Berlin Art Week kapsamında düzenlenen POSITIONS Berlin Art Fair, 13 Eylül’de sona erdi. Bu yıl Türkiye’den Anna Laudel, Ambidexter ve Sanatorium galerilerini özel bir odakta bir araya getiren fuar, Türkiye’nin güncel sanat üretimini farklı kuşaklar, malzemeler ve ifade biçimleri üzerinden uluslararası izleyiciyle buluşturdu. Türkiye’nin neden bu yıl odağa alındığı sorusunun yanıtı ise ülkenin jeopolitik konumundan Almanya ile tarihsel bağlarına uzanıyor.
Berlin’de bir sanat fuarında Türkiye’den birkaç galeri görmek başka, fuarın dikkatini Türkiye’ye çevirdiğini bilmek başka. POSITIONS Berlin 2026’da benim için heyecan tam burada başladı: Türkiye bu yıl fuarın odak ülkesiydi.
Türkiye’ye ayrılan özel alan
Bir dönem uçakların girip çıktığı Tempelhof’un yüksek tavanlı hangarları, 10–13 Eylül tarihleri arasında 20 ülkeden 96 galeriyi ve 300’ün üzerinde sanatçının işlerini ağırladı. Bu büyük buluşmanın içinde Türkiye’ye özel bir yer ayrılması, Türkiye’den gelen sanatçıları kalabalığın içinden çıkarıp onlara daha yakından bakma fırsatı veriyordu.
POSITIONS ekibiyle konuştuğumda, Türkiye ile Almanya arasında geçmişten bugüne uzanan bağların bu tercihte etkili olduğunu öğrendim. Ancak ortaya çıkan sunum, Türkiye’yi tek bir hikâyeyle anlatmıyordu. Anna Laudel, Ambidexter ve Sanatorium aynı ülke başlığı altında yan yana duruyor; buna karşılık her biri izleyiciyi bambaşka bir dünyaya çağırıyordu.
Peki ben Berlin’de nasıl bir Türkiye seçkisiyle karşılaştım? Bir beyaz eldivenden Post-it notlarına, gece kulüplerinin kırmızı ışıklarından pastel çocukluk imgelerine ve mürekkeple dönüşen biçimlere uzanan, tek kelimeyle özetlenemeyecek bir Türkiye’yle.

Beş sanatçı, beş ayrı dünya
Oğulcan Kuş’un beyaz eldiveni popüler kültürün tanıdık görsel evreninden çıkmış gibiydi. Biraz daha yaklaştığınızda ise sanat eserlerinin hazırlanması, taşınması ve sergilenmesi sırasında çoğu zaman görünmeyen emeği hatırlatıyordu. Ardan Özmenoğlu, Post-it notları, cam levhalar ve neonla gündelik Türkçeyi Berlin’e taşıyor; bildiğimiz ifadeleri ironiyle yeniden kuruyordu.
Ece Özel’in resimlerinde ritim vardı. Kırmızı ışıklar, yüzleri belirsiz figürler ve hareket hâlindeki bedenler, DJ ve ses pratiğinin izlerini tuvale geçiriyordu. Simla İçeli’nin pastel dünyası ise ilk bakışta daha masum görünüyordu; çocukluk ve aile arşivinden gelen imgeler, kültürel kimlik ve toplumsal roller üzerine düşünmeye açılıyordu.
Sanatorium’un temsil ettiği Erol Eskici’de atmosfer bir kez daha değişiyordu. Mürekkeple kurduğu biçimler katlanıyor, açılıyor ve yeni ihtimallere dönüşüyordu. Birkaç adım içinde popüler kültürden kişisel hafızaya, müzikten doğaya geçebilmek, Türkiye seçkisinin en canlı tarafıydı.
Fuarın ardından ne kalacak?
Fuar boyunca Türkiye başlığı altında birbirine benzeyen işler görmedim. Bence POSITIONS Berlin’in başarısı da buradaydı: Türkiye’ye özel bir alan açarken sanatçıları ortak bir etikete sıkıştırmadı. Onların kendi sesleriyle konuşmasına izin verdi ve izleyicinin merakını diri tuttu.
Bu buluşmanın fuar sonrasında yeni sergilere, yayınlara, koleksiyonlara ve uzun vadeli ilişkilere dönüşmesini elbette isteriz. Çünkü bir odak programının gerçek değeri, fuar kapandıktan sonra kurduğu ilişkilerin sürmesiyle ortaya çıkar. Fuar bittiğinde geriye kalan en önemli şey, Türkiye’nin odak ülke ilan edilmesi değil; sanatçılarının birbirinden farklı sesleriyle Berlin’in sanat gündeminde yer almasıydı.
