“…Hayatta yattık dün gece
Üstümüzde meltem
Kekik kokuyor ellerim hâlâ
Seninle yatmadım sanki
Dağları dolaştım
Ben senden öğrendim deniz yazmayı
Elimden düşmüyor mavi kalem…”
Can Yücel, Akdeniz Yaraşıyor Sana
Edebiyatın süslü sözlerle, samimiyetsiz zarafetlerle örülü çitlerini tek bir dizeyle yıkıp geçen, kelimeleri sokağın, deniz tuzunun, tütünün ve isyanın ortasına bırakan gür bir ses geçti bu dünyadan. O ses 27 yıl önce, bir 12 Ağustos günü Datça’nın rüzgârına karıştı. Can Yücel’i anmak, sözü dosdoğru söylemenin, hayata eğilip bükülmeden direnmenin ve mülksüz bir yaşama sevincinin imkânlılığını yeniden hatırlamaktır.
21 Ağustos 1926’da İstanbul’da dünyaya gelen Can Yücel, cumhuriyet tarihinin en önemli Millî Eğitim Bakanlarından, Köy Enstitüleri’nin kurucu mimarı Hasan Âli Yücel’in oğluydu. Ancak o, hazır iktidar alanlarına ya da babasının kurduğu görkemli gölgeye sığınmak yerine kendi patikasını açmayı seçti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde başlayan, ardından Cambridge ve Londra üniversitelerinde Klasik Filoloji (Latince ve Eski Yunanca) alanında süren eğitimi, ona dilin en kadim mirasını kavrattı. BBC Türkçe servislerindeki spikerlikten, Türkiye’ye döndükten sonra yaptığı turist rehberliğine uzanan renkli yaşamı, antik çağların edebi derinliği ile fani insanın en yalın hâlini aynı potada eritmesine imkân verdi.

Can Yücel için çeviri, bir dilden başka bir dile kelime aktarmaktan ötede, o metni bu toprağın ruhuyla, sokağın soluğuyla yeniden doğurmaktı. Kendisinin Türkçe söylemek olarak tanımladığı bu tutum; Shakespeare’i, Lorca’yı, Brecht’i salon şıklığından çıkarıp Anadolu insanının içtenliği, argo neşesi ve mülksüz gerçeğiyle buluşturdu. Shakespeare’in A Midsummer Night’s Dream (Bir Yaz Gecesi Rüyâsı) oyununu Bahar Noktası adıyla Türkçeleştirirken sergilediği dil kuruculuğu, antik filoloji bilgisini sokağın kolektif ruhuyla birleştiren eşsiz bir edebi ihtilal olarak, tiyatro tarihimizin en özgün metinleri arasına girdi.
Onun tavrında, insanı ve dili; mülkiyetin, toplumsal statünün, ünvanların ve burjuva konforunun getirdiği suni zırhlardan soyarak en çıplak, en samimi hâliyle ele almak vardı. Toplumcu bir şair olarak edebiyatı elitizmin tekelinden aldı; toprağı işleyen köylünün, kahvedeki emekçinin, sokaktaki mülksüzün dünyasına taşıdı. Şiirlerinde ve çevirilerinde konuşan özne; dikili bir ağacı, mülkü ya da sermayesi olmayan ama yaşama sevinci, dayanışması ve sarsılmaz bir insani onuru olan mülksüz insandı.
Dili de ölçen, biçen, kurallara ve kalıplara hapseden burjuva estetiğinden mülksüzleştirdi. Argo onun şiirinde bir sivil itaatsizlik biçimiydi; korunaklı ve kibirli alanları yıkan, sokağın ortak, hesapsız ve duvarsız kullanımına sunulan bir özgürleşme alanıydı. İnsanın değerinin mülkle değil, yeryüzündeki eylemi ve duruşuyla ölçüleceğini savundu; hiçbir sığınağı ve maskesi kalmadığında insandan geriye kalan o saf, yapmacıksız gerçeğe sarıldı.
Sözünü sakınmazlığı ve politik tutumu, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından ağır bir bedelle karşılaştı. Che Guevara’nın Gerilla Harbi ve Mao Zedong’un eserlerinden yaptığı çeviriler gerekçe gösterilerek 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Adana Cezaevi’nde geçirdiği hapis yılları, onun şiirindeki devrimci ve topraksı bıçağı daha da biledi; 1974 Genel Affı’yla özgürlüğüne kavuştu.

Sevgi Duvarı, Rengâhenk, Bir Siyasinin Şiirleri ve Gece Vardiyası gibi eserlerinde bireysel duyarlılık ile toplumsal kavgayı, sert bir mizah ve pürüzsüz bir lirizmle birleştirdi.
Babasının anısına kaleme aldığı “Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim”, Türk şiirinin en sarsıcı evlat-baba hesaplaşmalarından ve helalleşmelerinden biri olarak yüreklere kazındı. Hayatının son yıllarını eşi Güler Yücel ile geçirdiği Datça, onun için bir coğrafyadan öteye geçti; şiirinin, şarabının, zeytin ağaçlarının ve doğayla kurduğu mülksüzleşme ilişkisinin doğal sığınağı oldu.
Çeyrek asrı aşan bir süre önce aramızdan ayrılırken geride Datça’nın taş sokaklarına ve edebiyatın en hür sayfalarına kazınmış efsanevi bir kahkaha bıraktı. “Mekânım Datça Olsun” arzusuna uygun şekilde, Ege ile Akdeniz’in kucaklaştığı o toprağa emanet edildi. Can Yücel’i hatırlamak; kelimelerden ve gerçeklerden korkmamak, dildeki sınırları yıkmak ve hayatı tüm çıplaklığıyla sevebilmektir.




