Ağırlığın Hafızası: Metin Alper Kurt ile Heykel Üzerine

Metin Alper Kurt
Metin Alper Kurt

Mermer, maddenin içinde saklı potansiyelin — formun, düşüncenin, bedenin — açığa çıktığı bir eşiği temsil eder. O eşiği aşan şey yalnızca düşünce değil; sabırla bedenin ritmine, elin sezgisine dönüşen bir süreçtir. Sanatçının elleri, malzemeyle kurduğu ilişkinin en açık göstergesidir; mermere hayat verirken aslında dokunuşun sınırlarını yeniden tanımlar. Heykel, burada yalnızca bir biçim değil, bir cesaret eylemidir. Çünkü yaratmak, her defasında bilinmeyenle karşılaşmayı göze almaktır.

Bu söyleşi, o cesaret alanının derinliklerine — malzemenin direncine, sanatçının sabrına ve üretme hâlinin iç sesine — bir yolculuk niteliğinde.

Domino Etkisi, Mermer, 10 x 112 x 8 cm, 2025, Metin Alper Kurt
Domino Etkisi, Mermer, 10 x 112 x 8 cm, 2025, Metin Alper Kurt

Heykel yolculuğunuz nasıl başladı? Taşla, özellikle mermerle ilk karşılaşmanızda sizi en çok etkileyen şey neydi?

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’ne devam ederken, Akademia Sztuk Pięknych W Warszawie’de öğrenim gördüm. 2018 yılında mezun olduktan sonra Hacettepe’de master eğitimine başladım ve 2023 yılında “Heykel Sanatında Gecekondu İmgesi ve Hatırlama” başlıklı sanat raporuyla master eğitimimi tamamladım. Şimdi ise Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak devam etmekteyim.

Geçmiş ve şimdiki zaman dilimime bugünden baktığımda şöyle bahsedebilirim; akademik süreçten önce toprak ile karşılaşıp dokunma eylemiyle başladı. Toprağın davetkâr bir oyun sunması, süreçteki diyaloğumuzun omurgasını oluşturdu. Kil ile bir nesnenin, bir imgenin imgelemdeki yeri önemli hale geliyordu. Zihin, göz ve el üçlemesinde bir şeyin somut varlığıyla karşı karşıya kalmak ve onu biçimlendirmekle bazı şeyleri odağıma daha çok almaya başlamıştım. Bununla beraber aile ve yakın arkadaşlarımın içteki oluşumun duvarını oluşturmasını sağladı.

İlerleyen süreçlerde heykel eğitimiyle bu durum pekişti. Bir etin kemiğe sarılması gibi ya da aksine düşünülebilir. Bunun için akademik eğitim gerekiyordu ve süreç Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Heykel Bölümü’nde başlamış oldu. Tabii, sonrasında bir havuz oluşuyor; içteki oluşumun karşılaştığı somut eylem alanları, düşünceler sahası gibi.

Sürecin başladığı noktada, ilgilendiğim alanların ve düşünsel hatların birbiriyle nasıl birleşeceği ya da ayrılacağı üzerine açık bir alan vardı. Deneyimsel olarak ilerleyen bu sanat alanında, pratikte birtakım şeyler yapma ya da yapmama halleri içerisinde düşünceleri somutlaştırıp biriktirerek ilerliyordum. Ele aldığım birçok malzemeyi dönüştürürken mevcut olanı ve bir sonra gelecek olan hamlem için, düşünce formu ne istiyor, benimle veya fikir ile nasıl paslaşıyorsa ona göre ilerliyordum.

Süreç ilerlerken ilgilendiğim kavramlar, bakışlar, dolaşımlar beni sadeleştirmeye doğru itkilendiriyordu. Odağıma aldığım şeyler imgelemimde gezindikçe, başlangıçta katı ve sıvı arasında olduğunu hissetmeye başladım. Buradaki katı ve sıvıdan bahsettiğim şey, en katıya dokunmak ve onunla bir tür sıvımsı ilişki kurabilmekti. Dokunduğumda fazlasına izin vermemesi, beni durdurması ve eylemle orada kesilip donması beni mermere daha çok yaklaştırdı.

Bu alanda “öz”e baktığımda, katıyla oynamanın yarattığı çift etkili yollarla karşılaştım, riski baz alıp daha fazlasını istemeye başladım. Mermerin doğadaki ilk oluşum anına kadar gitmek, yani partiküller içinde bir zar gibi görebilme isteği doğdu. Böylelikle süreç, risk alarak mermerin katmanlarında ilerleyebildiğim ve malzemenin sınırlarını zorladığım bir alana dönüşerek devam etti.

Bu noktada yansıma payı olduğunun da bilincindeydim; o yüzden eylemle zamanın kısmında ben olduğumu hissetmeye başladım. Aslında karşılıklı bir eylem söz konusuydu. Zamanda bir “an”da o “özü” yakaladığımda, katı olanla geri dönülemez hâlde buluştuğumda, karşılıklı yönüyle eylem perçinlendi.

“Kendi Ağırlığında” serisi sizin sanat pratiğinizde nasıl bir dönemeç oluşturuyor? Önceki çalışmalarınızla kıyasladığınızda bu seride neler farklı?

“Kendi Ağırlığında” ismini verdiğim sergimdeki işler, duygu formları üzerinden hareketle ortaya çıkan çalışmalardır. Bu sergi özelinde ürettiğim çalışmalar, bir duyguya bakmanın nasıl bir his olduğu, öznenin bundan nasıl etkilendiği ve bu etkilerden türeyen formlar olarak şekillendi. Duygular, kelimeler, cümleler benim için birer form niteliğinde. Onları formel anlamda düşünmek, yüzey ve boşlukla ilişki kurmamı sağlıyor. Çünkü onları birer heykel gibi, somut varlıklar olarak düşünüyorum. Bir duyguyu ayağa kaldırmak, yeryüzünde yakalamak, onunla çarpışmak, onun ağırlığı ya da hafifliği tam olarak bir heykeli, bir formu çağrıştırıyor. O duyguya karşı zihindeki gibi durarak eyleme geçmek, yani eylemdeyken durmanın bir blok yarattığını düşünüyorum. Bloktan kastettiğim; duygu dediğimiz şeyi bir mermer blok yapıda ve içinde görebilmek. Saf duygunun kendisine yontarak yaklaşmak, o hissi en dirençli ve riskli yerde tutmak ve serginin ismiyle birlikte kendi ağırlığında bırakmak; benim için duygulara dair hem poetik hem de patetik bir hat oluşturuyor. Dolayısıyla Kendi Ağırlığında serisi, bir önceki işlere göre daha duygular ve ben arasındaki diptiği gösteriyor. Bu diyalog hattı, içsel ve dış dünyanın omurgasındaki omurilik sıvısının yarattığı bir sızı gibi duruyor.

Metin Alper Kurt
Metin Alper Kurt

Kendi Ağırlığında serisi, mermerin hem kırılgan hem de sert yapısı üzerinden bir gerilim kuruyor. Bu gerilimin sizin kişisel yaşamınızla ya da içsel dünyanızla bağlantısı nedir? Bu seriyi doğuran duygusal kırılma noktası sizde neydi?

Kişisel ya da içsel dünyamın tek başına değil, dış dünyanın da şekillendirici etkenleri üzerinden gelişen şeyler olduğunu düşünüyorum. Artık içinde yaşadığımız dünyada birçok şey kırılganlık ve gerilimli bir hat çiziyor. Buralardan hareketle, bugünün diyaloglarına, kelimelere, yüzeyselliğe, hafifliğe, ağırlığa, kırılganlığa, sessizliğe ve hareketliliğe bakıyorum. Bunların her birisi parçalanıyor ve tekrar gerçeği bozmak üzerine yeni bir bütün oluşturmaya çalışıyorum. Sanat bu noktada gerçeği yok etmek, kırmak ya da çelişkilerle bırakmak için bir alan yaratıyor. Bazı nosyonlar, birbirleriyle olan ilişkilerine —yan yana gelip gelmediklerine ya da tek başlarına— birer başlık oluşturuyorlar. Malzemeyle nasıl bağ kuracaklarına ve nosyonların ben ile olan ilişkilerinde bir duygu formuna nasıl dönüştüklerine bakıyorum.

Philip Guston’un “Sanatçı ya dünyayı resmeder ya da kendini.” sözü, benim için ben ve dış dünya arasında kalan bir sis gibi. Kendi sisime bakmak… O sisle olan devinimlerimi sentezledikten sonra, bende en son kalan kırılganlık, riskin övgüsü, ağırlık ve gerilim duyguları oluyor.

Çünkü yukarıda belirttiğim gibi, içinde yaşadığımız dünya artık daha da hassas; gerilimi ve kırılganlığı merkezinde ya da çeperlerinde dolaşarak hissediyorum. Bazı duygulardan bahsederken, aslında sergideki tüm işlerin merkezinde bir ağırlık dengesi yatıyor. Duyguların merkezinde olan ve benim için önemli bir koordinat noktası oluşturan, kendi ağırlığında olma hâlleri serginin omurgasını oluşturuyor.

Benim Dileğim İçinde Saklı, Mermer, 40 x 66 x 66 cm, 2025, Metin Alper Kurt
Benim Dileğim İçinde Saklı, Mermer, 40 x 66 x 66 cm, 2025, Metin Alper Kurt

Taşın belleğini açığa çıkarmaktan bahsediyorsunuz. Sizce mermerin ‘kendi hafızası’ mı var, yoksa aslında siz ona kendi hafızanızı mı kazıyorsunuz? Bir anlamda siz mi taşı konuşturuyorsunuz, yoksa taş mı sizi?

Mermer, hafıza taşıyıcısıdır; onun hafızasında ihtişam, dayanıklılık, ağırlık yatar. Kendi zamanını gösterir; bir başka deyişle, kendi zaman formunu sunar. Ona bakıldığında hangi koşullarda oluştuğuna dair kendine dair referanslar verir. Zamanı içinde tutar ve kaydeder. Dokunmaya çağırır.

Bunlarla beraber, onun hem kendine ait bir hafızası varken, bir yandan da benim hafızama tanıklık ediyor ve onu kaydediyor diyebilirim. Bir tür veri kaydedici gibidir. Geçmişin şimdiki hâline bakmak gibi bir söylemi de vurgulamakta fayda var. Mermerin kendi zaman formunu unutmadan, onu değerli kılarak, başka bir zamanda dönüştürerek başka bir zamana bırakıyorum. Bu da benimle malzeme arasındaki hafıza duygusunun taşıyıcılığına boyut kazandırıyor. Elbette tek başıma taşı konuşturuyorum gibi bir ifade etmek yanlış olur. Mermer, coğrafi konum ve özellik olarak değişkenlik gösterebilen bir malzemedir. Ben daha çok buna göre hareket ediyorum. Eğer bir düşünce formu beni içerik olarak mermerin özelliğine, yapısına götürüyorsa ona göre ilerliyorum. Bazen de tam tersi hareket ediyorum. Aksi hâlde onun güvenli alanlarına yaklaşmak, riski çağırmadığı anlamına gelmiyor. Orada riske övgüyü göze alarak yaşamak ve ona göre ilerlemek gerekiyor. Çünkü mermer çok sürprizli bir yapıya sahip. Benim ona, o günün ya da o anki ruh hâlimle nasıl yaklaştığımla da ilintili bir şey.

Her ne kadar müşkülpesent bir yaklaşım sergilesem de onun bir özelliği olan kırılganlığı karşısında bir formüle sahip olamıyorum. Genellikle son sözü o söylüyor gibi hissediyorum. Tekrar üzerine gitmenin önemli bir açı yarattığını söyleyebilirim. İsteğin getirisi hüzünlü sonuçlar doğurabiliyor. Onun bana ne kadar izin verdiği daha çok önemli oluyor. Çünkü yontudan çok sonraki aşamalar, partiküllerin tozlarına dayanıyor ve oralarda risk büyüyor. Bir güdüdür ki milimetrelerin oynadığı noktada, o saydamlığa yaklaşmanın arzusu, riskin en belirgin ve yüksek gerilimli anlarına işaret ediyor. Eğer ortaya çıkan bir şeyin iyi olmadığını görüyorsam, çalışma rahatsız ediciliğini kendinde biçimsel olarak gösteriyorsa, o vakit işi kırıyorum ve tüm parçaları bırakıyorum.

O anlar, ikimizin de sınırlarını bildiğimiz ve artık söyleyecek bir şey kalmadığı anlar oluyor. Dolayısıyla tüm hafıza orada yerini bulabiliyor.

Metin Alper Kurt, Calla, Mermer, 24 x 77.5 x 38 cm, 2025.
Metin Alper Kurt, Calla, Mermer, 24 x 77.5 x 38 cm, 2025.

⁠⁠Mermer, antik dönemden bugüne heykelin en güçlü malzemelerinden biri olarak sanat tarihinin omurgasında yer alıyor. Siz bu kadim geleneğe nasıl eklemlendiğinizi düşünüyorsunuz? Kendi kuşağınızın mermerle ilişkisini değerlendirirken, bu kuşak içinde sizi özgün kılan yaklaşımınız nedir?

Mermer kült bir malzeme. Paleolitik ve ilk çağlardan günümüze kadar uzanan doğal bir taş olduğu nesnel anlamda bilinirken, eski uygarlıklarda, Antik Yunan’da ve Roma’da gerek mimari gerekse heykel gibi birçok alanda kullanılmıştır. Kalıcılığı ile bilinen mermer, sanat tarihinin de omurgasında yer almış, ihtişamlı, sessiz ve dinamik bir yapıya sahiptir. Mermer gibi bir özelliğe sahip olmasa da Ellora mağaraları hep çok dikkatimi çekmiştir. Bununla beraber Elephanta, Ajanta, Kailasa, Dunhuang, Petra, Lalibela, Selime, Likya, Aziz George gibi pek çok mağara, kilise ve mimari ölçekte günümüze kadar ulaşmış yapılar arasında yer alıyor. Bahsi geçen yapıların kaya-mermer ilişkisine bakıldığında kalıcılık anlamında benzersiz bir nitelik gösteriyorlar ve aynı zamanda kültürel miras olarak da öne çıkıyorlar. Bununla beraber mermer gibi nesnel bir tarihe sahip olan malzemeyi günümüzde odağıma almak beni heyecanlandırıyor ve güçlü hissettiriyor. Çünkü diğer malzemelere bakıldığında mermerin parça–bütün ilişkisi tam olarak yok gibidir. Blok yapısı, ağırlığı, ölçeği, sessizliği, desenleri ve organik olma özelliğiyle mermer, doğal bir taş olarak saygıyı, sabrı ve birçok duyguyu başka bir ölçekte görmeye ve deneyime davet ediyor.

Mermerin bir kuşağı yok aslında… Yukarılarda da bahsettiğim gibi tarihsel derinlik taşıyor. Mermer oldukça zor bir malzemedir. Onun güçlü ve sert yapısının görünürlüğü içinde hassas bir terazi ve yüzey, boşluk ilişkisinde bir form aramak ya da çıkarmak için beyin, göz ve el üçlemesini çok iyi yönetmek gerekiyor diye düşünüyorum. Mermerde bir bütünden diğer bütüne çok hızlı ulaşmak mümkün değil, doğrudan izin veren bir yapıya ve zamana da sahip değil. Süreci istikrarla, hızlı davranmadan ve vazgeçmeden devam ettirmek gerekiyor.

Günümüzde birçok şey hızlı sonuç arayışıyla niteliksizleşebiliyor ve anlam da form da erozyona uğrayabiliyor. Bu minvalde, kendime baktığımda ben her anlamda bir risk alıyorum. Mermerin sınırlarını aşıp formu ince bir dengede bırakmayı seviyorum. Kendimi başka bir yerde hissediyorum. Açken tok oluyorum. Mermere şiir gibi olmak, suya dokunur gibi dokunmak gerek… Onun kırılganlığını anlık da olsa unutmamak ve her daim hatırlamak gerekiyor. Aksi takdirde yüzde doksan beşi bitmiş bir iş tuzla buz olabilir.

Öte yandan form istediğim gibi gitmiyorsa onu dönüştürmek, saklamak gibi bir şey olmamalı. Malzeme ve zaman, bunların hiçbiri önemli olmuyor ve işi doğrudan kırıyorum. Bu da beni daha yenilikçi ve özgür hissettiriyor.

“Kendi Ağırlığında” sonrası için sizi heyecanlandıran yeni bir yön, malzeme ya da kavramsal alan var mı?

Mermerle kurduğum katılık ve incelik arasındaki sessiz diyalog devam ediyor. Gelecekte nasıl bir zamanda olacağım ve nasıl hissedeceğimi bilemediğim için net bir cevap vermek zor olabilir. Son zamanlarda, malzeme olarak düşündüğüm şey ağaç olabilir. Onun dilini her ne kadar biliyor olsam da getirisini kabul etmekte zorlanıyorum. Yüzeydeki netliği ve bu dünyanın sığlığını kazımayı, aramayı, kırılganlığın içinde dolaşmayı ve şeffaflığı yakın buluyorum. Bu bir süreç… Kavramsal olarak her zaman bir değişkenlik mevcut. Bunu ilerleyen zamanlarda görebilirim.

YAZAR

Alev Türhan
Sanat Okur yazarı

Alev Türhan

Alev Türhan, sanat tarihçisi, şair, yazar, pazarlamacı. 1993 yılında İstanbul’da doğdu. Uzun süre pazarlama sektöründe çalıştıktan sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi aldı. Eğitimi boyunca İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde, arkeolojik kazılarda ve sanat danışmanlığı…

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.