Atölye Söyleşileri serisinin on yedinci konuğu multidisipliner yaklaşımda üretimler yapan Deniz Doğruyol.
Deniz Doğruyol, geleneksel sanat kuralları ile bunların mantığını reddeden ve absürd bir yaklaşımla sanatın tamamen özgürleşmesini savunan Dadaizm’den ilham alarak; resimden heykele, enstalasyondan performatif çalışmalara kadar uzanan farklı alanlarda eserler üretir.
Deniz Doğruyol’un multidisipliner üretim pratiği, kendisini sürekli dönüşen bir yaratım sürecinin içinde tutar. Bu üretim pratiğinin sonucu olarak sınırsız malzeme kullanımı, sanatta ifade biçimini çoğullaştırırken izleyiciye beklenmedik deneyim alanları açar.
Kendinden bahseder misin?
Ben Deniz Doğruyol, İzmir doğumluyum. 9 Eylül Güzel Sanatlar Fotoğrafçılık bölümünde okudum, ardından İstanbul’a taşındım.
İlk dönem işlerimde; kâğıt hamuru, kolaj ve doğal malzemeler ile harmanladığım işler öne çıkıyordu. Kağıt benim için felsefe ve uygulama biçimimde hem kırılganlığı hem de dönüşümü temsil eden güçlü bir malzeme oldu her zaman.
2012’de Los Angeles’a taşındım. Orada Saddleback Fine Arts’ta resim üzerine eğitim aldım ve evimin garajımda bugün işlerimi halen üretmeye devam ettiğim Dadaistudio’yu kurdum. Amerika’nın çoklu kültürel yapısı, özgürlükçü anlayışı ve sanatın gündelik hayatla iç içe yaşanabilme kolaylığı bana çok şey kattı. Teknik anlamda yeni yöntemler öğretti, üretim pratiğimde farklı alışkanlıklar kazandırdı, hem de sanat ve hayata bakışımı zenginleştirdi. Bu deneyimin izleri işlerime farklı katmanlar olarak yansıdı diyebilirim.
Benim için sanat; sadece üretim pratiği değil; hayatı algılayış, yaşayış biçimimle, hislerimle, gündelik ritmimle paralel evrilen bir süreç. Yani işlerim, yaşama dokunma şeklimin bir uzantısı gibi. Bu süreçte yalnızca objelerle değil; resimden heykele, enstalasyondan performatif unsurlara kadar farklı alanlarla da çalışıyorum. Multidisipliner bir üretim pratiğim var ve her ifade aracı, hem beni geliştiren hem de kendimi yeniden keşfetmemi sağlayan bir yol gibi.
Varoluşu sorgularken bulduğum parçaları renklerle, gündelik eşyalarla ve farklı tekniklerle işlerime taşıyorum. Çünkü her malzeme kendi hafızasını barındırıyor. Ben de o hafızaları yeni bağlamlarda yan yana getirerek başka hikâyelere dönüştürüyorum. Sanat üretmek benim için hem kişisel hem de kolektif bir iç yolculuğu görünür kılmak.

Şu anda çalıştığın mekânın atölyen haline gelme süreci nasıl şekillendi? Bu atölyede ne zamandır üretim yapıyorsun?
Dadaistudio’yu 13 sene önce Los Angeles’da evimin garajinda kurarken, Dadaizm’in özgürlükçü ve kuralları ters yüz eden felsefesine yaslandım diyebilirim. Benim için Dada, hayata ve sanata bakarken kalıpları kırabilme cesaretiydi. Bu yaklaşımı kendi disiplinim içinde bir yol gösterici gibi gördüm; çünkü işlerimde de gündelik hayatın malzemelerini, beklenmedik buluşmaları ve oyunsu dili önemseyen biriyim.
Bugün üretim yaptığım atölye de bu anlayışla şekillendi. Yıllar boyunca biriktirdiğim eşyalar, oyuncaklar, kitaplar, kıyafetler ve türlü objeler burada bir araya geldi; hepsini “bir gün işimin bir parçası olur” niyeti ile topladım. Dolayısıyla atölyem, sadece üretim yaptığım bir yer değil, aynı zamanda kendi kişisel koleksiyonumun da barındığı ve içinde yaşadığım sadece bana ait, beni yansıtan evrenim gibi.
Üretmek dışında atölye senin için ne ifade ediyor?
Atölyem, duvarlarıyla, köşeleriyle, ışığı ve içindeki tüm malzemeleriyle benimle birlikte nefes alan, sürekli değişen yaşayan bir yerleştirme gibi. Benim işlerime ev sahipliği yaptığı kadar, beni de birebir anlatan bir mekân. Burada çalışmak, kendi dünyamın içinde dolaşmak gibi: her şey hem geçmişimin bir izi hem de gelecekteki işlerimin potansiyel bir parçası. Bir malzemenin, bir objenin ya da bir fikrin başka bir şeye dönüştüğü ilk anın tanığı. Bu yüzden atölye benim için kendi iç ve dış dünyamın, evrenimin bir tür laboratuvarı gibi; her gün başka bir ihtimalin peşinden gittiğim, denediğim, yanıldığım, yeniden başladığım bir yer.
Bu atölye bir canlı, bir koku ve bir ses olsaydı neler olurdu?
Atölyem bir canlı olsaydı; oyuncu, meraklı, keşfetmeye heyecan duyan bir çocuk olurdu.
Koku olsaydı; çocukken beni inanılmaz iyi ve güvende hissettiren sahaflardaki eski kitapların mis gibi içime çektiğim yaşayan, tanıdık kokusu olurdu.
Ses olsaydı; sanırım New York 50’ler–60’larının Birdland tadında jazz kulüplerinden yükselen o ritmik, neşeli ama derinlikli tınıları olurdu.
Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkartan unsurlar nedir?
Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkaran şey, onun bir hafıza ve ruh taşımasıdır. Üretim pratiğini yansıtan tüm unsurların canlı bir karşılığı vardır orada, dolayısı ile sıradan bir iş alanından öteye taşır kendini, yaşayan bir organizmaya dönüşür.
Atölye yalnızca işlere ev sahipliği yapmakla kalmaz; sanatçıyı da dönüştürür, onun kendi hikâyesini yeniden kurmasına alan açar.

Atölyenin görünmeyen, ama senin için en önemli malzemesi nedir?
Atölyemin görünmeyen ama en önemli malzemesi onun bana verdiği hafıza sanırım. Her işin ve fikrin arkasındaki görünmez katman, gizli yaratıcı ortağım.
Atölyeler gizli alanlar mıdır? Ziyaretler esnasında seni rahatsız eden durumlar oluyor mu? Nedir onlar?
Atölyeler bence gizli ancak isteğe bağlı açık olabilecek alanlardır, çünkü orası sadece üretim değil, aynı zamanda düşünme, deneme ve bazen de dağılıp yeniden toplanma, tüm süreçleri ritminde taşıyan bir “olma”hâlidir. Bu yüzden ben şahsen randevusuz kimseyi kabul etmiyorum. Bilinçli, paylaşımlı bir buluşma olması, benim dünyamı ziyaretçiye açıyor olmak bana inanılmaz keyif veriyor. O zaman mekân da, ben de o paylaşımın parçası olmaya hazır oluyoruz.
Atölyeni bir günlüğüne bir sanatçıya verseydin eğer o isim kim olurdu?
Atölyemi bir günlüğüne birine verecek olsam, Robert Rauschenberg’e verirdim. Çünkü onun gündelik malzemelerle kurduğu cesur ilişkisi, resim, obje ve kolajı aynı potada eriten yaklaşımı benim için çok ilham verici. Sanatın sınırlarını zorlaması ve hayatın her katmanını malzeme olarak görmesi, atölyenin iş üretme pratiği ile çok örtüşüyor.
Son olarak atölyende bir günün nasıl geçiyor?
Atölyeye girdiğimde ilk ritüelim olarak şamdana bir veya bazen iki, üç dilek mumu yakıyorum. O günün ruhunu hissettiğim bir kelimeyi veya cümleyi mumun üzerine yazıp yakmak benim için iyi bir başlangıç güne. Ardından tütsü yakıyorum; bu da mekânın enerjisini arındırıyor. Sonrası zaten malzemelerle iletişim halinde geçiyor. Bazen sadace bakışıyoruz tüm gün, öylece geçiyor.
Düşüncelerimle malzemelerin arasında tükenmeyen bir sohbet var sürekli. Bir an bir gün geliyor tuval, obje, bazen bir renk önüme düşüyor ve fikirle buluşuyor, işte sonrası saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan üretim kendi ritmini buluyor. Gün sonunda ürettiğim sadece bir iş değil, aynı zamanda kendime dair yeni bir keşif ve fikir oluyor.




