet başlatma çabaları beceriksiz girişimlerle çırpınıyor.  Gönüllü oldukları hâlde hep birlikte zor bir zaman geçirme deneyimine sürükleniyorlar. Çocukların endişeleri hem absürt hem de şefkat dinamiklerini bir arada yaşatırken; kaygı genellikle, bir azarlama ve “düzeltilecek şeyler listesi” şeklinde ilgiyle maskeleniyor. Çocuklar ebeveynleşiyor, baba ise çocuklaşıyor.

Anne

Dublin’deki ikinci bölümün öznesinde, yaşlı ve başarılı bir “yazar” anne ile onun katı standartlarını tam olarak karşılayamamış iki yetişkin kızı var. Aynı şehirde yaşamalarına rağmen yılda yalnızca bir kere bir araya gelen bu üçlünün ritüel buluşması; donatılmış bir masa ve temkinli cümleler eşliğinde, burjuva zarafetinin kıvrımları arasında bir şeylerin yavaşça batmakta olduğunu hissettiriyor.

Bu bölüm; ebeveynlerimize söylediğimiz ve onların da bir “dengeyi” korumak adına inanmış gibi yaptıkları acı verici yalanlara ayna tutuyor. 

Father Mother Sister Brother
Father Mother Sister Brother

Kız Kardeş Erkek Kardeş

Paris’te, ebeveynlerinin kaybının ardından aile evini kapatmak üzere bir araya gelen ikiz kardeşlerin arasında geçen bu son bölümde yas duygusu, aniden canlı bir hâle getiriliyor.

Ebeveynlerin kaybı üzerinden eski güzel günlere duyulan merak ve nostalji açığa çıkarken, kardeşlerin arasındaki sohbet acelesiz ve anlamlı. Film boyunca tüm etkileşimler arasında açık ara “en az garip” olanı onlarınki; her birinin hâlâ kendi tarzında yas tuttuğu görülüyor.

Zaman ve Dışlanmışlık

Ailelerdeki merkeziliğin istikrarsızlığı, kimi zaman bir odayı dolduran ve paradoksal olarak başkalarının hayatında pasif kalan baskın kişiliklerle; kimi zaman da bir yoklukla ya da tek bir cümleyle her şeyi belirleyen, görünüşte ikincil figürlerle karşımıza çıkıyor. Bu film de insanı tereddütün ve mahcubiyetin süresi içinde kalmaya zorlayan o küçük detaylarla (araba içi çekimler, küçük masalar, fincanlar) yaşadığımız varoluşu gözlemlemek ve onu tüm kusurları, acıları ve gerçekliğiyle bize geri yansıtmak adına oldukça sarsıcı bir deneme.

Burada gerçek tema “zaman”: Ebeveynlerin geriye kalan zamanı, çocukların artık boşa harcayamayacaklarını keşfettikleri zaman ve aynı çocukluğu paylaşıp sonrasında birbirinin hizasından çıkanlar arasında asla geri kazanılamayan zaman; çünkü insanlar onları bıraktığımız noktaya geri dönmezler, bazen de hiç dönmezler.

Film dingin bir olgunlukla ilerlerken ortaya çıkan his, aile üyelerimizle karşı karşıya oturduğumuzda bile her zaman bir “dışlanmışlığın” var olduğu. Bu bir trajedi değil; biz neden kaybolduğumuzu anlamaya çalışırken akıp giden hayatın ta kendisi.

Aile ve Kutsallık Baskısı Üzerine Birkaç Söz

Aile ne dipsiz bir kuyu! Kimimiz için yürek parçalayan, kimimizin içini sıcacık eden, kimimizin de kaçarak uzaklaşmak istediği bir kurum. İnsan, bakımı en uzun süren ve yetişkinliğe ulaşması uzun yıllar alan bir canlı olduğundan, aile biyolojik bir “hayatta kalma” mekanizması olarak başlıyor; ancak modern dünyada fiziksel bir korunak olmaktan çıkıp “psikolojik bir cepheye” dönüşüyor.

İşin ironik kısmı şu: Dünyada seçemediğimiz tek insan grubu; hayatımızın yönünü, travmalarımızı, sevgiyi anlama biçimimizi ve hatta kuracağımız ilişkileri (bağlanma örüntülerimizi) belirliyor. Hiç tanımadığımız bir insanla kimyamız uyuşmadığında uzaklaşabilirken, ailede o uyuşmazlık kalıtsal bir sızıya evriliyor.

Toplum bize ailenin “kutsal” ve “koşulsuz sevgi dolu” olduğunu pompalasa da gerçek hayatta aile; suçluluk duygusunun, gizli rekabetlerin, hayır diyememenin ve “el alem ne der” kaygısının en yoğun yaşandığı yerdir. Yaşlanan anne ve babamızın “çocukluklarına”, huysuzluklarına şahit olmak, içimizdeki o “korunan çocuk” algısını yıkıp bizi zamansız bir olgunluğa zorlar. Aynı anne ve babadan doğan, aynı odada büyüyen kardeşlerin yetişkinlikte birbirine tamamen yabancı iki insana dönüşmesi de bir o kadar gariptir. Aynı çocukluktan herkes farklı yaralarla ayrılır: Biri kaçarak kurtulacağını sanır, diğeri kalıp geçmişi tamir etmeye çalışır. 

Büyüdükçe anne ve babamızın da birer yetişkin değil sadece bizden önce doğmuş ve hayatta yollarını bulmaya çalışan, “kusurlu çocuklar” olduğunu fark ederiz. Onları gözümüzde büyüttüğümüz o “tahtlarından” indirdiğimiz an, gerçek bir yabancılaşma ya da tam aksine derin bir şefkat başlar.

Aile, içinden çıkamadığımız ama tamamen de aidiyet hissetmediğimiz o ara bölgedir. 

Peki, modern dünyada aileyi bir arada tutan şey gerçekten sevgi ve bağlar mı, yoksa sadece ortak geçmişin getirdiği bir alışkanlık ve suçluluk duygusu mu? Ya da modern insanı en çok hırpalayan şey, iki büyük duygunun (sevgi ve suçluluk) birbirinden ayrılamayacak kadar birbirine dolanmış olması mı?

YAZAR

Tüveyç Demir
Sanat Okur yazarı

Tüveyç Demir

Kadıköy Anadolu Lisesi'nden 2005’te mezun olmuştur. Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü 2010 yılında tamamlamıştır. Edebiyat tarihi ve mezarlıklar üstüne çalışmaktadır. Yayımladığı Eserler: Kemal Râgıp Enson: “Oğlumla Başbaşa”, (2025), “Eğlence Şehirlerinde 60 Gün”, (2026).

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.