Dramaturg Jale Karabekir
Dramaturg Jale Karabekir

Jale Karabekir ile Boyalı Kuş’un 25. Yılına Özel Söyleşi

25 Kasım 2025
18 dakika

Türkiye’de feminist tiyatro denince akla pek fazla topluluk gelmiyor. Başında “feminist tiyatro” olması onu ayrıcalıklı bir yere elbette taşımıyor. Kültür politikaları kapsamında sağlanan destek fonlarında ayrıcalıklı bir karşılığı bulunmuyor. Aksinin cinsiyete dayalı ayrımcılık olacağını bilmek gerekir. Kısaca belirteyim: feminist tiyatronun ortaya çıkışında feminist yaklaşım, ideolojik, sosyolojik ve tiyatral sebepler yatar; oyuncu ve yazar kadınların varlık gösterememesi… Her bağımsız topluluk gibi feminist dramaturjiyle çalışan topluluklar da dayanışma ve direniş gösterdikleri müddetçe varlık gösterebiliyorlar. Zirâ Türkiye’de feminist tiyatro henüz bir kurum değil, bir duruştur. Bu duruşu 2000 yılından bu yana sürdüren ve bu söyleşiye de konu olan iyi bir örnek Tiyatro Boyalı Kuş’tur.

Türkiye’nin ilk profesyonel feminist tiyatrosu olan Tiyatro Boyalı Kuş, 2000 yılından bu yana dramaturg Jale Karabekir önderliğinde, feminist dramaturjiyle oyunlar ortaya koyarak feminist yazın geleneğini geleceğe aktarma çabası içindedir. Bu çabanın aktörleri ise dayanışan kadınlardan oluşur.

Bu söyleşi, bu yıl 25. yılını kutlayan Tiyatro Boyalı Kuş‘un geçmişten bugüne dek gelen sürecine tanıklık etmeyi sağlarken; okuyucunun, Türkiye’de bağımsız tiyatro işletmeciliği, feminist tiyatro olmanın zorlukları ve feminist yazın geleneği üzerine düşünmesini sağlar.


Sizinle en son 2020 yılında, pandemi döneminde tiyatro üzerine söyleşmiştik. Sonra hayatınıza yeni oyunlar eklemeye devam ettiniz. Bıraktığım yerden bu yana Boyalı Kuş’ta neler oldu? Çünkü bugün 25. yılını konuşacağız…

Pandemi hepimiz için çok farklı bir deneyimdi; özellikle de bizim gibi seyirciyle birebir temas eden bir alan için. Ancak Tiyatro Boyalı Kuş olarak o dönemde yaratıcı üretim sürecimizi dönüştürmeye çalıştık diyebilirim. En önemlisi, uzun zamandır vakit ayıramadığımız arşivimize yeniden dönebildik.

Pandeminin ilk döneminde, 2013 yılında topluluğumuzda sahnelenen tek kişilik “Melek” oyununu, Yeşim Koçak ile birlikte İBBŞT bünyesinde yeni bir yorumla sahnelemeye başladık. Yeşim’le ayrıca İstanbul Kadın Müzesi için Bizanslı kadın şair Kassia’yı tanıtan bir video çalışmasına katıldık.

Kendine Ait Bir Oda
Kendine Ait Bir Oda

Pandemi öncesinde mekâna özgü biçimiyle sahnelediğimiz “Kendine Ait Bir Oda” oyununu ise İKSV 25. Tiyatro Festivali için bu kez radyo tiyatrosu formatında hazırladık. Ardından bu çalışmayı sahneye uyarlayarak 2022’de yeniden seyirciyle buluşturduk.

2018’den beri bu metin üzerinde teatral olarak çalışmamız, Virginia Woolf’un İngiltere’deki edebiyat tarihinde kadınların varlığına bakışından hareketle, “bizim coğrafyamızda ne oldu?” sorusunu sormamıza yol açtı. Bu düşünce, bizi öncülerimizden Fatma Aliye Hanım’ın hayatına odaklanan biyografik oyuna “Aliye, bir kadın” yapımına yönlendirdi.

2024’te Henrik Ibsen’in Bir Bebek Evi oyunundan hareketle, 21. yüzyılın Norasını yeniden hayal ettiğimiz tek kişilik “Bir Nora Evi”ni sahneye koyduk.

2025’te ise Samuel Beckett’in evrenine feminist bir yerden yaklaşan, iki kişilik tek perdelik bir komedi olan “Godot’yu Beklemezken” yapımını seyirciyle paylaştık.

Bu yıl 25. yılını kutlayan Tiyatro Boyalı Kuş, yeni sezonu ne tür oyunlar ve etkinliklerle geçirmeyi planladı?

25. yılımızın içinde bulunduğu bu sezon hem ekonomik hem de politik olarak oldukça zor bir dönem. Bunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Dünyada da gidişat maalesef iyi değil; toplumların ve bireylerin giderek daha çaresiz hissettiği bir süreçten geçiyoruz.

Ama Tiyatro Boyalı Kuş olarak bizim kutlayacağımız bir tane 25. yılımız var! Bu yüzden bu yılı, bu sezonu ve aslında 25 yıllık süreci kutlamamız, görünür kılmamız gerektiğini düşündük. Türkiye’nin ilk profesyonel feminist tiyatrosu olarak bunu hem kendi içimizde hem seyircimizle hem de elimizden geldiğince çeşitli etkinliklerle kutlamaya karar verdik.

Ekonomik koşullar gerçekten çok ağır olduğu için bu hazırlıklar uzun sürdü. “Ne yapalım?” diye düşündük ve retrospektif bir sezon hazırlamaya karar verdik. Çünkü biz üç alanda çalışıyoruz: alternatif oyun yapımları, feminist dramaturjiyle okuma tiyatrosu etkinlikleri ve atölye çalışmaları. Bu üç alanı da 25. yılın ruhuna uygun biçimde programladık ve seyircimize bu alanlardan örnekler sunmak istedik.

Godot’yu Beklemezken
Godot’yu Beklemezken

İlk alanda, yani oyun yapımlarında repertuvarımızdaki “Bir Nora Evi” ve “Godot’yu Beklemezken” oyunlarını yeniden sahneliyoruz. Ardından yeni prodüksiyonumuz “Komedya 2025” gelecek.

Okuma tiyatrosu alanında bu yıl Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” metnini dördüncü versiyonuyla sahneye taşıdık. Bu kez, Woolf’un o meşhur konuşmasının 97. yıl dönümünde, 26 Ekim 2025’te seyirciyle buluştuk. Ardından 29 Kasım’da Kadın Eserleri Kütüphanesi’nde sahneleyeceğiz. Bu mekân bizim için çok özel; çünkü 2019 yılında aynı metni orada, hem iç hem dış mekânlarında, mekâna özgü bir biçimde oynamıştık. Yıllar sonra aynı metnin yeniden o mekânda ses ve beden bulması, kadın eserlerinden oluşan bir kütüphane içinde, Türkiye’nin ilk feminist kurumlarından birinde seyirciyle buluşabilmek bizim için çok anlamlı bir karşılaşmaya işaret ediyor.

Bir Nora Evi
Bir Nora Evi

Sezonu aslında yurt dışında açtık: Moldova’daki 7. FESTIS Tiyatro Festivalinde “Bir Nora Evi” ile. Ardından Kuşadası KUAKMER’de, kadın yazarlarımızdan Özel Arabul’un 11. ölüm yıl dönümünde bu oyunumuzu seyirciyle paylaştık. 31 Ekim’de ise, 25 yıllık yolculuğumuz boyunca birçok yapımımıza ev sahipliği yapmış olan Kumbaracı50’de “Godot’yu Beklemezken” ile İstanbul seyircisine ulaştık. Bu oyunun yolculuğu ayrıca Güney Kore’deki 25. İki Kişilik Oyunlar Festivali’ne uzanacak ve 22 Kasım’da Seul’de sahnelenecek.

Tüm bu festivaller ve özel günler, 25. yıl sezonumuzu taçlandırıyor. Hedefimiz, bu sezonda hem yurt içinde hem yurt dışında olabildiğince çok seyirciye ulaşmak, festivallere katılmak ve turneler düzenlemek. Davetlere de her zaman açığız.

Atölye programımızda ise 2026’nın ilk aylarında “İmge Tiyatrosu”, “Arkaik Kadına Yolculuk: La Loba” ve “Kadın Beden Performansları” atölyelerini açmayı planlıyoruz.

Ve tabii 25. yılımız sadece sahneyle sınırlı değil. Bu süreçte topluluğumuz için yazılmış ve sahnelenmiş oyunların da yer aldığı kitap projemiz var. Birinci cilt Ekim ayında yayımlandı; ikinci cilt de çok yakında okurlarla buluşacak.

Toplu Feminist Oyunlar - 1
Toplu Feminist Oyunlar – 1 Yazar: Jale Karabekir

Boyalı Kuş’un oyun arşivine ışık tutan kıymetli bir kitap: Toplu Feminist Oyunlar -1

Boyalı Kuş’un oyun arşivine ışık tutan kıymetli bir kitap projesinin bu yıl hayata geçeceği müjdesini aldık. “Toplu Feminist Oyunlar” adını alan bu kitap projenizden bahseder misiniz?

Evet, gerçekten çok önemli bir proje. 25. yılımıza denk gelmesi de bizim için çok anlamlı oldu. Tiyatro Boyalı Kuş için yazdığım ve topluluğumuzda sahnelenen oyunları iki cilt halinde Agora Kitaplığı’ndan yayımlıyoruz.

Agora Kitaplığı’ndan daha önce “Türkiye’de Kadınlarla Ezilenlerin Tiyatrosu: Feminist Bir Metodolojiye Doğru” adlı kitabımı, Feride Eralp ile birlikte çevirdiğimiz Henrik Ibsen’in “Bir Bebek Evi (Nora)” adlı oyununu ve yayına hazırladığım August Strindberg’in “Matmazel Julie” ile Şahabettin Süleyman’ın “Çıkmaz Sokak” oyunlarını da yayımlamıştık. İlk cilt Ekim ayında, yani sezonun başında elimize geçti.

Bu ilk ciltte 2010–2019 arasında yazılan ve sahnelenen dört metin yer alıyor: “Ophelia’yı Kim Öldürdü?”, “İç Ses”, “Troyalı Kadınlar Korosu ya da Kayıp Tablet” ve “Kendine Ait Bir Oda.” İlk ikisi daha performatif yapıda metinler. “Ophelia’yı Kim Öldürdü?”, topluluğumuzda uzun zamandır üzerine düşündüğümüz “ana metinlere feminist bir eleştiri getirme” isteğimizden doğmuştu. “İç Ses” ise fiziksel tiyatro denemesi olarak ortaya çıktı; oyuncuların sahnede konuşmadığı, yalnızca kayıtlı iç seslerin duyulduğu özgün bir yapı denemesiydi. “Troyalı Kadınlar Korosu” ise o dönemdeki savaş atmosferine bir yanıt arayışından doğdu. Daha önce tek kişilik “Melek” oyununu yapmıştık; bu kez karakter hiyerarşisinin olmadığı, bir koro oyunu denemek istedik. Antik metinleri yeniden okuduk ama sonunda “başka ve yeni bir şey söylememiz gerekiyor” dedik. Üstelik biçim olarak da farklı denemeler yapmak istiyorduk. Böylece o metni yeniden yazdım ve ortaya feminist bir tragedya denemesi çıktı. “Kendine Ait Bir Oda” ise Virginia Woolf’un eserinden yaptığım bir uyarlama. Metni çevirdim, oyunlaştırdım ve yıllar içinde mekâna özgü, sahne, radyo ve okuma tiyatrosu gibi farklı versiyonlarını geliştirdik.

İkinci ciltte ise 2020–2025 dönemine ait oyunlar yer alıyor: “Komedya 2020”, “Aliye, bir kadın”, “Bir Nora Evi” ve “Godot’yu Beklemezken.” Yakın bir zamanda bu cilt de yine Agora Kitaplığı’ndan yayımlanacak.

Bu metinler sahne metinleri olarak yazıldı; yani yazım sürecinden çok kısa bir süre sonra sahneye geçilecekti. O yüzden her biri o dönemin koşullarını, içinde bulunduğumuz ekibin olanaklarını ve kaynaklarını gözeterek biçimlendi. Bazen sahne metni oyunculara sahne sahne, prova süreciyle eş zamanlı olarak verildi; bazen de yazım ve prova süreçleri neredeyse tamamen iç içe geçti. Yaratıcı oyuncularla ve ekip arkadaşlarımla birlikte, aynı anda sahnede doğan metinlerdi bunlar.

Kitapta da bu canlı, sahneye dönük yapıyı korumak istedim. Okurun metni okurken onun sahne üzerindeki karşılığını da hayal edebilmesi için kimi yerlere kısa notlar, açıklamalar ve sahneye dair ipuçları ekledim.

Ben feminist tiyatroyu yalnızca metin üzerinden düşünmüyorum. Bizim 25 yıllık deneyimimiz şunu gösteriyor: Feminist tiyatro, sadece “feminist bir metin” yazmakla sınırlı değil. O metni nasıl sahnelediğiniz, nasıl bir reji kurduğunuz, nasıl bir estetik ve yaratıcı dil seçtiğiniz de bunun ayrılmaz bir parçası. Fakat bu da tek başına yeterli değil. En az bunlar kadar önemli olan, bütün bu süreci nasıl yürüttüğünüz; yani çalışma biçiminiz, yöntemleriniz, ekip içindeki ilişkiniz. Ben feminist tiyatroyu, üretim süreçlerinde de eşitlikçi, paylaşımcı ve kolektif bir anlayışı önceleyen bir tutum olarak görüyorum.

Bu yüzden bu oyunların sahnede vücut bulmasını sağlayan bütün ekip arkadaşlarıma teşekkür borçluyum. Çünkü bu metinler ancak kolektif bir emekle hayat bulabildi. Tiyatro Boyalı Kuş’un metinleri bu anlamda yalnızca bir repertuvara değil; tiyatro tarihindeki varlığımıza, sözümüze ve mücadelemize ait bir belleği işaret ediyor. 25. yılımızda bu metinleri yalnızca seyircide bıraktığımız izlerle değil, kalıcı bir hafıza olarak da geride bırakmak istedik.

“Boyalı Kuşlar Anlatıyor” Podcast Yayını
“Boyalı Kuşlar Anlatıyor” Podcast

Boyalı Kuş’a 25. yılında bir podcast serisi de eşlik edecek… Podcast fikri nereden çıktı? Kayıt başlıkları neler olacak? Kimler konuk olarak ağırlanacak?

Evet, oyun metinleri nasıl bir belleğin parçasıysa, podcast serisi de bambaşka bir belleği — yani sözlü tarih alanını — oluşturmak için ortaya çıktı. 25. yıl etkinlikleri üzerine düşünürken bu fikri bize topluluğumuzun 17 yıldır içinde yer alan dramaturgumuz Nelin Dükkancı Yaman getirdi.

Nelin, Boyalı Kuş’a ilk olarak öğrenci yıllarında gönüllü olarak katılmıştı. Sonrasında asistanlık, teknisyenlik yaptı; birçok oyunda birlikte çalıştık. Yıllar içinde genel koordinatörlük ve yönetim görevlerini de üstlendi. Yani neredeyse topluluğun tüm aşamalarına, bütün dönemlerine tanıklık etmiş biri. Şu anda şehir dışında yaşıyor ama hâlâ bizimle üretmeye devam ediyor.

Podcast fikri de bu uzun soluklu tanıklıktan doğdu. Çünkü biz kendi aramızda sık sık geçmişi, oyunları, süreçleri ve anıları konuşuruz. Bu sohbetlerin kayıt altına alınması gerektiğini düşündük. Nelin de, “Bu 25 yıllık birikimi — en azından benim tanık olduğum 17 yılı — birlikte çalıştığımız oyuncularla, koreograflarla, gönüllülerle konuşarak kayda alalım,” dedi.

Böylece “Boyalı Kuşlar Anlatıyor” adlı podcast serisi ortaya çıktı. Nelin, topluluğun farklı dönemlerinde yer alan kişileri davet ederek onların deneyimlerini, hafızalarını ve tanıklıklarını paylaşıyor. Kimi konuklar topluluğun kuruluş yıllarına, kimileri ise son yıllardaki projelere dair anılarını anlatıyor.

Podcast’in bölümleri, tiyatronun 25 yıllık serüvenine içeriden bakan çok sesli bir sözlü tarih çalışması gibi ilerliyor. Dinleyicilerimiz ve okurlarımız seriyi “Boyalı Kuşlar Anlatıyor” başlığıyla dijital platformlardan takip edebilirler.

Kadınların tarihini yine kadınlar yazacak diyebilir miyim? Tiyatro Boyalı Kuş bunun Türkiye’deki güçlü örneklerinden biri…

Tiyatro Boyalı Kuş, evet, kesinlikle öyle. Biz kendi tarihimizi kendimiz yazacağız.

Tiyatro Boyalı Kuş üzerine bugüne kadar hem yüksek lisans hem doktora düzeyinde birçok akademik çalışma yapıldı. Özellikle kadın akademisyenlerin feminist dramaturji ve sahneleme yöntemlerimiz üzerine yaptığı araştırmalar bizim için çok kıymetli. Onlara da buradan teşekkür etmek isterim.

Ama elbette kendi tarihimizin asıl anlatıcısı biziz. Kendi tarihimizi, kendi belleğimizi, kendi hafızamızı ele alacağız ve unutmayacağız. Bu hafızanın en önemli taşıyıcısı da biziz. 25. yılımızda bu farkındalık daha da güçlendi. Elimizden geldiğince, kendi etkinliklerimiz ve üretim süreçlerimiz aracılığıyla tarihe bazı izler bırakmaya çalışıyoruz. O yüzden hem bütün zorluklara hem ekonomik yoksunluklara rağmen bu yılı kutlamak, üretmeye devam etmek ve bu tarihi görünür kılmak bizim için çok önemli. Bu süreçte bir başka hedefimiz de feminist tiyatro alanını genç kuşaklara açmak. Ara ara açık çağrılar yapıyoruz. Aramıza katılan genç arkadaşlarımızla bu üretim alanını paylaşmaktan da büyük mutluluk duyuyoruz.

Bir tiyatro işletmek/yapmak bir tarafa dursun, eril topumda, feminist yaklaşımda tiyatro yapmak daha zor. Şimdi 25 yılı düşündüğünüzde, “feminist tiyatro” yapmak en çok ne zaman daha zorlayıcı oldu?

25. yılımız nedeniyle sık sık geçmişe dönüp bakıyoruz. Hem podcast serisi için yaptığımız hazırlıklar hem de pandemide başlattığımız arşiv çalışmaları, bu süreci daha da derinleştirdi. Eski kayıtları, fotoğrafları, haberleri tararken zamanın nasıl geçtiğini ve ne kadar çok şey biriktiğini görmek gerçekten çarpıcı. 25 yıl, bir topluluk için uzun, dönüştürücü bir yolculuk.

Ekonomik olarak krizlerin hiç eksik olmadığı bir ülkede tiyatro yapmanın ne kadar zor olduğunu defalarca deneyimledik. Bu kadar daralan ekonomik koşullarda bağımsız bir tiyatroyu yaşatmak başlı başına bir mücadele.

Politik açıdan baktığımızda ise, ilk kurulduğumuz yıllara göre çok daha sınırlı bir ortamda çalışıyoruz. Özgürlük alanlarımızın daraldığı, sansürün daha görünür hâle geldiği bir dönem içindeyiz. Kimi zaman açık, kimi zaman örtük sansürlerle karşılaşıyoruz; hatta bazen bilinçli bir otosansür uygulamak zorunda kalıyoruz. Yine de biz, düşüncelerimizi ve feminist estetik anlayışımızı sahnede paylaşmaktan vazgeçmiyoruz.

Seyirci açısından da koşullar değişti. O dönemlerde basın daha özgürdü; tiyatro eleştirmenleri, gazeteler ve dergiler bize yer verirdi. Seyirci oyunlardan gazeteler, afişler ve tiyatro ajandaları aracılığıyla haberdar olurdu. Şimdi ise iletişim neredeyse tamamen sosyal medyaya taşınmış durumda. Bu da başka bir eşitsizliği beraberinde getiriyor.

Sosyal medya görünürlüğü artık tiyatro alanını da yönlendiriyor. Ünlü isimlerin sahneye çıkmasıyla birlikte seyircinin tercihleri değişti: Arz mı talebi, talep mi arzı belirliyor, bilemiyorum. Bu tür yapımların ya da bu alanda çalışan yapımcı ve organizatörlerin varlığına karşı değiliz; ancak bu üretim biçiminin giderek baskınlaşması, tiyatronun ekonomik sisteminin daha kapitalist bir forma bürünmesine yol açıyor. Böyle bir ortamda bizim gibi feminist, bağımsız topluluklar için yalnızca duyulabilir, görünebilir olması bile zorlaşıyor. Seyirciye ulaşmak için gerçekten inanılmaz bir çaba gerekiyor.

25 yılın arşivine baktığımızda, teknolojiyle birlikte ne kadar şeyin değiştiğini görüyoruz: VHS kasetlerden bugünkü dijital kayıtlara uzanan bir süreç… Ama bir yandan da özgürlük alanlarının daraldığını hissediyoruz.

Tüm bu zorluklarla nasıl baş ediyoruz? Üreterek. Feminist tiyatro yapmak zaten başlı başına bir direnme biçimi. Ayrıca artık daha fazla uluslararası iş birliğine yöneliyoruz. İlk yıllarda galiba daha çok kendi ülkemize odaklıydık; bugünse yurt dışı festivaller, ortak yapımlar ve uluslararası dayanışma ağları bizim için çok önemli hale geldi.

Kısacası, bu koşullar içinde “nasıl ayakta kalıyoruz?” sorusunun yanıtı belki de sürekli yenilenmekte ve üretmekte yatıyor, ama en önemlisi sebatla ve inatla.

Tiyatro Boyalı Kuş devletten ödenek alıyor mu? Bugün hala bağımsız ve ödeneksiz tiyatroların savaş alanlarından konuşuyoruz. Boyalı Kuş bu savaşın neresinde? Kültür yöneticilerinin Türkiye’de feminist tiyatro yapılıyor olmasına dair yaklaşımları neler?

Evet, Tiyatro Boyalı Kuş 2005’ten 2014’e kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan ödenek aldı. Ancak bu ödenek sistemi başından beri oldukça belirsiz ve tutarsız bir yapıya sahipti. Kimlere, hangi ölçütlere göre, ne kadar destek verildiği hiçbir zaman şeffaf olmadı. Biz uzun zaman en alt kategoriden destek aldık. 2014 sonrasında ise tam sekiz yıl boyunca hiçbir projemize ödenek verilmedi. Bu durum doğrudan bir sansür değilse bile, aslında yaratım alanımızı kısıtlayan, dolaylı bir dışlama biçimiydi. Devletin, “sizin üretmenize gerek yok” demesinin bir yolu gibiydi bu.

2022’den sonra tekrar ödenek almaya başladık. Ancak bu süreci hâlâ çok anlayamıyoruz. Yaklaşık yirmi yıldır çeşitli toplantılarda, bu ödenek sisteminin daha objektif ve adil bir hale gelmesi için talepte bulunuyoruz. Fakat değişim çok yavaş ilerliyor. Hâlâ “kime, neye göre” destek verildiği tam olarak bilinmiyor.

Bu alan gerçekten bir savaş alanı gibi. Zaman zaman kazanıyor, zaman zaman kaybediyoruz. Devletin bu tutumunu bazen bir “baba refleksi” olarak tanımlıyorum. Devlet baba, kimi zaman bizim gibi toplulukları “harçlık vermeyerek” cezalandırıyor. Feminist bir tiyatro olmamız da elbette bu dinamikte etkili bir faktördür.

Alınan destekler ise zaten çok küçük meblağlarda. O ödenekle uzun vadeli bir strateji geliştirmek neredeyse imkânsız. Çoğu zaman sezonu ancak kapatabiliyoruz ve yine zararla çıkıyoruz. Protokollerde yer alan maddeler de oldukça kısıtlayıcı; mali olarak üretimi kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyor.

Kültür yöneticileri açısından bakarsak, maalesef genel tablo çok parlak değil. Bazı belediyelerde, özellikle yerel yönetimlerde, ne yaptığımızı gerçekten anlayan, bunun değerini bilen ve kendi topluluklarının bizim oyunlarımızı seyretmesi için gönülden çaba gösteren kişilerle karşılaşıyoruz. Bu bizim için çok kıymetli. Ama bu yaklaşım çoğu zaman kişisel inisiyatiflerle sınırlı kalıyor.

Türkiye’de kültür-sanat alanında karar verici pozisyonlarda bulunanların bir kısmı gerçekten yetkin olsa da, önemli bir kısmının kültür politikalarından ve çağdaş tiyatro üretiminden yeterince haberdar olmadığını da görüyoruz.

Ne yazık ki Türkiye’de kültür-sanat hâlâ bir pazar mantığı içinde değerlendiriliyor. Oysa biz, tüm ekonomik zorluklara ve politik baskılara rağmen üretmeye, sahnede olmaya ve feminist bir tiyatro diliyle var olmaya devam ediyoruz.

Oyunlardan okuma tiyatrosuna, kitaptan panele ve podcast serisine uzanan bir yıl

“Toplu Feminist Oyunlar” adlı kitabı nereden temin edebiliriz?

Kitap, Ekim ayı başında yayımlandı ve bağımsız kitapçıların sayısı azalmış olsa da hâlâ “Yeni Çıkanlar” raflarında yer alıyor; yani oradan temin edilebilir.

En kolay erişim yolu ise Agora Kitaplığı’nın web sitesi ya da diğer çevrimiçi kitap satış platformları.
Ayrıca oyunlarımızın temsillerinde de kitabın satışı yapılıyor.

Jale Karabekir
Jale Karabekir

Son olarak Tiyatro Boyalı Kuş’un dünden bugüne serüvenine baktığınızda neler söylersiniz?

Açıkçası 25 yıl hem uzun hem de çok yoğun bir zaman dilimi. Tiyatro Boyalı Kuş’un serüveni, inişleriyle çıkışlarıyla, büyük bir emek, gönüllülük, dayanışma ve sevgiyle örülmüş bir yolculuk. Bunu sürdürebilmek ve koruyabilmek için gerçekten büyük bir dayanıklılık gerekiyor. Artık “erişkin” bir tiyatro olduğumuzu hissediyoruz ve bu olgunluğu yeni kuşaklarla paylaşmak, onlarla birlikte geleceğe taşımak istiyoruz: genç oyuncularla, dramaturglarla, yazarlarla, yönetmenlerle…

Ben topluluğun en eskisiyim; benden sonra 17–18 yıldır bu yapının içinde olan arkadaşlarımız var. Bu uzun süreçte hem çok zorlandığımız hem de çok mutlu olduğumuz anlar, dönemler oldu. Tiyatro bizim için yalnızca bir üretim alanı değil; aynı zamanda hayata tutunma biçimi. Kendini ifade etmenin ötesinde, kendini gerçekleştirdiğin bir alan. Bizi özgürleştiren, nefes aldıran, var eden bir alan. Elbette bütün bunların yanında ekonomik, politik, kişisel zorluklar, engeller de vardı. Ama bunlar, ürettiğimiz ve sahnede seyirciyle buluştuğumuz anda yerini hep sevince, coşkuya bırakıyor.

Bizim hikâyemiz tam olarak bu:

Her şeye rağmen üretmeye, seyirciyle buluşmaya, görünür olmaya devam etmek.

Tiyatro Boyalı Kuş’un 25 yıllık yolculuğu, bu direncin, bu ısrarın ve bu inancın hikâyesi.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Kader Genç
Önceki

Kader Genç’ten Yeni Sergi: Evvel Zaman, Ahir Mekan, İşte; İnsan

Miami Sanat Haftası Fuarları: Untitled
Sonraki

Miami Sanat Haftası Fuarları: Untitled