Türkiye’de kültür-sanat alanı, son on yılda giderek daralan, kırılgan ve güvencesiz bir zemine çekildi. Ekonomik kriz, artan sansür olasılıkları, sınırlı sayıdaki sahneler/mekanlar ve seyircinin alım gücündeki ciddi düşüş, özellikle bağımsız sanat üretimlerini zorluyor. Böyle bir ortamda İstanbul Fringe Festival’in yedinci yılında hâlâ varlığını sürdürmesi, yalnızca bir sanat etkinliğinin devamlılığı değil; aynı zamanda politik bir jest. Bu jest, hem üretenler hem de izleyenler için bir dayanıklılık egzersizi sunuyor. Kültürel karşılaşmaların tüm zorluklara rağmen hâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor.
“Fringe” sözcüğü, etimolojik olarak sistemin, merkezin ya da normatifin dışında kalan, kenarda duran şeyi ifade eder. Fringe festivalleri ise bu “kenar”da durma hâlini bilinçli bir tercih, estetik ve politik bir duruş olarak benimser. İstanbul Fringe ise, kültürel üretimin merkezi politikalarla kuşatıldığı bir coğrafyada bu kenarı bir konumdan öte, bir üretim stratejisi olarak sahneler. Her yıl farklı mekanlarda hayat bulan işler, yalnızca içerikleriyle değil; bu sahnelemenin maddi ve mekansal koşullarıyla da konuşur. Her edisyon, bu kenarda kalışın nasıl bir direniş biçimine dönüşebileceğini yeniden yoklar.
Fringe’in politik anlamı hem sahnelenen içeriklerde hem de bu içeriklerin nasıl üretildiğinde saklıdır. Gönüllülük esasına dayanan organizasyon yapısı, yer yer mekana özgü doğaçlamalara açık kurgusu ve hiyerarşisiz ilişkilenme biçimleriyle festivalin kendisi bir sanat yapıtı gibi düşünülebilir. Böylece İstanbul Fringe, gösterim alanı olmanın yanında, klasik festivallerden ayrışan, süreç odaklı bir üretim modeli olarak konumlanır. Bu model, sürdürülebilirlik tartışmaları kadar, topluluk temelli yaratım pratiklerine dair de önemli ipuçları barındırır.
Bu yılki seçki biçimsel çeşitliliği ve sunduğu karşılaşma biçimleriyle de dikkat çekiciydi. Istanbul Fringe Festival’in estetik gücü, seyirciyle kurduğu ilişki biçiminde yatıyor: Pasif izleyicilik yerine, katılımcı, dönüştürücü bir etkileşim öneriyor. asses.masses, Kaçak Çay Saati, Rota ve Uzun Masa bu yaklaşımı somutlaştıran işlerden bazılarıydı.

Festival, sahnelenen işlerle ve bunların etrafında örülen karşılaşmalarla da anlam kazandı. Bu yıl 100’den fazla sanatçının katılımıyla, 23 gösteri, 18 farklı mekanda gerçekleşti. Ayrıca 5 atölye ve çeşitli yan etkinliklerle zenginleştirildi. Farklı disiplinlerden gelen sanatçılar, izleyiciler, gönüllüler ve kültür profesyonelleri arasında kurulan geçici topluluklar, Fringe’in sürekliliğini sağlayan dokuyu oluşturdu. Katılımcı ruhu ve birlikte üretmeye yönelik açık arzusu belirgindi. Festival yalnızca izlemek değil, eşzamanlı olarak tanıklık etmek ve dahil olmak isteyenlerle doluydu. Bu geçici karşılaşmalar, Victor Turner’ın “liminal alan” kavramına yaklaşan bir deneyim üreterek, festivalin kendisini de bir eşik mekana dönüştürdü.
Festivalin mekansal tercihleri de bu deneyimi biçimlendiren unsurlar arasındaydı. Ana akım kültür merkezlerinin çoğunlukta olduğu bir dağılım söz konusuydu. Aralarında Alan Kadıköy, Zorlu PSM, Arter gibi iyi bilinen mekanlar yer aldı. Ancak Barın Han ve İMÇ Atölye gibi bazı istisnai örnekler, mekanın gösterim alanı olmaktan öte, anlatının fiziksel bir parçası hâline gelebildiği özgün deneyimler sundu. Bu tür tercihler, Fringe’in “kenarda durma” vaadini kısmen de olsa mekanda da hissettirdi.
asses.masses: Eşeğin İnadı, Kolektifin Gücü
7,5 saatlik bir video-oyun-performans olan asses.masses, kolektif karar alma mekanizmalarını sahneye taşıyan deneysel bir yapı sundu. Sahnedeki joystick’in kontrolü seyirciye bırakıldı. Eşeklerin kendi kaderlerini tayin etme mücadelesi, kapitalist üretim ilişkilerine, emek sömürüsüne ve örgütlü direnişe dair güçlü bir alegoriye dönüştü. Performans, izleyiciyi konfor alanından çıkararak karar almaya, yani eyleme zorladı. Performans mıydı, oyun muydu, yoksa bir direniş koreografisi miydi, ayırt edilemez hâle geldi. Tam da bu belirsizlik içinde izleyici, eylemsizlikle karar alma arasında bir eşikte bırakıldı.

Kaçak Çay Saati: Gündelik Olanın Politikliği
Festivalin kapanışında yer alan Kaçak Çay Saati, adının çağrıştırdığı sıcaklık kadar, sessiz bir politik alan da sundu. Sahnede hazırlanan çay, bir performanstan çok bir ritüeldi. Seyirciyle sanatçı arasındaki mesafeyi ortadan kaldıran, göz hizasında gerçekleşen bu üretim biçimi, gündelik olanın politik gücünü görünür kıldı. Burada çay, sözü eşitleyen, görünmeyeni açığa çıkaran bir araçtı. Ana akım anlatılar ve büyük prodüksiyonların dışında gelişen bu tür işler, sade ritüeller aracılığıyla mikro-politik etkiler yaratıyor; karşılaşmaların, gündeliğin ve beraberliğin taşıyıcı olduğu alternatif bir sahne dili kuruyordu.
Rota: Güzergâhlar Arasında Kaybolmak
Barın Han’da izlenen Rota performansı, mekanın fiziksel ve tarihsel dokusunu oyuna dahil eden bir yerleştirme performansıydı. Mekan içinde yönünü sürekli kaybeden ama bir yandan da yeniden tarif etmeye çalışan bir performatif beden vardı karşımızda. Bu belirsizlik, seyirciyi anlatının parçası olmaya ve kendi konumunu sorgulamaya çağırıyordu. Karanlıkla başlayan ve giderek yoğunlaşan ışık oyunları, bedeni görünürlük ve kaybolma arasında sürekli sınadı. Seyircinin gözleri önünde beden bazen silinip bazen çoğalarak, kimi anlarda dört elli, dört bacaklı tek bir varlığa dönüşüyordu. Bu dönüşüm, sadece bireysel bir performatif varlığı değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin görünürlük/görünmezlik sınırlarını da hatırlattı. İzleyici, bu sınırda konumunu sorgulamaya çağrılırken, mekanın kendisi de bir tür eşik alanına dönüştü.
Uzun Masa: Aidiyet Üzerine Geçici Bir Topluluk
Festival kapsamında gerçekleşen Uzun Masa Atölyesi, aidiyet üzerine kolektif bir düşünme alanı yarattı. Katılımcılar, sektörle kurdukları bağa dair kişisel ve yapısal sorulara yöneldiler: Bu alanın bir parçası mıyız? Bu parça olmak ne zaman mümkün, ne zaman imkânsız? Aidiyet sürekli mi olmalı, geçici olabilir mi? Platonik bir bağlılık da bir aidiyet sayılır mı? Kurumlara, ağlara, disiplinlere “yarı-aidiyet”le tutunmak mümkün mü? Bu sorular, yalnızca bireysel değildi, sektörel çalkantıların ortasında konumlanan sanat emekçileri için de kolektif anlam arayışlarının ipuçlarını taşıyordu. “Ait olma”yı sabit kimliklerden çok geçici, kesişimsel temaslar üzerinden tanımlayan çağdaş kuramların izinden giden bu tartışmalar, aidiyeti bir karşılaşma biçimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyordu. Judith Butler’ın “belonging”i bir “performans” ve “ilişkisel pratik” olarak kavrayan yaklaşımı da bu tartışmalarda sessizce dolaşan arka planlardan biriydi sanki. Aidiyet, burada kimlikten çok tekrar eden ve yeniden kurulan bir pratik olarak görünür oldu.
İstanbul Fringe’in en güçlü yönlerinden biri, estetik çeşitliliği bir üretim olasılığı olarak değerlendirmesi. Ancak bu çeşitlilik, izleyici açısından küratöryel bir dağınıklık izlenimi de yaratabilir. Birbirine temas etmeyen işler arasında geçiş yapmak yorucu olabilir; fakat bu da izleyiciye kendi bağlamını kurma sorumluluğunu yükler. Bu yük, aynı zamanda seyirciyi aktif bir karşılaşmanın içine çeker. Yine de festivalin görünürlüğünün, fon erişiminin ve kurumsal ortaklıklarının artması, bu açıklığın sürdürülebilirliğini güçlendirebilir. Zira gönüllülük temelli üretim yapılarının sınırları, bir noktada tükenmişlik riski doğurur.
İstanbul Fringe Festival, merkezileşen ve kontrol altına alınmak istenen bir kültürel düzende, kenardan seslenmeye devam ediyor. Bu ses; kimi zaman bir eşek anırtısında, kimi zaman kaçak bir çayda, kimi zaman da yönünü kaybetmiş bir bedenin rotasında yankılanıyor. Bu sesin duyulabilmesi için daha fazla dinleyene, destekleyene ve kayıt altına alana ihtiyaç var. Çünkü kültür politikalarının silikleştiği, özerk alanların daraldığı bir ülkede Fringe gibi oluşumlar sadece bir festival olmanın ötesinde bir hatırlatma, bir dayanıklılık alanı ve çoğul bir ifade mekanıdır.
İlkay Bilgiç, kültür yöneticisi ve yaratıcı yapımcıdır. 2017’de kurduğu bağımsız sanat inisiyatifi mezopArt ile sanatçılar, kurumlar ve topluluklar arasında yeni karşılaşma alanları açar. Sergiler, performanslar ve buluşmalar aracılığıyla sanatın dönüştürücü gücünü görünür kılmaya çalışır. Çalışmalarında göç, kolektif hafıza ve kültür politikaları gibi temalara eğilir. Kültürlerarası diyalogun peşinde, farklı seslerin bir araya gelmesinden doğan yaratıcılığı araştırır.e, farklı seslerin bir araya gelmesinden doğan yaratıcılığı araştırır.
