Girls to the Front kolektifinin Unite Ortak Mekan’da “This is what Loud looks like” sergisi, konser alanında kim izliyor, kameranın arkasında kim üretiyor, kim anlatıyor sorularını izleyiciye taşıyor. Erkek egemen bakışı kıran bir görsel hafıza üretmeyi; sahneyi kolektif ve ilişkisel bir alan olarak yeniden kurmayı; görüntüyü bir güç gösterisi olmaktan çıkarıp tanıklık ve dayanışma pratiği hâline getirmeyi gündemine alıyor. Sergiye dair Büşra Bozdemir ile söyleşi gerçekleştirdik.

1990’larda Riot Grrrl hareketinden doğan “Girls to the Front” sloganını serginizle yeniden ele alıyorsunuz. Bu çağrı sizin için bugün ne anlama geliyor? Özellikle kameranın arkasındaki kadın ve queer fotoğrafçılar açısından nasıl bir pratiğe dönüşüyor?
Girls to the Front sloganı, müzik sahnesinde kadınların ve queerlerin sürekli arka plana itildiği, görünmez kılındığı bir düzende, bilinçli bir yön değiştirme çağrısı. Fiziksel olarak en önde durmayı talep etmekten çok, söz hakkını, alanı ve bakışı öne çekme isteğini temsil ediyor. Aslında Bikini Kill’den Kathleen Hanna’nın konserde organik olarak söylediği bu ifade, bizim için kapsayıcı ve koruyucu bir alan açma iradesiyle ilgili. Güvenli, dayanışmacı ve yatay bir üretim alanı yaratma talebi. “Öne gelin” demek kadar, “burada yeriniz var” demek de. Slogan, bir temsiliyet vaadinden ziyade, sürekli yeniden kurulan bir duruşu ve birlikte var olma pratiğini ifade ediyor.
“Girls to the Front” kolektifi nasıl bir araya geldi? Birbirini tanıyan bir çekirdek gruptan büyümeye mi gittiniz? Açık çağrıyla yeni üyelere mi ulaştınız?
İlk adım, Pelin Kılıç ve benim bu ihtiyacı fark etmemizle atıldı; üzerine uzun uzun konuşmamız ve bu boşluğun tesadüfi olmadığını idrak etmemizle. Bu farkındalığın hemen ardından, Haziran ayının sonunda, tam da bu ihtiyaca seslenen bir açık çağrıya çıktık. Açık çağrıya yanıt veren onu aşkın fotoğrafçının benzer dertler, benzer sıkışmışlıklar ve benzer sorular etrafında buluştuğunu görmek, doğru bir yerden seslendiğimizi teyit etti.
İlerleyen aylarda, ilk toplantıya fiziksel olarak katılamamış olsalar dahi bu yapının bir parçası olma arzusunu dile getiren, bize ulaşan pek çok fotoğrafçıyla birlikte, bugün sahip olduğumuz kalabalık ve çok sesli ekibe adım adım ulaştık.
Konserlerden provalara, sokaktan küçük barlara uzanan bir sahne anlatısı çiziyorsunuz. Kadın ve queer fotoğrafçılar olarak bu kalabalık ve kaotik mekânlarda bulunmak, bakmak ve görüntü üretmek size nasıl bir deneyim kazandırıyor?
Bu mekânlarda var olmak bizim için yalnızca tanıklık etmek anlamına gelmiyor; sürekli tetikte olmayı, bedenimizi ve sınırlarımızı gözeterek hareket etmeyi de beraberinde getiriyor. Kalabalık, gürültü ve kaos çoğu zaman nötr değil; bakışın, temasın ve alanın kime ait olduğuna dair görünmez kurallarla örülü. Kadın ve queer fotoğrafçılar olarak bu alanlarda bulunmak bazen onları bozmayı öğrenmeyi de kapsıyor.
Görüntü üretirken yalnızca olan biteni kaydetmiyor; kimin nasıl göründüğünü, kimin görünmez bırakıldığını da sorguluyoruz. Belki de bu yüzden ortaya çıkan imgeler, yalnızca bir müzik sahnesini değil, o sahnenin içinde kurulan güç ilişkilerini, dayanışmaları ve çatlakları da taşıyor.
Kuşkusuz sektördeki ifşalar, güvenli alanlara ve kolektif sorumluluğa duyulan ihtiyacı daha görünür kıldı. Kalıcı, etik bir çalışma kültürü kurma arzusu bu birlikteliği şekillendirmiştir diye düşünüyorum. Bu süreç sizin için hangi kişisel ya da mesleki kırılma anlarını tetikledi?
Aslında kolektif, o ifşa dalgasından birkaç ay önce, benzer sorunlar ve ihtiyaçlar etrafında kendiliğinden şekillenmişti. Sonrasında yaşadıklarımız ve sahada gözlemlediklerimiz, bu yan yanalığın tesadüf olmadığını; aksine oldukça yerinde ve gerekli olduğunu gösterdi.
Kişisel olarak da, etik değerler nedeniyle önceden tanıdığım ve sanat pratiklerinden keyif aldığım birçok fotoğrafçıyla yollarımı ayırdığımı söyleyebilirim. Belli kırmızı çizgiler aşıldığında herhangi bir estetik üretiminin değeri olduğunu düşünmüyorum. Aynı hassasiyeti kolektif olarak, birlikte çalıştığımız sanatçılar ve organizasyonlar konusunda da göstermeye çalıştık; adil ve etik olmayan pratiklerle mesafe koyduk. Bu süreç bize, sınır çizmenin bir tercih değil, bazen kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu öğretti.

Erkek egemen sahne anlatılarından belirgin biçimde ayrışıyorsunuz. Bu sergi ise adeta bunun bir ilanı niteliğinde; aynı zamanda kolektifin ilk sergisi.Birlikte üretmek, seçmek ve bu süreci sergiye dönüştürmek sizler için nasıl bir deneyimdi?
Aslında tam olarak hedeflediğimiz şey bu: Hep aynı şekilde gösterilen sahne anlatısının bir de bizim gözümüzden görülmesi ve bu yolla da müziğin her alanında öteden beri var olan, üreten ancak sistematik biçimde görünmez kılınan kadınları ve queer özneleri görünür hâle getirmek. Sergide, yalnızca bir temsiliyet alanı yaratmayı değil, aynı zamanda dijital yüzeylere hapsolmuş imgelerin, izleyicinin içine girebileceği fiziksel mekâna taşması; böylece her ayrıntıyla göz göze gelinen, durmaya ve bakmaya zorlayan bir deneyim alanı olmasını da hedeflemiştik.
Sergiden önce sergi giderlerini karşılamak için bir dayanışma partisi düzenlemiştik. Oradaki dayanışmanın sonucu olarak bu sergiyi açabilmiş olmak, gerçekten gurur verici. Bunun yanında farklı zamanlarda ve mekanlarda, belki de birbirimizle tanışmadan önce ürettiğimiz işleri yan yana belli bir kompozisyonda görmek, kendi içlerinde bir harmoni olması da hoşumuza giden bir detay. On sekiz sanatçının bulunduğu sergide, her fotoğrafçının kendi, özgün sesinin duyulması ama her sesin de kendi yoluyla ortak bir melodiyi söylemesi, müzikten aşina olduğumuz bir güzellik.
Bu serginin bir başlangıç olduğu çok net hissediliyor. Farklı şehirler, dijital arşivler ya da başka üretim biçimleri üzerinden bu kolektif hafızayı nasıl çoğaltmayı hayal ediyorsunuz?
Çok güzel bir soru. Bu sergi bizim ilk durağımızdı denebilir. Önümüzdeki süreçte Türkiye’de başka büyük şehirlere de giderek kadın ve queer müzik fotoğrafçılarıyla bir araya gelmeyi istiyoruz. Bunu yaparken amacımız yalnızca sergiler açmak değil; Türkiye’de farklı müzik sahnelerine odaklanan fotoğraf kitapları üretmek ve görsel arşivleme açısından kalıcı bir miras bırakmak.
Bunun yanında, yurt dışında da sergiler yaparak oradaki fotoğrafçılarla yan yana gelmek, deneyimleri ve bakışları paylaşmak istiyoruz.
Sergide yer alan sanatçılar: Bengi Aktar, Büşra Bozdemir, Büşra Yesir, Ceyda Sude Tunalı, Dilan Yıldırım, Eda Er, Eda Nur Sevindioğlu, Ezgi Üner, Ezo Semiz, Gülra Karabıyık, İrem Hacıoğlu, Maral Sözmen, Melda Atıcı, Naz Yıldırım, Özlem Çelik, Pelin Kılıç, Selma Zülal Sivri, Tulya Çavuşoğlu
