Çağdaş resmimizin güçlü isimlerinden Burcu Perçin, 12. kişisel sergisi “Her Şey Burada” ile rotayı Karadeniz’e çeviriyor. Ordu Taşbaşı Sanat Alanı’nın tarihsel derinliği ve özgün dokusuyla buluşan bu sergi, Perçin’in üretim pratiğindeki zamansal ve tematik katmanları; suyun gizemli derinliklerinden yükselen bir anlatıyla harmanlıyor. İzleyiciyi “burada” olmanın ve görmenin ne anlama geldiğini yeniden tanımlamaya davet eden bu seçki, sanatçının külliyatında hem teknik hem de kavramsal olarak yeni bir eşiği işaret ediyor.
Peki, bir sanatçının “burada” dediği yer tam olarak neresidir? İstanbul’un sanat merkezinden ayrılıp Karadeniz’in coğrafi ve kültürel dinamiklerine dokunmak, Perçin’in kendine has resim diliyle nasıl bir diyalog kurdu? Bu soruların izini sürmek, sanatçının fırçasındaki katmanları aralamak ve serginin arka planındaki o ince düşünsel süreci bizzat kendisinden dinlemek üzere bir söyleşi gerçekleştirdik. Sanatın merkezinden uzağa ama “her şeyin” toplandığı o asıl merkeze doğru çıktığımız bu yolculukta, keyifli okumalar dileriz.
“Her Şey Burada” başlığı, hem mekânsal bir kümelenmeyi hem de zamansal bir birikimi işaret ediyor. 12. kişisel serginizde geçmiş dönem işlerinizden bugüne uzanan bir seçkiyi bir araya getirirken, tuvaldeki fırça vuruşlarınızın yıllar içindeki evrimini nasıl okuyorsunuz? Bir sanatçı için önceki işleriyle aynı duvarda yüzleşmek, kendi ‘arşivine’ bakarken nasıl bir hesaplaşmayı beraberinde getiriyor?
“Her Şey Burada”, benim için farklı zamanlarda ürettiğim işler arasında yeniden dolaşmak gibi. Kendi pratiğime daha bütünsel bakabilme imkânı sunuyor. Sergi ağırlıklı olarak son dönem işlerimi ele alsa da, birbirinden oldukça farklı görünen serilerden örnekler yer alıyor. Burada tematik çeşitlilikten öte, bu serilerin ortak meselelerine dikkat çekmek istedim.
Bu sergiye elbette bir retrospektif diyemeyiz. O çok daha kapsamlı, her dönemin belirleyici işlerini bir araya getiren bir yapı gerektirirdi. Ama buna rağmen farklı zamanlarda üretilmiş işlerimi bir arada görmek, bütün süreci ve işler arasındaki bağlantıları yeniden fark etmemi sağladı.
Elbette yıllar içinde çok şey değişti. Temalar, çalışma biçimim, renk, kompozisyon anlayışım, yüzeyle kurduğum ilişki ve pentür anlayışım sürekli değişti ve dönüştü. Bazen daha eski işlere bir koleksiyon sergisinde rastladığımda, ne kadar farklı boyuyormuşum diye düşünüyorum. Hatta hafif bir yabancılaşma hissi yaşıyorum. Ama bu eleştirel bir yerden gelen bir duygu değil; zaman içinde ne kadar değiştiğimin farkına varmakla ilgili. Aslında hoş bir duygu oluyor.
Her dönemin kendine özgü soruları, görsel ve teknik arayışları var. Hepsinin kendi zamanına ait bir dili ve enerjisi bulunuyor. Eski işlerimle aynı duvarda karşılaşmak, o dönemin meraklarını, arayışlarını ve çalışma biçimini hatırlatıyor. Ama ben buna hâlâ devam eden bir üretim pratiğinin farklı duraklarına bakıyormuşum gibi hissediyorum.
Sergiyi tasarlarken beni en çok etkileyen şey ise, ele aldığım serilerin düşündüğümden daha fazla ortak noktaya sahip olduğunu fark etmekti. Bazı düşünceler, görsel arayışlar ya da sorular yıllar içinde biçim değiştiriyor ama bütünüyle ortadan kaybolmuyor. Aradan uzun zaman geçse de başka bir işte ya da başka bir seride yeniden karşıma çıkabiliyorlar. Örneğin erken dönem işlerimde ele aldığım terk edilmiş endüstriyel yapılarla, bugün su altı serimde yer alan batık yapılar arasındaki ilişki gibi. Konular değişse de, insanın bıraktığı izler ve zamanın buna yarattığı etki hâlâ resimlerimde yer bulabiliyor.
Bütün bu işler bir araya geldiklerinde kendi aralarında yeni okumalar ve bağlantılar kuruyorlar. Bu sergi, benim için biraz da o ilişkileri görünür kılan bir buluşma noktası oldu.
Serginin adı da biraz buradan geliyor: “Her Şey Burada”.

Pratiğinizin erken dönemlerinde terk edilmiş endüstriyel yapılar, fabrikalar ve insanın ‘inşa ettiği’ boşluklar baskındı. Son dönemde ise su altı ekosistemlerine ve daha organik formlara yöneldiniz. Bu geçişi sadece bir konu değişikliği olarak mı tanımlıyorsunuz, yoksa insanın doğa üzerindeki tahakkümünden, doğanın kendi özerk alanına (su altına) çekilme arzusu olarak mı okumalıyız?
Bunu sadece bir konu değişikliği olarak görmüyorum. Aslında değişim ve dönüşüm yalnızca resimlerimde değil, hayata bakışımın da önemli bir parçası. Yaşamın içinde değişerek, gelişerek var olabilmeyi önemsiyorum. Sanat pratiğim de bundan bağımsız değil. Beni heyecanlandıran şey, yeni bakış açılarının ve yeni olasılıkların peşinden gidebilmek.
Öte yandan bunu, yıllardır peşinden gittiğim meselelerin başka bir alandaki karşılığı gibi görüyorum. Çünkü en temelde ilgilendiğim ve beni tetikleyen şey, insanın doğayla nasıl bir ilişki kurduğu. Seriler ise bu düşünce alanının farklı yönlere açılarak genişlemesi gibi. Terk edilmiş endüstriyel mekânlar, mermer ocakları, yapay doğa manzaraları, antik dünya üzerinden bütün bunlara bakışım ve bugün su altına yönelmiş olmam da aynı hattın devamı..
Okyanusu yalnızca su altı peyzaj görüntüleri olarak değil, kendi içinde işleyen, büyüleyici bir ekolojik sistem olarak ele alıyorum. Kırılgan ama olağanüstü bir yenilenme gücüne sahip. Suyun altında insanın bıraktığı izler; batık yapılar, su altı arkeolojisi zamanla başka yaşam biçimlerinin parçası hâline geliyor. Bunların ekosistem tarafından sahiplenilmesi ve oradaki yaşamın bir parçasına dönüşmesi özellikle odaklandığım meselelerden biri oldu.
Su altına yönelmemin sebeplerinden biri de okyanusların yaşamın başlangıç noktası olması. Dünyanın yüzde 70’ini kaplayan bu devasa su kütlesinin yalnızca yüzde 5’ini biliyor olmamız beni şaşırtıyor ve etkiliyor. Aynı zamanda olağanüstü bir ihtişamı, güzelliği ve yaşam çeşitliliğini barındırıyor. İnsanlığın geleceği açısından hayati öneme sahip. Buna rağmen yeterince düşünülmüyor, konuşulmuyor.
Okyanusun zenginliğini, güzelliğini ve ihtişamını görünür kılarak ona dair merak uyandırmayı ve koruma bilincini güçlendirmeyi önemsiyorum.
İzleyici resimlerinize baktığında, genellikle o mekânların içine ‘sızmış’ gibi hisseder. ( En azından ben böyle hissediyorum! ) Sizin çalışmalarınızdaki ‘bakış açısı’, çoğu zaman bir voyeur (röntgenci) gibi değil, bir arkeolog veya bir gözlemci gibi inşa ediliyor. İzleyicinin, tuvalinizdeki bu terk edilmiş veya gizli kalmış alanlara bakarken neyi ‘bulmasını’ veya neyi ‘kaybetmesini’ umuyorsunuz?
Açıkçası resmi, izleyicinin ne hissedeceğini hesaplayarak kurmuyorum. Resimlerimde kendi içgüdüsel olarak görmek istediğim şeyi takip ediyorum. Kompozisyonla, renkle, ışıkla, yüzeyle, hacimle kurduğum ilişki oldukça sezgisel ilerliyor diyebiliriz. Her ne kadar ön çalışmalara, araştırmalara ve kurguya uzun zaman ayırsam da, bir resmi yaparken benim için asıl mesele kendi görmek ve ifade etmek istediğim dünyayı kurabilmek.
Daha çok resmin kendi iç ritmini takip ediyorum. Bunlar düşünsel olduğu kadar fiziksel ve sezgisel kararlar. Sanırım izleyicinin resimlerin içine çekildiğini hissetmesi de biraz buradan geliyor.
Kompozisyonlarımı büyük ölçüde önceden planlıyor ve eskizlerle kurguluyorum. Ama resmin asıl yaşamı boyayla birlikte başlıyor. Renklerin ve tonların ilişkisi, yüzeyde oluşan dokular, katmanlar, boyayı sürüş şeklim, pentürün yönü çalışırken sürekli değişimin içinde akışta ilerliyor. Bu süreçte resmi kontrol etmeye çalışmıyorum. Çünkü resmin gücü tam da bu teslimiyet anında ortaya çıkıyor.
Resim kendi atmosferini, enerjisini oluşturuyor. Benim ilgilendiğim şey de tam olarak o canlılık ve kendi olma hâli. Bu anlamda kendi resmimi bire bir taklit etmek benim için bile zor.

Sergi mekânı olan Ordu Taşbaşı Sanat Alanı, tarihi ve atmosferik yapısıyla eserlerinizin ‘görünürlük’ seviyesini ve izleyiciyle kurduğu diyaloğu nasıl dönüştürdü? Beyaz küp bir galeride değil de, böylesine tarihsel bir dokunun içinde işlerinizin mekânla girdiği ilişkiyi ‘mekâna özel bir düzenleme’ (site-specific) bağlamında nasıl değerlendirirsiniz?
Taşbaşı’nın içine girer girmez o atmosferi hissediyorsunuz. Yüksek tavanı, mimari karakteri, denizle kurduğu ilişki ve bulunduğu konum gerçekten çok etkileyici. Şehrin tam merkezinde olmasına rağmen insana başka bir zamana geçmiş hissi veriyor.
Bir sanatçı olarak böyle yapılar beni elbette besliyor. Özellikle çalışmalarımda tarihsel referanslar, kültürel miras ve insanın geçmişten bugüne taşıdığı izlerle ilgilenirken, böylesine güçlü bir karaktere sahip bir mekânda sergi açma fikri benim için çok heyecan verici.
Yapının kendi hikâyesi de dikkatimi çekti. Taşbaşı, 19. yüzyılda Rum Ortodoks kilisesi olarak inşa edilmiş, daha sonra cezaevi olarak kullanılmış ve bugün bir sanat alanı olarak yaşamını sürdürüyor. Aynı mekânın farklı dönemlere ve deneyimlere tanıklık etmiş olmasını ilginç buluyorum.
Bu sergiyi tamamen mekâna özel üretilmiş bir proje olarak tanımlayamayız. Ancak işler ile mekân arasında doğal bir yakınlık olduğunu düşünüyorum. Özellikle antik dünyaya referans veren işlerimin bu yapıyla kurduğu ilişkiyi önemsiyorum.
İşlerimi böyle bir yapının içinde görmek hayalini kurduğum bir şeydi. Bu nedenle Taşbaşı benim için yalnızca işlerin sergilendiği bir yer değil, serginin algılanma biçiminin de önemli bir parçası hâline geldi.
Türkiye’de çağdaş sanatın genellikle büyük metropollere sıkıştığı bir gerçek. İstanbul merkezli üretim yapan bir sanatçı olarak, işlerinizi bu coğrafyaya, Ordu’ya taşımak ve orada yaşayan izleyiciyle buluşturmak sizde nasıl bir heyecan veya sorumluluk uyandırıyor?
Farklı şehirlerde, farklı izleyici gruplarıyla buluşabilmek benim için her zaman çok değerli oldu. Her şehrin kendi kültürel birikimi, kendi bakış açısı ve kendi izleyicisi var. İşlerin farklı coğrafyalarda nasıl karşılık bulduğunu görmek, sanatçı olarak benim için de besleyici bir deneyim.
Ordu’yu ayrıca seviyorum ve yakın hissediyorum. Doğası, çevreye duyarlı yapısı, kültürel hayatı ve aydın insanlarıyla beni kendine çekti. Çalışmalarımda doğayı merkeze alan bir sanatçı olarak, böyle bir şehirde işlerimin izleyiciyle buluşacak olması benim için ayrı bir anlam taşıyor.
Açıkçası Taşbaşı’nı ilk gördüğüm an bu mekânda bir sergi yapma arzusu duydum. Böylesine güçlü ve tarihsel bir yapının bugün bir sanat alanına dönüşmüş olmasını çok değerli buluyorum.
Aynı zamanda serginin yalnızca sanat izleyicisiyle değil, şehri keşfetmeye gelen yerli ve yabancı ziyaretçilerle de karşılaşma imkânı bulacak olması ilgimi çekiyor. Bu nedenle sergiyi daha geniş bir izleyici kitlesiyle buluşma ve diyalog kurma fırsatı olarak görüyorum. Belki bunu bir sorumluluk olarak da tanımlayabilirim; çağdaş sanatın farklı şehirlerde görünür olmasına katkı sunmayı önemli buluyorum.
Söyleşimiz boyunca ‘Her Şey Burada’ sergisini farklı yönleriyle ele aldık. Peki, bizim değinmediğimiz ama sizin ‘Mutlaka paylaşmalıyım’ dediğiniz veya izleyicinin gözden kaçırmamasını istediğiniz, sergiye dair eklemek istediğiniz son bir notunuz olur mu?
Son olarak sergiye eşlik eden bir videodan bahsetmek isterim. Yaklaşık 15 dakikalık bu videoda farklı dönemlerde ürettiğim seriler arasındaki bağlantıları ve çalışmalarımın çıkış noktalarını atölyemde kısaca anlatıyorum. Sergi farklı bir şehirde gerçekleştiği için her zaman izleyiciyle bir arada olma imkânım olmayacak. Bu nedenle videonun, işler ile izleyici arasında ek bir bağ kurmasını ve sergi deneyimine eşlik etmesini istedim.
