22 Şubat’a kadar Dirimart Pera’da izleyiciyle buluşan Santosha, Çiğdem Aky’nin uzun yıllardır pratiğinin merkezinde yer alan dikdörtgen formu çözerek yeni bir varlık alanına açıldığı bir eşik sergisi. Figüratif geçmişten taşınan bu belirgin yapı, zamanla bir hafıza izine dönüşürken; Aky bu sergide biçimi parçalayarak resmin kendi akışına alan tanıyor. Yoga felsefesinden gelen “Santosha” — hoşnutluk ve kabulleniş — kavramı, sanatçının yalnızca biçimle değil, düşünce kalıpları ve içselleştirilmiş beklentilerle de kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor. Aky ile yaptığımız bu söyleşide, bir formu bırakmanın cesaretini, kontrolü gevşetmenin yarattığı hafifliği ve resmin varlıkla kurduğu daha derin teması konuştuk.
“Gerçek cesaret, savunmasız olmaktır.”
Chögyam Trungpa
Senin resimlerinde uzun süredir merkezde duran bir dikdörtgen vardı. Şimdi ise bu formu bozmak, oradan çıkmak istediğini görüyoruz. O dikdörtgen senin için neyin temsiliydi? Çünkü orada çok belirgin, okunabilir bir karakter var; etrafında renkler dolaşırken merkezde net bir yapı duruyor. Bu sergide ise bambaşka bir hâl görüyoruz. Önce, senin için bozulması en zor olan bu şeyin ne ifade ettiğinden bahseder misin?
Dikdörtgen formu, eski figüratif üretimlerimden kalan bir iz aslında. Bir dönem yoğun olarak portre çalışıyordum; bu nedenle kompozisyonun odağı çoğunlukla merkezde konumlanıyordu. Zamanla bu portreleri aşamalı biçimde soyutladım, parçaladım ve temsil fikrini giderek dağıttım. Bugün kullandığım dikdörtgen, o figüratif geçmişin geride bıraktığı bir tortu, bir hafıza izi gibi.
Yaklaşık dokuz yıldır bu form üzerine çalışıyorum. Akademi yıllarında da mevcuttu; ancak o dönem henüz bugünkü kavramsal ve biçimsel dönüşümünü tamamlamamıştı. Zaman içinde hem anlamı hem de işlevi evrilerek, pratiğimin temel unsurlarından biri hâline geldi.

Santosha kavramıyla nasıl bir noktada karşılaştın? Bu kabullenme ve bırakma hâli, atölyendeki arayışın içinde sana nasıl açıldı?
Yaklaşık bir yılı aşkın süredir yoga, meditasyon ve nefes pratikleriyle düzenli olarak ilgileniyorum. Özellikle yoganın etik çerçevesini oluşturan “yama” ve “niyama” ilkeleri, pratiğimi yalnızca bedensel değil, düşünsel ve ahlaki bir zemine de taşıdı. “Nasıl daha bütünlüklü ve tutarlı bir insan olabilirim?” sorusu, bu süreçte giderek daha merkezi hâle geldi. “Niyama”başlıklarından biri olan “Santosha” yani hoşnutluk ve kabulleniş, benim için belirleyici bir kavrama dönüştü.
Atölyede ise bir süredir tıkanma hissi yaşıyordum. Değişim arzuluyor, fakat alıştığım formdan — özellikle dikdörtgenden — kopamıyordum. Onu hem arıyor hem de beni ileri taşımadığını hissediyordum. Bu çelişki, üretim sürecimde sürekli bir kuşku ve geri çekilme eğilimi yaratıyordu. Sonunda ilerleyebilmek için o formu parçalamam gerektiğini anladım; fakat bu farkındalık başlangıçta huzur değil, direnç doğurdu.
Tam bu noktada Santosha kavramını resim pratiğime taşımayı denedim. Beklentiyi gevşetmek, sonucu zorlamamak, kontrolü bir ölçüde bırakmak… Düşüncenin ağırlığını azaltıp eylemin kendisine odaklanmak. Bu yaklaşımı benimsedikten sonra üretim sürecim belirgin biçimde hafifledi. Sorgulamak yerine yapmaya yöneldim.
Bu tutum zamanla yalnızca sanatsal pratiğime değil, gündelik yaşamıma da yansıdı. Hayatta birçok şey irademiz dışında, iyi ya da kötü biçimde gerçekleşiyor. Direnç gösterdiğimizde içsel bir çatışma başlıyor; bu da kaygıyı ve huzursuzluğu besliyor. Oysa kabulleniş, edilgen bir teslimiyet değil; olanla temas kurup yola devam edebilme kapasitesi. Benim için hem sanatta hem yaşamda derinleşme tam da burada başladı.
Ben senin resimlerinde, özellikle bu sergide, varlığın başka bir katmanını görüyorum. Çok felsefi bir soru var gibi burada: Varlık nedir, nerede başlar? Bu sorunun cevabını renkler aracılığıyla vermeye çalıştığını hissediyorum. Aynı zamanda izleyiciyi de bu soruyla baş başa bırakıyorsun. Açıkçası bu noktaya seni getiren zorlukları merak ediyorum. Tabii ki apaçık paylaşmak zorunda değilsin ama seni buraya taşıyan şey kişisel mi, toplumsal mıydı? Nasıl bir zorluk seni bu seviyeye getirdi?
Sözünü ettiğim şey aslında düşünce kalıpları. Çocukluktan itibaren şekillenen, akademik eğitimle pekişen ve zamanla içselleştirilen kabuller… Resim yaparken dahi bütünüyle özgür olmadığımı, belli kurallara riayet etmem gerektiğini düşünürdüm. Akademide aldığım eğitim, resmin belirli sınırlar ve hiyerarşiler içinde değerlendirilmesi gerektiği fikrini güçlendirmişti. Oysa bugün görüyorum ki bu “kurallar”, tarihsel olarak belirli bir toplumsal bakış açısının ürünü ve zamanla evrenselmiş gibi aktarılmış kalıplardı. Artık pratiğimde bu sınırları bilinçli biçimde gevşetiyor, kendi yönelimim doğrultusunda ilerlemeyi seçiyorum.
Sanat alanında kadınlara yönelik örtük beklentilerin ise hâlâ bütünüyle ortadan kalktığını düşünmüyorum. Kadın olmak, üretimin nasıl okunacağına dair ön kabulleri de beraberinde getirebiliyor. Özellikle daha yumuşak ya da duygusal bir ifade dili benimsendiğinde, bunun kimi zaman hafife alınabildiğini ya da daha sert ölçütlerle değerlendirildiğini gözlemledim.
Akademik ortam da bu atmosferden bağımsız değildi. Eğitim sürecimde otoriter ve zaman zaman saldırgan tutumlarla karşılaştığım oldu. Bugün bu meseleler daha görünür ve tartışmaya açık olabilir; ancak benim öğrencilik dönemimde bu alanlarda belirgin bir dönüşümden söz etmek oldukça güçtü.
Bu baskının izlerini bugün hâlâ hissediyor musun? Yoksa çocukluktan ve erken dönem deneyimlerinden kalan bazı kalıntılar mı zaman zaman kendini hatırlatıyor?
Bu durum artık doğrudan üzerimde bir baskı olarak işlemiyor; ancak yeni bir üretim sürecine girdiğimde “Nasıl karşılanacak?” sorusu zaman zaman zihnimde beliriyor. Bu, dışsal bir müdahaleden çok, içselleştirilmiş bir tereddüt hâli.
Tam da bu noktada bilinçli bir tercih yaptım: Düşüncenin yarattığı ketlenmeyi uzatmak yerine eyleme yönelmek. Çünkü sürekli değerlendirme ve olası tepkileri hesaplama hâli, yaratıcı süreci daraltıyor ve insanı hareketsiz bırakabiliyor. Ben de bu döngüyü kırmak için, kuşkuya rağmen üretmeye devam etmeyi seçtim.
Çok farklı bir görsel gerçeklik algın var; bunun ilk başladığı yeri gerçekten merak ediyorum, tabii ki açmak istersen. Nasıl bir ailede büyüdün?
Durumum, sıklıkla anlatılan “kara koyun” metaforunu andırıyordu. Aile içinde normların dışına çıkan, beklentilere tam olarak uymayan kişi bendim. Davranışlarım ve tercihlerim, yerleşik kabullere meydan okuyan bir tutum olarak görülüyordu.
Bu nedenle kardeşlerime kıyasla daha sert tepkilerle karşılaştığım dönemler oldu. Aile içinde ciddi gerilimler yaşandı. Çünkü kendi iradesiyle hareket eden, sorgulayan ve sınırları zorlayan bir çocuğun varlığı, mevcut düzen açısından tehdit olarak algılanıyordu. Bu durum, uzun süreli çatışmalara ve duygusal açıdan yıpratıcı deneyimlere yol açtı.
Çok erken yaşlarda başlamışsın mücadeleye. Senin için başkaldırı neredeyse bir yaşam şekli hâline gelmiş. Bu başkaldırıyla oluşturduğun, sert sınırları olan o dikdörtgen formun çözülmesi ve senin artık Santosha—dilimizdeki karşılığıyla belki tevekkül ya da teslimiyet—hâline geçmen, kendi varlığını özgürce ortaya koyma mücadelenin çok önemli bir geçiş anı gibi geliyor bana.
Ben de öyle görüyorum. Kalıplardan çıkmak, biçimden biçimsizliğe geçiş; kendini aramaya başladığın bir noktada aslında çalışmalarımın da bu arayışa eşlik etmesi gibi. Kendime sınırlar koymadan, bırakıp ne olacağına bakmak.

Mücadele ettiğin şeylerden kurtulduğunu hissettiriyor eserlerin.
Bugün artık bu konuda doğrudan bir mücadele yürütmüyorum. Farklı düşünce kalıplarına sahip insanları, bu anlayışın uzun yıllar boyunca sorgulanmadan içselleştirilmiş olabileceğini bilerek değerlendirmeye çalışıyorum.
Gençlik yıllarımda kimliğimi açıkça ifade etmeyi tercih ettim. Bunun temel nedeni, görünür olmanın önyargıları dönüştürme gücüne inanmamdı. İnsanların beni yalnızca bir etiket üzerinden değil, bütünlüklü bir birey olarak tanımalarını; temas ettikçe kalıp yargılarının sorgulanmasını önemsiyordum. Elbette görünür olmayı tercih etmeyenler de vardı; dışlanma ve ötekileştirilme riski herkes için aynı ölçüde göze alınabilir değil.
Akademik hayatımın bir döneminde ise bu kimliğim üzerinden sistematik ve incitici söylemlere maruz kaldım. Kamusal bir ortamda, aşağılayıcı ve hedef gösterici ifadelerle karşı karşıya kaldığım oldu. Bu deneyim, yalnızca bireysel bir tutumun değil, dönemin hâkim cinsiyetçi ve dışlayıcı zihniyetinin de bir yansımasıydı. O yıllarda kadınlara yönelik küçümseyici dilin ne kadar olağanlaştırılmış olduğunu yakından gözlemledim.
Senin resimlerinde renk, bir şeyi var etme amacı gütmüyor; bir şeyin rengi değil, ya da bir şeyi temsil etmiyor. Sadece kendi varlığıyla orada duruyor. Gözümüzün önünde duran bir varlığın rengi değil de, rengin kendi başına var ettiği bir manzara söz konusu. Bu rengin ortaya çıkardığı manzaradan bahsettiğimizde ve senin yapmak istediğin şeylerden yola çıktığımızda, sence burada soyut bir dil mi kuruyorsun, yoksa kimsenin göremediği bir gerçekliğin sana ait bir katmanını mı görünür kılıyorsun?
Bence artık bir soyut dil oluşuyor çalışmalarımda. Önceden kitaplar, filmler ve müzik gibi kaynaklardan etkilenerek, belirli bir atmosferi resme taşımaya çalışıyordum. Şimdi ise resmin kendisini, izleyici için bir deneyim alanı açacak bir araç olarak görüyorum. Amacım bir eserin önünden geçip “Güzelmiş” denilip geçilmesini sağlamak değil; izleyenin içine girebileceği, dokunabileceği bir his yaratmak.
Bazen bir resme bakarsınız, anlamaya çalışırsınız ama hiçbir şey hissetmezsiniz. Aradan zaman geçer, belki yıllar sonra aynı resimle karşılaştığınızda size çok şey ifade etmeye başlar. Bence kitaplar ve müzik de benzer bir süreç işler; bu, zaman içinde hissiyatın ve algının belirli bir seviyeye ulaşmasıyla ilgili bir durum.
Ruslar bir kitabı hayatlarında iki kez okurmuş; biri gençlikte, biri ihtiyarlıkta. Gözümüzün önünde duran ama göremediğimiz şeyler zamanla bize doğru geliyor. Hepimiz benzer deneyimlerden geçiyoruz. Ben senin resimlerine dünden bugüne baktığımda bir özgürleşme ve rahatlama hissediyorum. İnsanın başından geçen çok büyük acıların, kayıpların onu Santosha seviyesine getirmesine izin vermek…İnsanı o kabullenme hâline getiren şeyin her zaman yalnızca acılar ya da kayıplar olmadığını; bazen gerçekten emek verilmiş, ulaşılmış ama beklediğin duyguyu, beklediğin karşılığı vermemiş başarıların da dönüştürücü bir eşik olabildiğini düşünüyorum.
Bana göre en güçlü dönüştürücü deneyimler tam da bunlar. İnsan bazen en büyük hayal kırıklığını, uzun bir emeğin ardından hedefe ulaştığında yaşar. Büyük bir çabayla elde edilen sonucun, beklenen tatmini yaratmaması derin bir sorgulamayı beraberinde getirir: “Aradığım şey bu muydu?” Bu kırılma anı, yön değiştirmenin ve yeniden tanımlamanın başlangıcı olabilir.
Zamanla şunu fark ettim: Yaşanan olumsuzluklar da bir tür eğitim işlevi görüyor. Geriye dönüp baktığımda, zorlayıcı deneyimlerin yalnızca yaralayıcı değil, aynı zamanda dönüştürücü olduğunu; direnç, farkındalık ve içsel güç kazandırdığını görebiliyorum.
Bu çalışmada benim için belirleyici olan, sınırların geçirgenleşmesi fikriydi. Sergide bunu bilinçli bir tercih olarak deneyimledim. Bir yanda kontrolü, düzeni ve yapısal bir disiplini temsil eden dikdörtgen form; diğer yanda ise jestüel, bedensel ve anlık olanın izini süren bir ifade biçimi vardı. Biri daha konstrüktif ve mesafeli bir dili çağrıştırırken, diğeri doğrudan hareket, ritim ve öznel enerjiyle ilişki kuruyor. Bu iki yaklaşımın tek bir bütün içinde buluşması, karşıtlıkların geriliminden doğan yeni bir ifade alanı açtı.
Santosha senin sanat pratiğinde önemli bir kırılma noktası oldu. Bu kabullenme ve bırakma hâli, bundan sonra seni nasıl bir yola doğru taşıyacak? Dönüştüğün bu yerde, hem resminde hem de kendinle kurduğun ilişkide nereye doğru gitmek istediğini merak ediyorum.
Sanatımı giderek daha fazla kişisel deneyimimin bir yansıması hâline getiriyorum. Kendi varlığımı ve içsel katmanlarımı daha görünür kılmaya başladığımı hissediyorum. Daha önce bilinçli ya da bilinçdışı biçimde geri çektiğim, mesafeli durduğum yönlerime artık alan açıyorum.
Beklentilerin ne denli sınırlayıcı olabileceğinin farkındayım; bu nedenle o çerçevenin içine hapsolmak yerine, süreci dışarıdan izlemeyi tercih ediyorum. Belki de bugün söyleyebileceğim en net şey bu: Mesafeyi koruyarak daha özgür bir ifade alanı kurmaya çalışıyorum.
