Elif Zaim ile Kaos, Kozmos ve Rastlantının Estetiği

18 Ağustos 2026
10 dakika
Elif Zaim
Elif Zaim, Fotoğraf: Ufuk Ülker

Toplumsal zıtlıkları doğrudan figürler yerine malzemenin kendi doğasıyla görünür kılan Elif Zaim, izleyiciyi mikro ve makro dünyalar arasında algısal bir oyuna davet ediyor. Sanatçının pratiğindeki organik rastlantısallığı, biyo-sanat (bio-art) referanslarını ve geleneksel kodların bugünkü karşılığını ele aldığımız kapsamlı bir sohbet.

En küçük yapı ile en büyük sistem arasındaki beklenmedik benzerlik.

Sosyoloji eğitiminizin ardından Mimar Sinan’da Geleneksel Türk Sanatları bölümünü bitirdiniz. İnsanı ve toplumu inceleyen bir alandan çıkıp kültürel hafızayı görselleştirmeye yönelmeniz, bugünkü sanat dilinizi nasıl şekillendirdi?

Sosyoloji mezunu olmanın, toplumsal olayları gözlemleme, yorumlama ve farklı açılardan ele alma konusunda sanatsal pratiğime şüphesiz büyük katkısı oldu. İnsan davranışlarını, toplumsal ilişkileri ve içinde yaşadığımız sistemleri sürekli gözlemliyorum. Geleneksel Türk Sanatları eğitimi ise bu bakışa kültürel hafıza ve semboller üzerinden başka bir katman ekledi.

Ancak işin üretim kısmına geldiğimde, hem sosyoloji eğitiminin hem de geçmişte reklam yazarlığı yapmış olmamın yaratıcılığımı zaman zaman körelttiğini, hatta belirli kalıpların içine soktuğunu düşünüyorum. Çocukluğumda yaptığım resimlere dönüp baktığımda, karşıma çıkan şeylerin bugün ürettiklerimden çok daha özgür ve yaratıcı olduğunu görüyorum. Belki de sanat pratiğimdeki temel meselelerden biri, o özgürlüğü yeniden bulmaya çalışmak.

Elif Zaim, Küçük Kaoslar Atlası, 76 x 57 cm, Kağıt üzerine mürekkep, 2026
Elif Zaim, Küçük Kaoslar Atlası, 76 x 57 cm, Kağıt üzerine mürekkep, 2026, DETAY

Çalışmalarınızda kağıt, mürekkep ve “wet on wet” (ıslak üzerine ıslak) tekniği oldukça öne çıkıyor. Mürekkebin su üzerindeki özgür, kontrolsüz akışına izin verirken bir yandan da ona sınırlar çiziyorsunuz. Atölyedeyken, bu organik rastlantısallıkla kontrol etme arzusu arasındaki o ince dengeyi nasıl buluyorsunuz?

Bir sanatçı olarak Türkiye’de yaşıyorum. Dolayısıyla hem kişisel hem de toplumsal anlamda sınırlar, kontrol ve kontrol edemediğimiz şeyler üzerine düşünmek hayatımın doğal bir parçası.

Tekniğimde de aslında benzer bir ilişki var. Mürekkebin nereye, ne kadar ve nasıl yayılacağını tamamen kontrol edemiyorum. Ama onun yayılabileceği alanı ben belirliyorum. Islak zemini hazırlıyor, sınırlarını çiziyor ve sonra mürekkebe hareket edebileceği bir alan bırakıyorum.

Bence işin en heyecanlı tarafı da tam burada başlıyor. Kontrolü tamamen bırakmak istemiyorum ama her şeyi kontrol etmeye çalıştığımda da işin ruhu kayboluyor. Mürekkebin bana bıraktığı alanla benim ona çizdiğim sınır arasında bir pazarlık oluşuyor.

Mürekkebin ve suyun o kontrol edilemez doğasıyla baş başa kalmak, sosyolojinin zaman zaman ağırlaşabilen analitik gerçekliğinden bir kaçış alanı mı yaratıyor, yoksa tam tersine o gerçeklikle daha saf bir yüzleşme mi sağlıyor?

Sanatsal üretimimde iki farklı faz olduğunu düşünüyorum. Kompozisyon oluşturma kısmı tamamen analitik gerçekliğe dayanıyor. En hassas, üzerine en çok düşünülen, ince ince işlenen ve uzun süren bölüm burası. O süreçte analitik gerçeklikle oldukça sert bir yüzleşme yaşıyorum.

Hemen ardından, ıslak zemin üzerinde dağılan mürekkep damlalarını görmek ise o sürecin terapisi gibi bir rahatlama sağlıyor. Eserlerde Kaos’u temsil eden kaçınılmaz bir yüzleşme var ama sonrasında Kozmos’a doğru bir evrilme gerçekleşiyor.

Mürekkebin dağılmasında olduğu gibi, bazı şeyleri oluruna bırakabildiğimiz o anın kendisi de benim için bir tür saf yüzleşme.

Eserlerinizdeki desenlerde hücresel ağlara, mikroskobik veya nörolojik dokulara dair izler var. “Görünmeyeni görünür kılmak” gibi güçlü bir fikirden yola çıkıyorsunuz. İzleyicinin bu mikro ve makro dünyalar arasında nasıl bir bağ kurmasını bekliyorsunuz?

Benim için önemli olan, izleyicinin karşısındaki şeyin ne olduğunu merak etmesi ve ona doğru çekilmesi. Bunun sonucunda kendi çıkarımlarına dayanarak yeni fikirler üretmesi, yeni imgeler görüp keşfetmesi… Kendince istediği alanı kaos ilan etmesi, istediği detayı kozmosun başlangıcı olarak ele alması, geneli gördükten sonra detaylara odaklanması, bir detayı keşfettikten sonra onun genelde nasıl göründüğüne bakması…

Bir noktaya çok yaklaştığınızda hücresel bir yapı, bir sinir ağı ya da mikroskobik bir organizma gibi görünen şey, biraz uzaklaştığınızda bambaşka bir ölçek ile farklı bir şeye dönüşebiliyor. Bu nedenle mikro ve makro arasındaki ilişkiyi biraz da algının kendisi üzerinden kuruyorum. 

Baktığımız şeyin ölçeğini değiştirdiğimizde anlamı da değişiyor. Tam olarak bu noktada görünmeyeni görünür kılmak kadar, görünür olanın ne olduğunu yeniden sorgulatmakla da ilgileniyorum.

“Görünmeyeni görünür kılmak” fikrinden yola çıktığınız bu eserler, atölyeden çıkıp bir sergi mekanına taşındığında izleyiciyle nasıl bir fiziksel veya psikolojik etkileşime giriyor? İzleyicinin esere olan fiziksel mesafesi sizin için ne ifade ediyor?

Mesafe benim için oldukça önemli çünkü işlerimdeki algı, fiziksel mesafeyle birlikte değişiyor. Eserin çok yakınına geldiğinizde detayların içinde kayboluyorsunuz. Biraz uzaklaştığınızda ise bütün kompozisyonu görmeye başlıyorsunuz.

Bu durum aslında işlerimin temelindeki mikro ve makro ilişkisini sergi mekanına da taşıyor. İzleyicinin esere ne kadar yaklaştığı, ne kadar uzaklaştığı ve ne kadar süre baktığı eserin deneyimini değiştiriyor.

Bu nedenle eserleri yalnızca duvara asılmış iki boyutlu nesneler olarak düşünmüyorum. Sergi mekanında izleyicinin eser ile arasındaki mesafe de işin bir parçası haline geliyor. Yakına gelenler mikroda, uzakta duranlar makroda buluşmuş oluyor. Geriye merak etmek, incelemek ve yeni fikirler üretip üzerine konuşmak kalıyor.

Elif Zaim, Kozmos & Kaos 1-2 (Diptik), kâğıt üzerine mürekkep, 72 x 102 cm ( Tek eser boyutu - 2 parça), 2025
Elif Zaim, Kozmos & Kaos 1-2 (Diptik), kâğıt üzerine mürekkep, 72 x 102 cm ( Tek eser boyutu – 2 parça), 2025

Geleneksel motifleri sadece estetik birer form olarak görmüyor, onları “bilgi işlem sistemleri” olarak tanımlıyorsunuz. Yüzyıllara dayanan bu kolektif hafıza ve sembolik kodlar, sizin çağdaş üretimlerinizde nasıl bir dönüşüm geçiriyor?

Geleneksel motifler, benim için yalnızca dekoratif formlar değil; toplumların yüzyıllar boyunca biriktirdiği bilgiyi taşıyan görsel kodlar. Bir motifin biçimine baktığımızda aslında onun arkasında matematiksel hesaplar, çizime dayalı kurallar, vazgeçilmez formlar, gündelik yaşam ve toplumsal deneyimler olduğunu görebiliyoruz.

Ben bu kodları olduğu gibi tekrar etmek yerine, onların nasıl çalıştığını anlamaya ve çağdaş bir bağlam içinde bugünkü toplumun sanat pratiğinde yeniden düşünmeye çalışıyorum. Halıfalı Projesi’nde bunu daha doğrudan yaparken, Kozmos & Kaos Serisi’nde bunu bir düşünme biçimi, gelenekseli temsil eden politik ve siyasi sistemler, norm haline gelmiş sosyolojik davranışların temsili olarak görüyorum. 

Kısaca, geleneksel motiflerin biçimini değil, temsil ettiği sistemleri ve düşünce kalıplarını ele alıyorum. 

Üretimlerinizin merkezinde “toplumsal zıtlıklar ve ikilemler” yer alıyor. Peki, kullandığınız o akışkan teknikler ve bio-art referansları, bu sert toplumsal zıtlıkları form olarak nasıl görünür kılıyor?

Toplumsal zıtlıkları doğrudan figürlerle ya da anlatısal görüntülerle ifade etmek yerine, onları malzemenin davranışına bırakmayı tercih ediyorum.

Mürekkep ve su arasındaki ilişki bunun için çok uygun. Mürekkep hareket etmek istiyor, su onun hareketini mümkün kılıyor ama aynı zamanda sınırlandırıyor. Birey ve toplum arasındaki ilişkiyi de buna benzer bir yapı üzerinden düşünüyorum. Özgürlük ve sınır, birey ve sistem, düzen ve rastlantı aynı yüzey üzerinde birbirini etkiliyor.

Bio-art referansları da burada devreye giriyor. Hücreler, sinir ağları, damarlar ya da mikroorganizmalar gibi görünen yapılar aslında toplumsal sistemleri düşünmek için başka bir görsel ölçek oluşturuyor. En küçük yapı ile en büyük sistem arasında beklenmedik bir benzerlik kuruyorum.

Üretimlerinizin merkezinde yer alan “toplumsal zıtlıklar ve ikilemler” konusuna değindik. Son dönemde hem bireysel hem de toplumsal bağlamda zihninizi en çok meşgul eden, eserlerinize sızdığını hissettiğiniz spesifik bir çelişki var mı?

Kişisel gelişim başlığı altında çekilen videolar çok dikkatimi çekiyor. Özellikle alanında uzman psikolog veya psikiyatristlerin “sorunlu insanlarla nasıl baş edebilirsiniz?” gibi başlıklarla çektiği videoları izlerken, “Acaba bu videoyu izleyen kaç kişi, baş edilmesi gereken sorunlu kişinin kendisi olabileceğini düşünüyor?” diye merak ediyorum.

Dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı psikolojik savunma yöntemleri öğreniyoruz. Peki, kendi sosyal çevremiz için nasıl bir tehdit oluşturabileceğimizi hiç düşünüyor muyuz? Kendimizi sürekli olarak başkalarının davranışlarından korumamız gereken bir özne olarak konumlandırırken, kendi davranışlarımızın başkaları üzerindeki etkisini ne kadar sorguluyoruz?

Sanırım son dönemde beni meşgul eden çelişkilerden biri tam olarak bu: Acaba kaç narsist bu videoları seyredip kendini kendinden korumaya çalışıyordur? 

Halıfalı Projesi, Kartlar
Halıfalı Projesi, Kartlar

Kendi sanat pratiğinizin yanında bir de “Halıfalı” projeniz var. Anadolu sembollerinin görsel hafızasını çok daha eğlenceli ve güncel bir dille yorumluyorsunuz. Geçmişin kültürel kodlarını bugünün izleyicisine bu şekilde aktarırken temel motivasyonunuz neydi?

Halıfalı Projesi’nde temel amaç, Anadolu motiflerinin hem görsel hem de anlamsal olarak en eğlenceli şekilde öğrenilmesi ve yaşamın içinde bir şekilde var olmaya devam etmesiydi.

Geleneksel motifleri yalnızca müzelerde, kitaplarda veya akademik metinlerde karşılaşılan şeyler olarak düşünmek istemedim. Çünkü bu motiflerin taşıdığı anlamların hâlâ bugünün insanıyla ilişki kurabileceğini düşündüm. Bundan yola çıkarak günümüzdeki astroloji ve fal bakma trendini ele aldım ve Anadolu motiflerini kullanarak tarot kartları yaptım.

Bu nedenle onları biraz gündelik hayatın içine çekmek, yeni bir görsel dil içinde yeniden yorumlamak ve insanlara “Bu motif ne anlatıyor?” diye merak ettirmek istedim. Halıfalı benim için geçmiş ile bugün arasında kurulmuş hem eğlenceli hem de öğretici bir bağlantı.

Geleneksel kodları çağdaş bir bedene kavuşturduğunuz bu yolculukta, hem kendi atölye pratiğiniz hem de “Halıfalı” projesi için gelecekte keşfetmek, belki de yıkmak istediğiniz yeni sınırlar nelerdir?

Kâğıt üzerine yaptığım çalışmalarda tek boyuttan tam anlamıyla çıkmayı çok istiyorum. Üretimlerimin yalnızca duvar üzerinde izlenen işler olarak kalması yerine, mekânla ilişki kuran, farklı katmanlara ve boyutlara sahip enstalasyonlara dönüşmesi uzun zamandır hayalini kurduğum bir şey. Mürekkebin akışını yüzeyden çıkarıp mekânın içine taşımak ve izleyicinin yalnızca bakmadığı, fiziksel olarak deneyimlediği işler üretmek istiyorum.

Halıfalı ise benim için başından beri yalnızca görsel bir proje değil. Aslında tam anlamıyla bir sunum ve canlı performans işi. Motiflerin taşıdığı anlamları izleyiciyle karşı karşıya, daha canlı ve deneyimsel bir biçimde paylaşabileceğim bir yapıya dönüşmesini istiyorum. Dolayısıyla Halıfalı için de dijital yüzeyin dışına çıkmak, performans, anlatı ve izleyici etkileşimini daha fazla işin içine katmak istediğim bir dönem beni bekliyor.

Sanırım iki tarafta da kırmak istediğim temel sınır aynı: İşin yalnızca bakılan bir nesne olmasından çıkıp, deneyimlenen bir şeye dönüşmesi.

Elif Zaim, Fotoğraf: Ufuk Ülker
Elif Zaim, Fotoğraf: Ufuk Ülker

Eserlerinizde günümüzün teknolojik ve dijital gelişmelerini sosyolojik bir örüntüye dönüştürerek işliyorsunuz. Dijitalleşmenin her yanımızı sardığı böyle bir dönemde; kağıt, su ve mürekkep gibi son derece dokunsal ve organik malzemelerle üretmek size ne hissettiriyor?

Yine bir ikilemin içinde olduğumu düşündürüyor. Bu açıdan ele almak bile kullandığım tekniği benim için daha eğlenceli hale getiriyor.

Bir tarafta algoritmalar, yapay zekâ, dijital ağlar ve sürekli hızlanan bir teknoloji var. Diğer tarafta ise benim önümde su, kâğıt ve mürekkep duruyor. Mürekkebin bir damlasının nereye gideceğini hâlâ bir algoritmaya söyleyemiyorum.

Ama diğer yandan bu teknik, sanatçı olarak kendimi ait hissettiğim temel üretim biçimlerinden biri. Dolayısıyla dijital dünyaya karşı nostaljik bir tepki olarak değil, tam tersine onunla aynı anda var olan başka bir üretim biçimi olarak görüyorum.

Belki de beni en çok ilgilendiren şey tam olarak bu karşıtlık: Çok gelişmiş teknolojilerin içinde yaşarken hâlâ suyun üzerindeki mürekkebin davranışını tamamen kontrol edemiyor oluşumuz.


Ufuk Ülker

1988 İstanbul doğumludur. Marmara Üniversitesi Resim Öğretmenliği Bölümü’nde Fotoğraf ve Resim çift anadal yapmıştır. Çeşitli sanat kurumlarında koordinatörlük, küratörlük ve direktörlük görevlerinde bulunmuş olan Ufuk Ülker, hâlen Labirent Sanat’ta Direktör olarak çalışmaktadır. Sanat yönetimi ve sergi küratörlüğü alanlarında projeler geliştirmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Zeyrek Çinili Hamam Müzesi
Önceki

İznik Çinilerinin İstanbul’dan Londra’ya Uzanan Hikâyesi

Emre Acar
Sonraki

Portfolyo: Emre Acar