Sokakların soluğunu dinleyen bir fotoğraf makinesi, o makinenin arkasında ise şehrin en sadık, en inatçı âşığı vardı. Takvimler 17 Ekim 2018’i gösterdiğinde, İstanbul kendi siyah-beyaz hatırasının en büyük ustasını kaybetti. Ara Güler, bu dünyadan geçerken arkasında zamanı durduran, insanı insan kılan ve bir şehrin ruhunu ölümsüzleştiren bir görsel tarih bıraktı.
İstanbul’un arşivi, Beyoğlu’nun yorgun kaldırımları, Galata Köprüsü’nün rüzgârı ve insan yüzlerinin derin çizgileri bir kez daha aynı hüznü, aynı saygıyla hatırlamalı.
Esasında hayat dediğin küçük adamların hikâyesidir.
Ara Güler

Tarihin Tanığı
Ara Güler, fotoğrafı bir sanat dalı olmanın ötesinde, hayatın kendisini zapt etme biçimi olarak gördü. Röportajlarında sıkça verdiği o meşhur ve keskin demeç, onun pusulasını özetler nitelikteydi:
“Ben foto muhabiriyim. Fotoğrafçı değilim. Kati surette sanatçı da değilim. Ben gördüğümü çekerim. Sanat yapmam. Çok doğal olarak gördüğümü insanlara iletirim. Bunun adı foto muhabirliğidir. Fotoğrafçıyla foto muhabiri çok farklıdır. Foto muhabiri bomba patladığı zaman bombaya giden adamdır. Foto muhabiri tarihi makinesiyle yazan adamdır.”
Onun için klasik anlamda stüdyoların, yapay ışıkların hiçbir önemi yoktu; göz boyayan kompozisyonları hiçbir zaman sevmedi. İstanbul’un surları yıkılırken, ahşap evler küle dönerken, balıkçılar ağlarını çekerken ve çocuklar çamurlu sokaklarda koşarken; hayat neredeyse, acı neredeyse, sevinç neredeyse, Ara oradaydı.
İstanbul’un değişen yüzünü, kaybolan nostaljisini ve modernleşmenin getirdiği o hüzünlü yorgunluğu en duru haliyle fotoğraflarken; anın arkasındaki sosyal gerçeği, dönemin ruhunu ve insan onurunu kayda geçiriyordu. Ranta kurban edilen İstanbul’a karşı da en gürültülü protestoyu fotoğraflarıyla yaptı. Duyduğu acıyı şu sözlerle dile getiriyordu:
“İstanbul’un ahşap evleri yanardı, ben ağlardım. Çünkü o evlerle birlikte bir tarih, bir kültür yok olup giderdi.”
Ara’nın objektifinde İstanbul başka bir boyuta taşındı. O, bu şehri mimari yapılarının yanında insanının kederi ve neşesiyle sevdi. Sabahın erken saatlerinde Galata Köprüsü’nde rüzgâra direnen hamallar, Eyüp Sultan’da dua eden yaşlılar, Karaköy rıhtımında yük taşıyan koca yürekli adamlar… Onun fotoğraflarına baktığınızda, o dönemin tramvay seslerini, vapur düdüklerini, sokak satıcılarının ezgilerini kulaklarınızda hissedersiniz. Siyah-beyaz karelerindeki gri tonlar, aslında hayatın kendisinin ne siyah ne de beyaz olduğunu; asıl hakikatin o griliklerde, insan hikâyelerinin saklı olduğu arakesitlerde gizlendiğini fısıldar.

Kazara Bulunan Bir Tarih: Afrodisias
Ara Güler’in sezgisi sadece sokaklarla sınırlı değildi. Türkiye’nin kültürel mirasına da kaderin bir cilvesiyle paha biçilmez bir armağan sundu. 1958 yılında bir baraj açılışı için yola çıktığında kayboldu ve Geyre köyüne vardı. Köylülerin sütun başlarını tabure olarak kullandığını, antik mermerleri evlerinin duvarına ördüğünü gördü.
Bu olağanüstü keşfi dünyaya duyuran, yine onun meraklı ve keskin gözü oldu. Çektiği fotoğrafları Amerika’daki dergilere gönderdi, yazılar yazdı ve unutulmuş Afrodisias antik kentinin gün ışığına çıkmasını sağladı. Bu olay, onun yalnızca bir anı yakalayıcısı olmadığının, geçmişin de azimli bir koruyucusu olduğunun en büyük kanıtıydı.
Portrelerin Efendisi
Ara, yalnızca Türkiye’nin değil, 20. yüzyılın dünya sahnesindeki en önemli entelektüellerin, sanatçıların ve liderlerinin de ruhunu fotoğrafladı. Salvador Dali’nin dâhice deliliğini, Pablo Picasso’nun keskin bakışlarını, Winston Churchill’in yorgun ama otoriter duruşunu, Bertrand Russell’ın bilge sessizliğini, Alfred Hitchcock’un sinematik gölgesini objektifine taşıdı.
Ancak onu özel kılan, dünyaca ünlü bu büyük isimleri çekerken taşıdığı o özgün alçakgönüllük ile Beyoğlu’nda simit satan bir çocuğa, Haliç’te kürek çeken bir amcaya ya da Anadolu’nun ıssız bir köyünde toprağa sarılan bir kadına baktığı gözlerindeki aynı merhamet ve eşitlik duygusuydu. O, insanı insan kılan ortak paydanın peşindeydi; mevkisi, şöhreti ya da serveti ne olursa olsun, karşısındakinin gözlerinin içindeki o “yalın insanı” görebiliyordu.

Sonsuzluğa
Hayatının son yıllarında bile, kendi mekânında oturur, gelen geçen gençlere hayat dersleri verir, anılarını kendine has o tok, neşeli ve biraz da hırçın ses tonuyla anlatırdı. Masasında oturan herkesi birer hikâye kahramanına dönüştüren, hikâye anlatıcılığının da son büyük ustalarından biriydi.
Bugün, onun bıraktığı mirasa bakıldığında anlaşılıyor ki Ara Güler, bu coğrafyanın vicdanı, İstanbul’un da ruhunu kadrajına sığdırmayı başaran nadir büyücülerden biriydi.
Deklanşöre her bastığında zamana meydan okudu ve bu şehri ölümsüz kıldı. İstanbul hâlâ onun gözleriyle bakıyor dünyaya; sokaklar, rıhtımlar ve o eski siyah-beyaz hatıralar her 17 Ekim’de onu özlemle ve saygıyla selamlıyor.
Leica’sıyla bıraktığı “bakış açısı” bu şehre bakan herkesin gözünde yaşamaya devam edecek.




