Bir sanatçının neden üretim yaptığını merak ettiğimizde genellikle eserlerine bakarız. Seçtiği konulara, tekrar tekrar döndüğü imgelere, anlatmaya çalıştığı hikâyelere… Kimi yaşadığı bir şeyi anlamlandırmak, kimi aklından çıkaramadığı bir görüntüyle hesaplaşmak, kimi de içindeki üretme dürtüsüne karşı koyamadığı için çalışır. Sanat yapmanın bildiğimiz nedenleri bunlar.
Şimdi soruyu biraz değiştirelim. Bir sanatçı, yaptığı işi hiç kimsenin görmeyeceğini bilseydi ne üretirdi?
Eserin satılmayacağını, bir sergide yer almayacağını, koleksiyona girmeyeceğini, hakkında tek bir yazı yazılmayacağını düşünelim. Fotoğrafı çekilmeyecek, sosyal medyada paylaşılmayacak. Hatta varlığından haberdar olan tek bir kişi bile olmayacak. Bu soruyu ilginç bulmamın nedeni, sanatın bütün bu ilişkilerden arındırıldığında gerçek anlamına kavuşacağına inanmam değil. Tam tersine, böyle bir ihtimali düşündüğümüzde sanat üretme biçimimizin ne kadarının bize, ne kadarının içinde bulunduğumuz sisteme ait olduğunu sorgulamaya başlıyoruz.
Bugün bir eseri yalnızca sanatçı ile izleyici arasındaki ilişki üzerinden değerlendirmek giderek güçleşiyor. Eser henüz tamamlanmadan nasıl bir yol izleyeceği düşünülmeye başlanıyor. Nerede sergilenecek, kimlerin dikkatini çekecek, nasıl karşılanacak, sanatçının kariyerinde nasıl bir yer edinecek? Galeriler, koleksiyonerler, müzeler, sanat fuarları, küratörler, yayınlar ve sosyal medya, eserin sanat dünyasındaki dolaşımını birlikte şekillendiriyor. Sanat dünyasında gatekeepers olarak adlandırılan bu aktörler, yalnızca eserlerin izleyiciyle buluşmasına aracılık etmiyor; hangi sanatçıların görünürlük kazanacağına ve hangi işlerin değer göreceğine ilişkin süreçlerde de belirleyici rol oynuyor.
Üstelik bu yapı yalnızca eserlerin dolaşımını belirlemiyor. Sanatçının kendisi de bu dolaşımın bir parçası hâline geliyor.
Bir sanatçı zamanla yalnızca eserlerinden oluşan bir bütün ortaya koymuyor; tanınabilir bir görsel dil, tutarlı bir estetik, portfolyo, özgeçmiş ve kamusal bir kimlik de oluşturuyor. Nerede sergilendiği, kimlerle aynı sergide yer aldığı, hangi galerinin onu temsil ettiği, hangi kurumlarla ilişki kurduğu ve hakkında neler yazıldığı, sanatçıya dair algıyı biçimlendiriyor. Bunların hepsi, eserin nasıl görüldüğünü de etkiliyor.Bir noktadan sonra atölyede yapılan işle atölyeden çıktıktan sonra ondan beklenenler arasındaki mesafenin daraldığını görüyoruz. Sanatçının ürettiği şey ile o üretimin sanat dünyasında nasıl bir karşılık bulacağı birbirine karışmaya başlıyor.
Sanatın dış koşullardan bağımsız olduğu bir dönem zaten hiç yaşanmadı. Sanatçının üretimini ekonomik ilişkilerden, toplumsal beklentilerden ve içinde bulunduğu kültürel ortamdan ayrı düşünemeyiz. Bir eserin nasıl karşılandığı, kimler tarafından sahiplenildiği ve hangi çevrelerde değer kazandığı her zaman önemliydi. Sanatçının bütün bunlardan bağımsız, yalnızca kendi özgür iradesiyle hareket ettiği düşüncesi de sanatçı figürüne yüklediğimiz romantik anlamın bir parçası.Bugün değişen, bu ilişkilerin varlığı değil, üretim sürecine ne kadar erken dâhil oldukları. Eskiden eserin tamamlanmasından sonra gündeme gelebilecek pek çok soru, artık daha en başından sanatçının karşısında duruyor.
Bir işin nerede sergilenebileceği, hangi koleksiyona girebileceği, bir sanat fuarında nasıl karşılık bulacağı ya da fotoğrafta nasıl görüneceği… Instagram’da paylaşılmaya uygun olup olmadığı, sanatçının daha önce ürettikleriyle tutarlı görünüp görünmediği bile önem kazanabiliyor. Eser henüz atölyedeyken, dışarıdaki hayatına ilişkin ihtimaller çoktan düşünülmeye başlanıyor.
Bu hesapların hiçbirini başlı başına yanlış bulmuyorum. Sanatçıların da ekonomik koşulları, mesleki hedefleri ve görünür olma ihtiyaçları var. Üretimin sürdürülebilmesi çoğu zaman bütün bu ilişkileri gözetmeyi gerektiriyor. Asıl mesele, bu beklentilerin ne zaman yalnızca üretimin koşulları olmaktan çıkıp üretimin kendisini belirlemeye başladığı. Çünkü sanatçıya yön veren baskı her zaman dışarıdan gelmiyor. Zamanla sanatçı, başkalarının beklentilerini kendi düşünme biçiminin içine yerleştirebiliyor. Bir koleksiyonerin neyi tercih edeceğini, küratörün nasıl bir iş aradığını, galerinin hangi estetiği benimsediğini ya da izleyicinin neye ilgi göstereceğini hesaba katmak, henüz ortada eser yokken bile sanatçının üretimine yön verebilecek bir etken olarak çıkıyor karşımıza.
Sanat sisteminin etkisini yalnızca belirli işleri öne çıkarmasında aramak bu yüzden yetersiz kalıyor. Asıl etkisi, sanatçının ne üreteceğine karar verme sürecine kadar uzanmasında.
Buradan hareketle kimsenin görmeyeceği bir eser fikrine dönüyorum. Bunu sistemin dışında kalmanın bir yolu olarak düşünmüyorum. Daha çok, tanınma ve karşılık bulma ihtimali ortadan kalktığında üretme arzusunun nasıl bir biçim alacağını merak ediyorum aslında..
Sanatçı yine aynı işi mi yapardı? Yoksa bugüne kadar kendisine ait olduğunu düşündüğü estetikten uzaklaşır mıydı? Daha kişisel, daha tuhaf, daha pürüzlü bir şey ortaya çıkarabilir miydi? Bir yere ait olması, bir anlam taşıması ya da başarılı bulunması gerekmeyen bir işle ne yapardı?
Üretmemeyi seçmesi de mümkün. Bu ihtimal bana en az diğerleri kadar anlamlı geliyor.
Sanatçının sürekli üretmesi, kendini geliştirmesi, yeni işler göstermesi ve her defasında söyleyecek başka bir şey bulması beklentisi, zamanla mesleki varlığının ölçütlerinden birine dönüşüyor. Yeni işler, sergiler ve projeler, sanatçının sanat dünyasındaki görünürlüğünü korumasının başlıca yolları arasında. Üstelik geri çekilmek de her zaman görünürlükten vazgeçmek anlamına gelmiyor; ortadan kaybolmak bile başlı başına bir tavır, hatta bir görünürlük stratejisi.
Her şeyin kaydedildiği, paylaşıldığı ve içeriğe dönüştürüldüğü bir ortamda, kimseye gösterilmeyecek bir şey üretmek bu yüzden alışılmadık geliyor. Üstelik böyle bir üretimin sanat dünyasında nasıl bir karşılık bulacağını düşünmek de mümkün değil; çünkü daha baştan karşılık bulması hedeflenmiyor.
Fotoğrafı çekilmeyen bir eser. Yanına açıklayıcı bir metin konması gerekmeyen, satılmak ya da koleksiyona girmek zorunda olmayan bir iş. Sanatçının özgeçmişine eklenmeyecek, yeni bir serginin habercisi olmayacak, başka bir üretimin basamağı olarak görülmeyecek bir şey.
Yalnızca yapılmış olmasıyla varlığını sürdüren bir eser.
Beni bu ihtimalin üzerinde durmaya yönelten de tam olarak bu. Bir işin değerini, üretildikten sonra başına gelenlerden ne kadar bağımsız düşünebiliyoruz? Onu kimlerin gördüğü, nerede sergilendiği, hakkında neler yazıldığı ya da ne kadara satıldığı, esere ilişkin yargımızı ne ölçüde belirliyor?
Bir eser kimseye ulaşmadığında eksik mi kalır? Başarısız olduğunda, bu başarısızlığın sanatçının kariyerine ya da itibarına bir etkisi olmadığında, geriye nasıl bir deneyim kalır? Bir izleyiciye ulaşma ihtimali bulunmadan da üretmek mümkün müdür?
Soruların yanıtını ararken başka bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Bu düşünceyi bir serginin konusu yaptığımız anda, onu yeniden sanat sisteminin içine de taşımış oluyoruz. Görünürlüğü sorgulayan eserler sergilenip izleyiciyle buluşuyor ve hakkında konuşuluyor. Sanatın dolaşımdan bağımsız olabileceğini tartışırken bile dolaşımın araçlarını kullanıyoruz aslında.
Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak mümkün değil. Zaten mesele, sistemin dışında bütünüyle bağımsız bir alan kurabileceğimizi iddia etmek de değil. İçinde bulunduğumuz koşulları tanımak ve bunların düşüncelerimize, tercihlerimize, üretim biçimlerimize nasıl yerleştiğini fark etmek.
Sanatçının bütün bu beklentilerden bir süreliğine uzaklaşabileceği bir alanı düşünmek, bana bu açıdan önemli geliyor. Her üretimin bir yere varması, bir karşılık bulması ya da sanatçının mesleki yolculuğuna katkı sağlaması gerekmeyen bir alan. Sonucunu baştan hesaplamadan, neye dönüşeceğini bilmeden çalışabilme imkânı.
Belki de değil; yalnızca şunu söylemek istiyorum: Bir eser ortaya çıkmadan önce, onun nerede yer alacağını ve nasıl karşılanacağını düşünmek zorunda kalmadığımız bir anı hayal edebilmek bile başlı başına değerli.
Kimse bakmıyor olsaydı, bir sanatçı ne üretirdi?
Bu sorunun kesin bir yanıtı yok. Zaten benim için önemli olan da bir yanıt bulmaktan çok, sanat üretimini yalnızca görünürlük, karşılık ve dolaşım üzerinden düşünmeye alışıp alışmadığımızı sorgulamak. Çünkü bazen bir sorunun değeri, bizi ulaştırdığı sonuçta değil, alıştığımız düşünme biçimini değiştirmesinde yatar.




