Bazı romanlar yüksek sesle konuşur, bazıları ise okuru kendi iç sesine kulak vermeye davet eder. Güneş Altunkaş’ın Yedi Günlük Sessizlik adlı romanı, ikinci türün güçlü örneklerinden biri olarak sessizliği yalnızca bir tema değil, aynı zamanda bir anlatım dili hâline getiriyor. Modern insanın kalabalıklar içindeki yalnızlığını, aile ilişkilerinin ruhumuzda bıraktığı izleri ve dijital çağın görünmez yorgunluklarını beşinci kitabı Yedi Günlük Sessizlik’te ele alan yazar Altunkaş, okuru cevaplardan çok sorularla baş başa bırakıyor. Bu söyleşide Güneş Altunkaş ile sessizliğin anlamını, modern insanın içsel yolculuğunu ve edebiyatın günümüz meselelerine nasıl yaklaşması gerektiğini konuştuk.
Yedi Günlük Sessizlik başlığı, yokluktan çok bir yoğunluk hissi taşıyor. Bu sessizlik sizin için bir boşluk mu, yoksa anlamın kurulduğu bir alan mı?
Benim için sessizlik, hiçbir zaman mutlak bir boşluk ya da yokluk anlamına gelmedi. Tam aksine, kelimelerin yükünden arınmış, tıka basa doluluktan arınmak diyebilirim. Yedi Günlük Sessizlik, bir yoksunluk hikâyesi değil; insanın kendi içine doğru genişlediği, seslerin gürültüsünden kaçıp gerçeğe çarptığı bir inşa alanıdır. Kelimeler bazen gerçeğin üzerini örten birer kabuğa dönüşür; sessizlik ise o kabuğun altındaki çıplak hakikattir. Dolayısıyla bu romandaki sessizlik, anlamın bittiği yer değil, asıl anlamın başladığı ve kurulduğu en korunaklı alan.

Metinde sessizlik neredeyse bir anlatım dili gibi işliyor. Sizce insan kendini en çok konuşurken mi gizler, yoksa sustuğunda mı açığa çıkar?
İnsan konuşurken maskeler takabilir. Kelimeler, kendimizi dünyadan saklamak, olmak istediğimiz ama olamadığımız o illüzyonu yaratmak için harika birer sığınak değil mi? Çoğu zaman susmaktan korktuğumuz için, içimizdeki o derin boşluk görünmesin diye konuşuruz. Oysa sustuğumuz an, savunma mekanizmalarımızın çöktüğü, o vitrinin dağıldığı andır. İnsan en çok sustuğunda, boşluklarda kendini ele verir ve hemen açığa çıkar. Romanda da sessizliği neredeyse bir anlatım dili olarak kurmamın sebebi buydu; karakterlerimin söylediklerinden çok, söyleyemediklerinde saklı olan o ham insanı göstermek istedim.
Cem karakteri üzerinden kurduğunuz iç dünya, dış dünyadan daha gerçek hissediliyor. Sizce modern insanın asıl yaşam alanı artık iç dünyası mı?
Evet, kesinlikle öyle. Modern dünya bizden sürekli dışarıda olmamızı, görünmemizi, hızla akmamızı ve durmaksızın üretip hunharca tüketmemizi talep ediyor. Bu dışsal dayatma, insanı kendi özüne o kadar yabancılaştırıyor ki, bir süre sonra dış dünya sadece bir sahneye, yapay bir dekora dönüşüyor. Cem’in iç dünyasının dışarıdan daha gerçek hissettirmesi bir tesadüf değil. Çünkü modern insan artık trajedilerini de, varoluş sancılarını da, asıl yalnızlığını da o kalabalık sokaklarda değil, kendi zihninin odalarında yaşıyor. Bizim asıl sığınağımız da, asıl hapishanemiz de artık iç dünyamız.
Kitapta iletişim, klasik anlamıyla değil; bakışlar, eksiklikler ve suskunluklar üzerinden kuruluyor. Bu tercih bilinçli bir anlatım stratejisi miydi?
Bu tamamen bilinçli ve üzerinde titizlikle durduğum bir stratejiydiydi. Günümüz dünyasında iletişim, dilin enflasyonu yüzünden yeterince anlamını yitirdi. Çok konuşuyoruz ama birbirimizi hiç duymuyoruz. Ben romanda klasik iletişimin sınırlarını zorlamak, hatta o sınırları yıkmak istedim. İki insan arasındaki en sahici bağ, cümlelerin bittiği yerde, bir bakışın donup kaldığı o saniyede ya da bilinçli bir suskunlukta saklı. Bu romanımda eksik bırak her satır arası, okurun kendi duygusuyla tamamlaması için açılmış birer alandır. Düşündüğümde bugüne kadar anlatmadıklarım, anlattıklarımdan her zaman daha hacimli ve daha kalıcı oldu.
Aile yapısı, özellikle anne ve baba figürleri üzerinden oldukça çarpıcı bir karşıtlıkla veriliyor. Bu karşıtlık, karakterin içsel yolculuğunu nasıl besliyor?
Bir karakterin içsel yolculuğu, her zaman doğduğu evin gölgesinde başlar. Romandaki anne ve baba figürleri, Cem’in ruhunun iki farklı kutbunu, onun içindeki o büyük çatışmayı besleyen ana damarları temsil ediyor. Bu karşıtlık, Cem’i tek boyutlu bir karakter olmaktan çıkarıp, kendi varoluşunu bu iki uç arasında arayan bir yolcuya dönüştürüyor. Karakter, annenin sessizliği ile babanın dünyevi gürültüsü arasında ezilmeden kendi sesini bulmaya çalışıyor. Bu iki figürün yarattığı tezat, Cem’in kaçtığı ve sığındığı limanları gösteriyor.
Annenin sessizliği ile babanın gürültüsü arasında kurulan gerilim, aslında neyin temsili?
Bu gerilim aslında modern dünya ile insanın kadim içsel doğası arasındaki çatışmanın bir mikrokozmosu. Babanın gürültüsü; dış dünyayı, dayatmaları, toplumsal rolleri, durmaksızın konuşan o hoyrat sistemi temsil ediyor. Annenin sessizliği ise; bastırılmışlığı, kabullenişi ama aynı zamanda o gürültüye karşı sessiz bir direnişi, derin bir içe dönüşü simgeliyor. Bu iki güç arasındaki gerilim, modern insanın her gün yaşadığı o büyük araf diye düşünüyorum Dünyanın dayatılan gürültüsüne boyun mu eğeceğiz, yoksa kendi içimizin sessiz sığınağına mı çekileceğiz? İşte tam da bu sorulara cevap bulmalı.
Metinde dijital çağ eleştirisi doğrudan değil, karakterlerin yaşam biçimi üzerinden veriliyor. Sizce edebiyatın günümüz meselelerini anlatma biçimi nasıl değişmeli?
Edebiyat bir gazete kupürü ya da sosyolojik bir rapor değil. Günümüzün dijitalleşme sancılarını, ekran bağımlılıklarını kör göze parmak misali, didaktik bir dille anlatmak edebiyatın büyüsünü bozar. Ben dijital çağı karakterlerin yaşam biçimi, yalnızlaşma refleksleri ve o sahte tatmin duyguları üzerinden vermeyi tercih ettim. Edebiyatın günümüz meselelerini anlatma biçimi artık değişmeli; büyük sloganlar atmaktansa, o meselelerin insanın ruhunda açtığı görünmez yaralara odaklanmalı. Çağı eleştirmek, çağın insanının hissettiği o derin anlamsızlığı hissettirmekle mümkündür.
Cem’in dünyasında “anı yaşamak” ile “anı kaydetmek” arasında net bir ayrım var. Bu, sizin kişisel bakışınızın da bir yansıması mı?
Bu ayrım benim de hayata ve bugünün insanına bakışımın tam bir yansıması. Artık bir günbatımını izlemek, bir dostun gözünün içine bakmak yetmiyor; onu mutlaka dijital bir hafızaya hapsetmek, “kaydetmek” istiyoruz. Yaşama deneyiminin kendisi, o deneyimin kanıtlanması arzusunun gerisinde kaldı. Cem bu çelişkiyi derinden hisseden bir karakter. Anı kaydetme telaşı, aslında anı yaşayamama korkusunun ve o anın uçup gideceğine dair duyulan varoluşsal kaygının bir ürünü. Ben hayatı kadrajların arkasından değil, gözümüzün ve ruhumuzun değdiği o ilk çıplak haliyle yaşamaktan yanayım. Hele ki şu an onkoloji tedavisi gören biri olarak her anı galerime hapsetme halinden çok uzaktayım.
Kitap boyunca açık cevaplardan çok sorularla ilerliyorsunuz. Sizce edebiyatın görevi cevap vermek mi, yoksa doğru soruları kurmak mı?
Edebiyatın hiçbir zaman reçeteler sunmak, hazır cevaplar vermek veya ahlak dersi vermek gibi bir görevi olmamıştır. Cevaplar dogmatiktir, bitmiştir ve sınırları bellidir. İyi bir roman, okurun zihninde her zaman yeni kapılar açmalıdır. Benim yazarlık misyonum, okura ne düşünmesi gerektiğini söylemek değil; ona bugüne kadar kendine sormaya cesaret edemediği o doğru ve sarsıcı soruları sordurabilmektir. Yedi Günlük Sessizlik bu anlamda bir cevaplar bütünü değil, insan ruhuna doğrudan sorulmuş büyük bir cesarettir.
Okurun bu kitabı bitirdiğinde bir hikâyeyi mi hatırlamasını istersiniz, yoksa kendine dair bir farkındalıkla baş başa kalmasını mı?
Bir hikâye zamanla unutulabilir, isimler hafızadan silinebilir, olay örgüsü silikleşebilir. Ama bir kitabın insanın ruhunda bıraktığı o tortu, o uyanış hissi kolay kolay kaybolmaz. Ben okurun kitabı kapatıp masaya koyduğunda, sadece “Cem” adında bir karakterin hikâyesini bitirmiş olmasını istemem. O son sayfayla birlikte, kendi sessizliklerine bakmasını, kendi içindeki gürültüyü tartmasını ve kendine dair sarsıcı bir farkındalıkla baş başa kalmasını isterim. Eğer okur, kitaptan sonra kendi içine dönebiliyorsa, bu roman menziline ulaşmış demektir.
