Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı Beyoğlu’nda kaleme almış olması ve bir dönem Beyoğlu sakini olarak yaşamışlığı, Gölgeler ki Güneşe Bağlı sergisinin omurgasını oluşturuyor. Her ne kadar Atay romanda Beyoğlu’nu doğrudan anmasa da, kitabın ruhunu taşıyan mekânsal atmosfer; kimliklerin, yalnızlıkların ve karşılaşmaların sürekli değiştiği Beyoğlu’nun çok katmanlı dünyasından derin izler barındırıyor.
Sanat tarihçisi Aslı Bora küratörlüğünde hazırlanan sergide; Elvan Akçan, Güliz Baydemir, Eren Bayezit, Pınar Bora, Maya Kırçiçek Boz, Funda Dükmeler, Çağdaş Erçelik, Fadik Erin, Naz Işıksoy, Fırat Koç, Esra Meral, Ilgın Özer, Metin Özgör, Melek Merve Tokuyan ve Kahraman Turan Tutunamayanlar’dan ilhamla ürettikleri eserleri sanatseverlerle buluşturuyor.
20 Kasım 2025’te açılan sergide, Tutunamayanlar’ın dünyasının plastik sanatlar aracılığıyla yeniden yorumlandığı seçkiyi 21 Aralık’a kadar Beyoğlu’nda görmek mümkün.
Sergi, İstiklal Sanat Galerisi – İstiklal Caddesi’nde ziyaret edilebilir.
Metin Düzenlemesi: Hasan Nazif Yılmaz
Gölgeler ki Güneşe Bağlı (Küratör Metni)
Mekânı, salt fiziksel varlığıyla incelemek, ona içkin belleği dışarıda bırakmak anlamına gelir. Daha somut biçimde ifade edersek, bir kentin sokakları, yalnızca kuşaklar boyu sürekli yaşayanları değil, onu terk edenleri de taşır. Varlığın ve yokluğun sınırları, burada iç içe geçer. Beyoğlu, tam da bu geçişliliğin mekânsal karşılığıdır: Beyoğlu öyle bir yerdir ki hiçbir şey mutlak değildir; her şey hızlıca değişir, silinir ve kusursuzca yeniden yazılır. Beyoğlu’nda yürümek, geride bıraktıklarınızla birlikte ilerlemektir. Gidenler, burada kaldırım taşlarına saklanmış silüetlere dönüşürler. Kimlikler burada devinim halindedir, silinir, başkalaşır. Varoluş, bir duvar yazısında, bir paslı tabelada, bir vitrinde unutulmuş bir eşya gibi iz bırakır ve hiç fark etmeden yok olur.
Simone de Beauvoir, varoluşu tamamlanmış bir durumdan ziyade, kesintisiz bir oluş süreci olarak tanımlar. Beyoğlu’nda da kimlikler sabit değildir; burada özne, kendi benliğiyle karşılaşırken aynı zamanda onu yitirme riskiyle yüzleşir. Geçmiş, kendisini mimaride, tabela kalıntılarında ya da yıpranmış yüzeylerde görünür kılar; fakat bu izler, anımsamaya olduğu kadar unutmaya da meyillidir.
Bir kenti var eden şey, onun maddi varlığının yanında ona dair üretilen anlatılar, imgeler ve kayıplardır. Kimlik, mekânda tutunan bir fenomen değildir. Aksine, her yeni iz, bir öncekinin silinmesine zemin hazırlayan bir oluşa sahiptir. Tıpkı Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ındaki Selim Işık’ın bireysel varoluşunun kayboluş üzerinden okunması gibi, Beyoğlu da varlığını eksilme, terk ediliş ve sürekli yeniden inşa edilme biçiminde sürdürür. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarında, Selim Işık sadece bireysel bir hikâyenin değil, aynı zamanda bir kayboluş anlatısının karakteridir. Yazar Yeni Çarşı Caddesi’ndeki evinde kaleme aldığı bu metinde Beyoğlu’ndan hiç söz etmez. Fakat Selim Işık’ın entelektüel yabancılaşması için Beyoğlu’ndan daha uygun bir arka plan düşünülemez. Beyoğlu bütün zamanlar boyunca özneye kendine özgü bir kimlik ve aidiyet duygusunu empoze eder.
Bu sergi, Oğuz Atay’ın Beyoğlu’nda yazdığı Tutunamayanlar’ın gölgesinde, sabitlenmiş bir mekân algısına sorgulama alanı yaratıyor. Burada mesele, kayboluşun ve silinmenin izini sürmek. Beyoğlu’nda yürüyen her beden, farkında olmadan bu anlatıya eklemlenir. Zira bir kent, yalnızca içinde yaşayanları değil, ayrılanları ve kendisiyle bir şekilde bağ kuranları da hafızasına nakşeder.




