İkarus’un kanatlarından Challenger’ın enkazına uzanan insanlığın bitmeyen yükselme hırsını odağına alan Tuba Şamlı, The Drowned Gods sergisinde tanrısallık illüzyonumuzun suyun sessiz gücü karşısında nasıl çözüldüğünü 15 Ekim – 14 Kasım 2026 tarihleri arasında x-ist’te gözler önüne seriyor.
“İnsanın tanrısallık yanılsaması, doğanın sabırlı nefesiyle suyun altında sessizce çözülür.”
İnsan, var olduğu günden bu yana kendi sınırlarını aşmaya çalıştı. Tanrılara öykündü; gökyüzüne yükselmek, denizleri geçmek, doğayı kontrol etmek, zamanı yenmek ve ölümü geciktirmek istedi. Mitolojide ateşi çaldı, güneşe uçtu, canavarları yendi, tanrıların katına ulaşmaya çalıştı. Bugün ise aynı arzuyu teknolojiye, mühendisliğe, makinelere ve uzay araçlarına taşıyor. Biçimler değişse de insanın kendisini doğadan ve kendi faniliğinden daha güçlü görme isteği değişmiyor.
The Drowned Gods, bu bitmeyen yükselme arzusunun ardından gelen sessizliğe bakıyor. Sergide mitoloji, tarih ve modern dünyanın yıkımları aynı zihinsel alanda buluşuyor. Titanic’ten İkarus’a, Bellerophon’dan Challenger’a, Prometheus’tan Tepegöz’e uzanan bu anlatıların ortak noktasında, insanın kendi gücünü ne zaman tanrısal bir kudretle karıştırdığı sorusu yer alıyor. Başarı, bilgi ve sahip olma arzusu insanı kendi kırılganlığından uzaklaştırırken, sergi bu yükselme ve düşüş hikayelerine suyun içinden bakıyor.
Su, burada yalnızca bir manzara ya da zemin değil; insanın kurduğu düzenin, mitlerin ve güç fikrinin zamanla karşılaştığı başka bir alan. Suyun altında kahramanlık, yenilgi, ilerleme ve çöküş birbirine karışıyor. İnsan tarafından yaratılmış olanın doğayla karşılaşması, serginin çıkış noktalarından birini oluşturuyor. The Drowned Gods, insanın kendisini doğadan ayrı ve onun üzerinde konumlandırma arzusuna dair bir düşünme alanı açıyor. Batmak, boğulmak, kaybolmak ve geride kalmak ise burada yalnızca bir sonu değil, başka bir başlangıcın ihtimalini taşıyor.
İnsanın son olarak gördüğü yer, belki de doğanın yeniden başladığı yerdir.
Sergi , 15 Ekim – 14 Kasım 2026 tarihleri arasında x-ist’in Gümüşsuyu’ndaki mekanında ziyaret edilebilir.
Tuba Şamlı
1978, Ankara
Tuba Şamlı, İstanbul Avni Akyol Güzel Sanatlar Anadolu Lisesi Resim Bölümü’nde başladığı sanat eğitimini, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nde sürdürdü. Uzun yıllardır reklam sektöründe sanat yönetmeni ve yaratıcı yönetmen olarak çalışan sanatçı, aynı zamanda illüstrasyon, kitap ve tasarım alanlarında üretimlerini sürdürmektedir.
Sanatçı, üretim pratiğini sanatın en temel ve yalın başlangıç noktası olan kâğıt ve kalemin birbiriyle ve sanatçıyla kurduğu naif, hassas ve doğrudan ilişki üzerinden inşa eder. Uzun yıllara dayanan sanat yönetmenliği deneyiminin kazandırdığı detaycı, inceleyici ve sorgulayıcı bakış açısı; kendini ya da önceki üretimlerini tekrar etmeme arayışıyla birleşerek özgün görsel dilini şekillendirir.
Desenlerinde disiplin ile spontanlık arasında kendine özgü bir denge kuran sanatçı için kalemin kâğıda değdiği an, sezgisel kararların hız ve cesaretle eyleme dönüştüğü bir eşiktir. Doğrudan mürekkepli kalemle çalışmanın geri dönüşsüzlüğü, her nokta ve çizgiye ayrı bir sorumluluk yükler. Sanatçının karakterinde belirleyici olan mükemmeliyetçilik ve obsesif detaycılık, bu süreçte hem yaratıcı bir itici güce hem de üretim aracılığıyla dengelenen kişisel bir gerilime dönüşür. Detayların içinde derinleşirken bütünü gözden kaçırmamak, sanatçının görsel kurgusunun temelini oluşturur.
Uzun yıllardır aletli dalış yapan Tuba Şamlı’nın su altı dünyasına duyduğu ilgi de sanatsal üretiminin önemli kaynaklarından biridir. Suyun altında ışığın, zamanın, nesnelerin, perspektif ve espasın değişen algısı; doğanın dönüştürücü gücü ve insan müdahalesinden bağımsız varoluşu, sanatçının görsel dünyasında belirleyici bir yere sahiptir.
Sanatçının ilk kişisel sergisi The Drowned Gods, mitoloji, insanın güç ve hâkimiyet arzusu, doğayla kurduğu ilişki ve kendi faniliği üzerine geliştirdiği düşüncelerden doğar. Mitolojik kahramanlar, tanrılar, tarihsel felaketler ve modern teknolojinin simgeleri, insanlığın kudret, üstünlük ve ölümsüzlük iddiasını sorgulayan ortak bir anlatının parçalarına dönüşür.
Serginin kavramsal yaklaşımı ile sanatçının üretim biçimi arasında dikkat çekici bir karşıtlık bulunur. Bir yanda her çizgiyi titizlikle inşa eden, kusursuzluğu arayan ve bütünü kontrol etmeye çalışan bir üretim pratiği; diğer yanda insanın doğa karşısındaki kırılganlığını ve hiçbir şeye mutlak anlamda hükmedemeyeceğini anlatan bir dünya vardır.
The Drowned Gods, bu karşıtlıktan beslenen bir anlatı sunar. İnsanın inşa ettiği, yönettiği ve sonsuza dek sahip olabileceğine inandığı her şey, doğanın kendi döngüsü içinde dönüşür. Geriye ise insanın kendisini doğadan ve kendi faniliğinden daha güçlü görme arzusunun ardından gelen sessizlik kalır.
