Hikâyeler bazen geçmişi anlatmaz; geçmişi bugüne çağırır. Seçilay Yıldız, ikinci romanı Bayan Minty‘de bir büyükanne ile torunun sohbetinden yola çıkarak yalnızca bir aile tarihini değil; hafızanın kuşaklar arasında nasıl aktarıldığını, kültürel aidiyetin nasıl şekillendiğini ve insanın kendi hikâyesini bazen kendinden önce anlatılan hikâyeler aracılığıyla nasıl konumlandırdığını anlatıyor. Anlatısını bugünde kuran, geçmişe ise Mihriban’ın hafızası aracılığıyla dönen Bayan Minty, Princeton’dan Büyükada’ya, oradan da 1960’ların Adana’sına uzanan çok katmanlı bir aile romanı sunuyor. Seçilay Yıldız ile ikinci romanının çıkış noktasını, Minty karakterini, aidiyet duygusunu ve hikâyelerin insan hayatındaki dönüştürücü gücünü konuştuk.

Bayan Minty, genç bir yazar adayı olan Sera’nın anneannesinin hikâyesini yazmak istemesiyle başlıyor. Romanı bir “hikâye anlatma” eylemi üzerine kurmanızın özel bir nedeni var mı? Sizce insanın aile büyüklerinin hikâyelerini dinlemesi, kendini tanımasının da bir yolu olabilir mi?
Hayatı hikâye olarak okumayı seven bir insanım.
Bayan Minty özelinde; akış kendiliğinden bir “hikâye anlatma” eylemi üzerinden gerçekleşti. Özellikle kurgulamadım ancak okuyucunun ilerleyen sayfalarda taşları yerli yerine oturtabilmesi için ana karakterimin böyle şekillenmesini oldukça sevdiğimi söyleyebilirim.
Aile büyüklerinin anlatılarının dinlenmesine gelince, bu kişiden kişiye değişebilir sanırım. Kimi karşısındakini, kimi hayatı, belki de kimi kendini tanıyabilir.
Roman, Princeton’dan Büyükada’ya, oradan 1960’ların Adana’sına uzanan geniş bir coğrafyada ilerliyor. Farklı mekânları yalnızca bir fon olarak değil, karakterlerin kimliğini şekillendiren unsurlar olarak kurgulamışsınız. Mekânın bir roman karakteri kadar güçlü olmasını özellikle mi hedeflediniz?
Roman çoklu tarih ve mekânlarda geçerken, hem kullanılan dilin ilgili bölüme uygun olmasını hem de okuyucumun o zamanı ve/veya mekânı kolaylıkla gözünde canlandırmasını oldukça önemsedim.
Arzu ederim ki okur, bir tiyatro hatta belki bir film sahnesini izlermiş gibi satırların arasında kendi görselini yaratabilsin ve böylelikle edebiyatla görsel sanatları kendi belleğinde, yine kendi arzu ettiği gibi şekillendirebilsin. Bunu okuyucuyla kurulabilecek en güçlü bağlardan biri olarak görüyorum.
Minty, güçlü ilkelerle yaşayan, mesafeli ama aynı zamanda derin bir şefkat taşıyan bir karakter. Onu yazarken sizi en çok etkileyen şey neydi? Minty, belirli bir kuşağın temsilcisi mi, yoksa zamandan bağımsız bir karakter mi?
Minty’nin bana öğretisi hayatın her zaman sürprizlerle dolu olup, bitti denilen yerden yeniden başlayabileceği… Bu noktada Minty karakteri sabit kalmıyor, kendi düşünce kalıplarını esnetebiliyor, bazen değiştirebiliyor ancak her zaman özüne ve O’nu O yapan değerlere de sadık kalıyor. Bu noktada zamanı eğebildiğini düşünüyorum.
Roman boyunca farklı kuşaklardan kadınların hayata bakışındaki değişimi görüyoruz. Mihriban, kızı ve torunu aynı aileye ait olsalar da dünyayı bambaşka şekillerde okuyorlar. Sizce kuşaklar gerçekten değişiyor mu, yoksa yalnızca değişen hayat koşullarına farklı tepkiler mi veriyorlar?
Sanırım ikisi de doğru… Ve yine sanırım tam da böyle olması gerekiyor. İnsan davranışının temel kalıpları tarih boyunca aynı olsa da değişen zaman ve hayat koşullarıyla bunları yaşama biçimimiz şekilleniyor. Kuşaklar arasında hayatı okumada gördüğümüz farkın temeli de belki biraz da -ki bence tam da olması gerektiği gibi- burada saklı…
Bayan Minty aynı zamanda güçlü bir hafıza romanı. Yemekler, evler, bahçeler, gündelik alışkanlıklar ve aile içinde tekrar eden ritüeller, karakterlerin geçmişiyle bağ kurmasını sağlıyor. Sizce insanı ayakta tutan şey anılar mı, yoksa o anıları canlı tutan gündelik ayrıntılar mı?
Anılar elbette çok önemli, ancak ben geçmişe takılı kalmayı kendi adıma çok doğru bulmuyorum. İnsanı ayakta tutan bana göre hep ileriye bakabilmesi.
Kitabın bir bölümünde Minty “Gözyaşlarında teselli bulanlardan olmadım hiç…” gibi bir cümle kuruyor. Benzer bir mantıkla anıları canlı tutup, onlardan kahkahayı, bazen alınması gereken dersleri alıp, hayatın ileriye doğru yaşandığına inananlardanım.
Romanın merkezinde kültürel aidiyet meselesi de var. Sera, Amerika’da büyümüş olmasına rağmen Türkiye’yle ve ailesinin kökleriyle güçlü bir bağ kuruyor. Bugün hızla küreselleşen dünyada aidiyet duygusunu siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Aidiyet benim çok önemsediğim bir olgu. Özüne sadık kalarak, farklı kültürlere akılla uyum sağlamak yine kitapta geçen ve doğruluğuna inandığım bir varoluş şekli.
Romanın daha ilk sayfalarında “Her kalp sırlarla örülüdür… Tüm hikâyeler anlatılmadıkları yerden başlar…” cümlesi okuru karşılıyor. Sizce edebiyatın asıl görevi anlatılan hikâyeleri çoğaltmak mı, yoksa insanların uzun zamandır konuşmadıkları şeylere cesaretle bakmalarını sağlamak mı?
Edebiyata görev yüklemek ister miyim? Çok emin değilim. Ancak ben etkilendiğim bir romanda; elbette hikâyeyi, yazım dilini, akıcılığını ve en önemlisi de hayâl gücümü çalıştırıp yazarla birlikte sayfaları çevirdiğimi düşünebilmeyi seviyorum. Kelimeler arasındaki ahengi bulabiliyorsanız bu okuyanın ihtiyacına göre, bazen size cesaret, bazen umut verirken çoğu zamanda o anki duygu durumunuza göre, sizde farklı hisler yaratabilir.
