Oyuncu kimliğiyle geniş kitlelerin tanıdığı Murat Aygen, bu kez sahnenin ve kameranın önünden değil, insanın en sessiz yerinden konuşuyor. Yeni kitabı Sesten Az Önce ile okuru kelimelerin başladığı yerden değil, tam da kelimelerin doğmadan önceki o kırılgan aralıktan yakalayan Aygen; yalnızlık, aşk, hafıza ve insanın kendi iç sesi üzerine yoğun, düşündürücü metinler kaleme alıyor. Bu kitapta öğüt veren bir yazar değil, soruların etrafında dolaşan bir anlatıcı var.
Aygen ile yaptığımız bu söyleşide yalnızlığın gerçekten bir eksiklik olup olmadığını, aşkın kırılganlığını, şehir hayatının insanı nasıl dönüştürdüğünü ve yazının insanın kendisiyle yüzleşmesindeki rolünü konuştuk. Oyunculuktan yazarlığa uzanan yolculuğunda insanın iç dünyasına dair gözlemlerini paylaşan Murat Aygen, bazen bir cümlenin, bazen de bir sessizliğin insanı kendine yaklaştırabileceğini söylüyor. Çünkü ona göre gerçek ses, çoğu zaman kelimelerde değil, tam da sesten az önce duyuluyor.

Sesten Az Önce başlığı, kelimeden hemen önceki o kırılgan aralığı işaret ediyor. Sizce insanın gerçek sesi kelimelerde mi saklıdır, yoksa tam da o sessizlikte mi?
Ben insanın gerçek sesinin kelimelerde değil, kelimeden hemen önceki o aralıkta olduğunu düşünüyorum. Çünkü söz söylediğimiz anda duygu bir ölçüde biçim değiştirir. Dil bir şeyleri anlatır ama her şeyi taşıyamaz. Oysa kelimenin doğmadan önceki o küçük aralıkta insan kendine daha yakındır. Kitabın adı da aslında o anın peşinden gidiyor.
Kitabın önsözünde okura bir şey öğretmekten çok bir şeyi hatırlatmak istediğinizi söylüyorsunuz. Yazı sizin için bir keşif mi, yoksa bir hatırlama biçimi mi?
Ben yazıyı daha çok bir hatırlama biçimi olarak görüyorum. Yazarken yeni bir bilgi bulduğumu düşünmüyorum. Daha çok içimizde zaten var olan ama zamanla üzeri örtülmüş şeylere yeniden dokunuyoruz. Bazen bir cümle kurduğunuzda şöyle hissedersiniz: Bunu ilk kez söylemiyorum, sadece yeniden fark ediyorum.
Metinlerinizde sık sık “iç ses”, “gölge”, “sessizlik” gibi kavramlar karşımıza çıkıyor. Bu kitabı yazarken en çok hangi iç diyalogla yüzleşmek zorunda kaldınız?
En çok insanın kendine karşı ne kadar dürüst olabildiği meselesiyle yüzleştim. Çünkü insan başkalarına karşı değil, çoğu zaman kendine karşı rol yapar. Yazarken bu maskeler çok uzun süre duramıyor. Bir noktada insan kendi gölgesiyle karşı karşıya kalıyor.
Oyunculuk ve yazarlık iki farklı ifade biçimi gibi görünse de ikisi de insanın iç dünyasını açığa çıkarıyor. Bir karakteri oynamak mı, yoksa onu yazmak mı size daha büyük bir özgürlük alanı sunuyor?
İkisi de farklı bir özgürlük alanı açıyor. Oyunculukta bir karakterin içine giriyorsunuz ve onun dünyasını yaşıyorsunuz. Yazarken ise o dünyanın nasıl kurulacağına karar veriyorsunuz. Oyunculuk bana insanı gözlemlemeyi öğretti, yazarlık ise o gözlemleri anlamlandırma fırsatı veriyor.
Kitapta yalnızlık neredeyse bir karakter gibi dolaşıyor. Siz yalnızlığı bir eksiklik olarak mı görüyorsunuz, yoksa insanın kendine yaklaşabildiği nadir alanlardan biri olarak mı?
Ben yalnızlığı eksiklik olarak görmüyorum. Kalabalıkların içinde insan çoğu zaman bir rol oynayabilir ama yalnız kaldığında o rol dağılır. Bu yüzden yalnızlık bazen insanın kendine en dürüst olduğu alanlardan biridir.
Metinlerinizde aşk, sadakat ve merak arasında ince bir gerilim var. Sizce insan ilişkilerinde en kırılgan olan hangisi: aşkın kendisi mi, yoksa onun yarattığı beklentiler mi?
Bence çoğu zaman kırılan şey aşkın kendisi değil, beklentiler oluyor. Aşk oldukça yalın bir duygu. Ama insanlar o duygunun üzerine çok fazla anlam ve beklenti yüklediğinde ilişkiler kırılgan hale geliyor.
“Ayna” metaforu kitapta güçlü biçimde hissediliyor: insanın kendine bakması, kendini tanıması ve hatta kendinden ürkmesi… Siz kendi yazınıza baktığınızda orada daha çok tanıdığınız bir Murat Aygen mi görüyorsunuz, yoksa yabancı biri mi?
Bazen tanıdığım birini görüyorum, bazen de bana yabancı gelen birini. Yazı biraz da insanın kendine bıraktığı iz gibi. Yıllar sonra dönüp baktığınızda o metni yazan kişinin o anki ruh halini yeniden görüyorsunuz.
Oyuncu olarak yıllarca başka hayatların içinde yaşadınız. Bu deneyim, insan doğasını anlamada size bir tür “edebi malzeme” sağladı mı?
Kesinlikle sağladı. Oyunculuk insanı dikkatle izlemeyi öğreten bir meslek. Bir karakteri oynarken onun korkularını, çelişkilerini ve kırılganlıklarını anlamaya çalışıyorsunuz. Yazarken de aslında aynı şeyi yapıyorsunuz.
Kitapta kent, yalnızlık ve karşılaşmalar üzerine yazdığınız bölümler dikkat çekici. Modern şehir insanı sizce gerçekten yalnız mı, yoksa kalabalığın içinde kendine yeni bir dil mi kuruyor?
Modern şehir insanı biraz ikisini de yaşıyor. Bir yandan kalabalığın içinde, diğer yandan oldukça yalnız. Şehir sürekli bir temas sunuyor ama gerçek karşılaşmalar daha nadir oluyor. Yine de bazen en güçlü karşılaşmalar hiç beklemediğimiz anlarda ortaya çıkabiliyor.
Yazılarınız kısa ama yoğun. Bir anlamda aforizma ile deneme arasında bir yerde duruyorlar. Bu formu seçerken aklınızda belirli bir edebi gelenek var mıydı?
Belirli bir forma karar vererek başlamadım. Ama kısa ve yoğun cümlelerin gücüne her zaman inanırım. Bazen bir düşünceyi uzun uzun anlatmak yerine yoğun bir cümleyle bırakmak daha etkili oluyor.
Kitap boyunca insanın kendine doğru yaptığı bir yolculuk hissediliyor. Sizce insan gerçekten kendine ulaşabilir mi, yoksa bu yolculuk her zaman yarım mı kalır?
Bence insan kendine tamamen ulaşamaz. Ama o yolda yürümek zaten hayatın kendisi. İnsan bazen kendine yaklaşır, bazen uzaklaşır ama bu hareket hiç bitmez.
Oyunculuk kariyerinizde birçok karaktere hayat verdiniz. Yazarken bu karakterlerin gölgeleri metinlerinize sızdı mı?
Evet, mutlaka sızmıştır. Çünkü oynadığınız her karakter sizde küçük bir iz bırakır. Yazarken o izlerin bazı cümlelerin içinde yeniden ortaya çıktığını fark ediyorsunuz.
Eğer Sesten Az Önce bir tiyatro oyunu olsaydı, sahnede nasıl bir atmosfer olurdu: sessiz bir monolog mu, çok sesli bir insan korosu mu?
Ben bunu tek bir monolog gibi düşünmüyorum. Daha çok farklı insanların iç seslerinin bir araya geldiği bir yapı gibi hayal ediyorum. Ama sahnede mutlaka uzun sessizliklerin olduğu bir atmosfer olurdu.
Yazmak çoğu zaman bir iç hesaplaşma olarak görülür. Bu kitap sizin için bir kapanış mıydı, yoksa yeni soruların başlangıcı mı?
Ben bunu bir kapanış olarak görmüyorum. Daha çok yeni soruların başladığı bir yer gibi geliyor bana. Yazmak çoğu zaman cevap bulmaktan çok doğru soruyu bulma süreci.
Son olarak: Bu kitabı okuyan birinin kitabı kapattığında hangi duyguyla baş başa kalmasını isterdiniz?
Okurun kitabı kapattığında kendine biraz daha yaklaşmış hissetmesini isterim. Bazen bir kitap insanın kendi iç sesini duymasına yardımcı olur. Eğer böyle bir his bırakıyorsa benim için en değerli şey odur.




