Yazar Zeynep Kesler Özdoğan‘ın ikinci kitabı Anemonlar, Ceres Yayınları etiketiyle okurlarla buluşuyor. Kitap en yalın hâliyle, -yargılamadan, anlamaya çalışarak- insanlığın yaşam içinde var olma biçimini, zorluklarını farklı hayatlardan, bizlere uzak ama bir o kadar da yakın karakterler aracılığıyla sorguluyor.

Anemon çiçekleri dirençliğiyle bilinir. Renklidir: beyaz, mor, kırmızı, mavi, eflatun. Zeynep Kesler Özdoğan, yarattığı her bir karakterini de bir Anemon çiçeğine benzetir… Engin, Serap, Hayal, Aylin, Jale. Her biri geçmişin gölgesinde, yüklenen kodlara, beklentilere ve rollere rağmen kendi var oluş sürecini çıplak bir şekilde ortaya koyar. Her bir karakter bir Anemon çiçeği gibi farklılıklarına rağmen var olmaya çalışma sancısının ortak izini taşır.
Zeynep Kesler Özdoğan için Anemonlar bir çiçekten daha fazlası. Okuru yüzleşmelerin, vazgeçişlerin, geçmişle hesaplaşmaların içine sürükleyen bu kitabın detaylarını yazar bizler için anlattı.
Okurlarımıza kendinizi tanıtır mısınız?
1975 yılında İstanbul’da doğdum. 1993 yılında İstek Vakfı Semiha Şakir Özel Deneme Lisesi’nden, 1997 yılında İstanbul Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. Sonrasında eğitimime yurt dışında devam ettim. Amerika’da İşletme eğitimi aldım ve İngiltere’deki Oxford Brookes Üniversitesi’nde Uluslararası Yöneticilik üzerine yüksek lisansımı tamamladım. 2001 yılından beri iş dünyasında aktif olarak çalışmaktayım.
2023 yılında yayımlanan Beyaz Atlı Prenses ile edebiyat dünyasına adım attım. Aslında yazmak nefes almak kadar doğal bir şey benim için. Elim kalem tuttuğundan beri yazıyorum. Çocukken küçük hikâyeler yazardım. Bazen de okuduğum kitapları oturup yeniden yazardım. O zaman bunun bir tür “editörlük” olduğunu bilmiyordum tabii… Sonrasında da hep yazdım. Ekşi sözlük’te yazdım. Orada burada hikâyelerim çıktı. İsimsiz ama… İnsanın kendini adıyla ortaya koyması zor bir şey. Bana hep korkutucu gelmiştir. Kalbinizi ortaya koyuyorsunuz. Evinizin kapısını açık bırakmak gibi. Her an herkes içeri dalabilir.
Derken pandemi geldi. Bütün korkularımı attım ve ben bir roman yazacağım dedim. Herkes önce şaka yapıyorum zannetti galiba, ama ben çok ciddiydim. Beyaz Atlı Prenses’i pandemi zamanında yazdım. Bu kadar uyaran yoktu o zamanlar. Herkes için tuhaf zamanlardı. Hayat yavaşladı, sadeleşti, doğa adeta bir yenilenme sürecine girdi. Tüm bunların insanlar üzerinde de gözle görülür etkileri oldu. Kayıplar yaşadık, çok üzüldük ama bir taraftan da sahip olduklarımızın kıymetini anladık. Herkesin önem sırası değişti.
O dönemde kitabımı yazmak için zaman bulmakta hiç zorlanmadım. Beyaz Atlı Prenses gerçeklikten kopup saklandığım bir yer oldu benim için. Pandeminin bana sağladığı tüm o boş zamanı yazarak geçirdim.
Anemonlar’da vakit bulmakta zorlandım ama pes etmedim. İnsanın yaptığı iş aynı zamanda hobisi olmalı bence. Ben de bir gün tüm diğer sorumluluklardan kurtulup sadece yazı yazabilmeyi umuyorum.
Kitabı şekillendiren Anemonlar metaforundan yola çıkarak sormak isterim: Karakterlerin hikayesini çiçek üzerinden nasıl okumalıyız? Okur için bu bir yeniden doğuşun simgesi olabilir mi?
Anemon, düğünçiçeğigiller familyasına ait, halk arasında dağ lalesi olarak bilinen bir çiçek. İlkbaharda açıyor; kırmızı, mor ve beyaz tonlarıyla dikkat çekiyor. Mitolojide kısa ömür, kayıp ve hüzünle ilişkilendirilse de beni en çok etkileyen tarafı başka bir özelliği: Narin görünmesine rağmen rüzgâra ve soğuğa beklenenden çok daha dayanıklı olması.
Benim karakterlerim de biraz öyle. Kırılgan ama dirençliler. Kırılganlıkları güçsüzlükleri değil aslında; onların dönüşüm alanı.
Kitap, “vaktinden önce açan ama hayatta kalmayı başaran anemonların” hikâyesiyle açılıyor. Onlara toprağın altında kalmaları gerektiği söylenmiş fakat onlar içlerinden gelen sesi dinlemeyi seçmişler.
Anemonlar aslında hepimizin hayatında verdiği o kritik kararı anlatıyor. Bazen içimizde bir ses bize ‘şimdi çık, şimdi konuş, şimdi değiş’ der ama korkularımız yüzünden toprağın altında kalmayı tercih ederiz. Roman da tam bu çelişkinin üzerine kurulu.
Anemonlar, kadın-erkek ilişkileri, anne-baba olmak, geçmiş hesaplaşmalarından ve gelecek kaygılarından doğan bir hikâyenin arkasına saklanmış bir sistem sorgulaması aslında. Toplumun bizden bekledikleriyle baş etmeye çalışırken bir yandan da var olma ve hayatı anlamlandırma savaşımızı anlatıyor.
Uyumlu olmak için kendinden vazgeçmek…
“Böyle gelmiş böyle gider” demek…
Anemonlar biraz o suskunlukla yüzleşme hikâyesi.
Karakterlerimi de böyle okumak gerekiyor. Hepsi farklı hayatlar yaşıyor ama ortak noktaları, olmak istedikleri kişiyle oldukları kişi arasında sıkışmış olmaları.
Okur için bir yeniden doğuş simgesi olabilir mi? Evet, olabilir ama benim için bu yeniden doğuş mucizevi bir değişimden çok, insanın kendi iç sesini duymaya cesaret etmesiyle ilgili çünkü bence güç bazen yıllardır susturduğun sesi sonunda duyabilmek…
Bazen en büyük isyan sessiz gerçekleşir ve tıpkı anemonlar gibi, en narin görünenler bazen en güçlü şekilde hayatta kalmayı başarırlar.

Anemonlar hakkında “yolda değişti, gelişti” şeklinde bahsediyorsunuz. Okuyucu için bu ne ifade ediyor?
Anemonlar benim için gerçekten yolda değişen ve gelişen bir roman oldu. Romana başlarken ne yazmak istediğimi biliyordum; aklımda bir hikâye vardı ama bir noktadan sonra karakterler beni dinlememeye başladı. Hikâye planladığım yerlerden uzaklaştı, karakterler kendi kararlarını aldı ve adeta yaşayan canlılara dönüştüler.
Aslında bu her iki romanımda da yaşadığım bir şey. Karakterler hikâye içinde kendi kimliklerini buluyorlar. Hatta bazen isimleri bile değişiyor. Başlangıçta benim düşündüğüm kişi olmaktan çıkıp kendilerine ait bir varoluş geliştiriyorlar.
Kitabımı okumuş olanlar bunun metinde çok hissedildiğini söylüyorlar. Kitabın doğal bir akışta devam ettiğini ve bu sebeple de insanı içine aldığını söyleyenler çok oldu.
Sanırım bunun sebebi biraz da yazarken okuru pek düşünmemem. O anda sadece hikâyeyi düşünüyorum. Zihnimde kurduğum evreni dışarıdan izliyor ve gördüklerimi aktarıyor gibiyim. Bazen gerçekten bir çeşit trans hâli. O dünya akmaya başladığında müdahale etmek istemiyorum.
Hakan Günday’ın bir sözünü çok kıymetli bulurum: “Yazarın kendi sesi olmalı.”
Bu söz benim edebiyata bakışımı değiştirdi. Beni diğer yazarlardan ayıracak olan şeyin teknikten çok ses olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden yazarken modaya, beklentilere ya da kurallara göre değil, kendi sesime sadık kalmaya çalışıyorum.
Okurdan beklentim de aslında çok basit: Beni başkasının ölçütleriyle değil, kendi sesim üzerinden değerlendirmesi.
Her roman benim için uzun bir yolculuk, hatta bir macera oldu. Bir tarafta gerçek hayat akıp giderken, diğer tarafta kurduğum o evrende başka bir hayat yaşanıyor; ikisi de hem tahmin edilebilir hem de sürprizlerle dolu. Sanırım yazmanın büyüsü de tam olarak burada yatıyor.
Anemonlar, okurda nasıl bir cesarete ve uyanışa vesile oluyor? Okuyucuyu kitaba bağlayan ve ilgisini çeken şey nedir?
Okuyucular kitapta kendilerinden bir şeyler bulduklarını söylüyorlar. Sanırım onları kitaba bağlayan öncelikle bu oluyor.
Kadın olmak, erkek olmak, anne baba çocuk olmak, insan olmak, kalabalıklar içinde ama aslında yapayalnız olmak zor… İnsan, toplumun üzerine yüklediği görevlerle ve beklenti yüküyle başa çıkmaya çalışırken bir taraftan da kendi olma savaşını veriyor. Sanırım okuyucu bu açıdan kendinden çok şey buluyor romanda.
Bana göre edebiyatın görevlerinden biri, toplum içinde bireyin kırıldığı yerleri görünür kılmak. Ben de romanımda bunu yapmaya çalıştım. Anemonlar’da tacizden, tacizin normalleştirilmesinden, susmaya zorlanmaktan, çocuklukta edinilen, ne pahasına olursa olsun uyum sağlama alışkanlığından ve görünmeyen yaralardan söz ediyorum. Bunun okurda kendi hikâyesine biraz daha yakından bakma cesaretine vesile olduğunu söyleyebilirim sanırım. Uzun zamandır normal sandığı şeyleri yeniden sorgulama cesaretine ve en önemlisi, yıllardır susturduğu iç sesini duymaya cesaret etmesine…
Birçok kadın kitabımın onları geçmişe götürdüğünü ve yaşadıkları bazı olayların aslında taciz olduğunu fark ettiklerini söyledi mesela. Bunu çok değerli buluyorum. Bu kadınların çoğu anne, teyze, abla, hala, öğretmen… Çocuklara uyum sağlamayı öğretiyoruz ama sınır koymayı öğretmiyoruz. Onlara seslerini çıkartmayı, çığlık atmayı öğretmeliyiz.
Geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmiyor. Biz fark etmesek bile, davranışlarımızın, seçimlerimizin içinde yaşamaya devam ediyor. Özellikle çocuklukta yaşananlar çok derin izler bırakıyor. Travma sadece başımıza gelen şey değil; sonrasında onunla ne yaptığımızla da ilgili. Yaşadıklarımız dünyayı algılama biçimimizi, güven duygumuzu, sevme, sevilme ve ilişki kurma şeklimizi etkiliyor. Örneğin, şiddetle büyüyen çocuk ilerde kurduğu ilişkilerde tanıdık gelen o duygunun peşinden gidebiliyor. Bazen farkında bile olmadan, aynı yarayı yeniden üretebiliyor. Belki en kötüsü, çocuk zihninde şiddeti normalleştirebiliyor ve normal sandığı şeyle yaşamayı öğreniyor. Bu yüzden şiddet, sadece kötü bir anı değil, nesilden nesile aktarılan görünmez bir yaranın başlangıcı oluyor. Bir de taciz ve travma sonrası susmaya zorlanma, en az yaşanan kadar derin izler bırakıyor. İlişkilerde yaşadığımız tekrarların çoğu, çocuklukta öğrendiğimiz sessizliklerden geliyor bence.
Bu roman biraz da o sessizlikleri görünür kılma cesareti. Görünmeyen yaraların hikâyesi.
Anemonlar’da okuyucu hangi sorunun cevabını buluyor?
Aslında Anemonlar’da okuyucunun bulmasını istediğim tek bir cevap yok. Ben sorular soruyorum, cevapları okuyucuya bırakıyorum.
Didaktik bir roman yazmak istemedim. Tam tersine, olayları ve karakterleri farklı bakış açılarıyla aktararak okurun kendi yorumunu oluşturabileceği bir alan bırakmaya çalıştım. Çünkü bana göre edebiyat okuyucuya ne düşüneceğini söylememeli; farkındalık yaratmalı, düşündürmeli ve kendi çıkarımlarını yapma özgürlüğü tanımalı.
Okuyucunun kendisine sormasını istediğim temel soru şu:
“Güç ya da başarı nedir? Yaşamak zorunda olduğun hayata uyum sağlamak mı, yoksa istediğin hayat için mücadele etmek mi?”
Çoğumuz ancak başkaları tarafından onaylandığımızda kendimizi değerli hissediyoruz. Toplumun beklentilerini karşıladığımızda mutlu olacağımıza inanıyoruz. Oysa o beklentilerin sonu hiç gelmiyor. İnsan da zamanla kendini bitmeyen bir yarışın içinde, sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşarken buluyor.
Bu yüzden romanda asıl ilgilendiğim şey, insanın kendine dönme cesareti. Çünkü çoğu zaman mutsuzluğumuzu çözebilecek en temel soruları sormaya fırsat bulamıyoruz:
“Ben ne istiyorum?”
“Beni gerçekten ne mutlu eder?”
Serap karakteri de tam olarak böyle bir yerde duruyor. Kendine dönmek yerine dışarıdan tamamlanmaya çalışan biri. Dönüşümü de başkalarının sesinden uzaklaşıp kendi sesini duymaya başladığında başlıyor.
Anemonlar aynı zamanda toplumsal roller üzerine bir sorgulama. Kadınların ve erkeklerin içine sıkıştırıldığı kalıpları sorguluyor. Bir kadının hayatı neden hâlâ medeni hali üzerinden değerlendiriliyor? Erkeklere neden güçlü olmak, yük taşımak ve duygularını saklamak öğretiliyor?
Modern hayat herkese birtakım roller dayatıyor. Kadınlardan aynı anda güçlü, başarılı, fedakâr ve kusursuz olmaları bekleniyor. Erkeklere ise kırılganlık hakkı tanınmıyor. Oysa insan olmak biraz da eksik, kırılgan ve çelişkili olabilmeyi içeriyor.
Bu yüzden romanın merkezindeki soru aslında kadın ya da erkek olmakla ilgili değil. Daha temel bir soru:
Toplumun bizden beklediği kişi olmakla, gerçekten olduğumuz kişi olmak arasında ne kadar mesafe var?
Sanırım Anemonlar’ın okuyucuyu götürmek istediği yer de tam olarak burası.
Anemonlar kitap kapağında, “İçindeki sesi dinlemeye cesareti olanlara…” diyorsunuz. Gelen yorumların bu mesaja cevabı nasıl?
Kitabın kapağındaki “İçindeki sesi dinlemeye cesareti olanlara…” cümlesi, okurlardan en çok geri dönüş aldığım yerlerden biri oldu.
Sanırım bu cümle herkese susturduğu o sesi hatırlatıyor. Ne zaman susturduklarını, neden susturduklarını düşündürüyor. Gelen yorumların büyük kısmı da bunun ne kadar zor bir şey olduğu üzerine ve bence çok haklılar.
Hepimiz, yaşamak zorunda olduğumuz hayata uyum sağlamak için zaman zaman iç sesimizi susturuyoruz. Olmak istediğimiz insanla olmamız gerektiğine inandığımız insan arasında gidip geliyoruz. Bu yüzden kitabımı içindeki sesi dinlemeye cesareti olanlara ithaf ettim çünkü bu gerçekten cesaret isteyen bir şey.
Benim ilgilendiğim mesele sadece insanın kendini bulması değil; kendini bilinçli bir şekilde yaratabilmesi. Kendi hayatının öznesi olabilmesi. Bu da çoğu zaman toplumun, ailenin ve çevrenin beklentileriyle yüzleşmeyi gerektiriyor.
Roman boyunca aslında şu sorunun peşindeyim:
“İnsan en çok nerede susmayı öğrenir?”
Bence cevabın önemli bir kısmı ailede ve toplumda saklı.
İnsanlar, özellikle de biz kadınlar, hayatımızın büyük bölümünü kendimizi anlatmaya, anlaşılmaya ve başkalarının bakış açısını değiştirmeye çalışarak geçiriyoruz. Bazen mutluluğumuzu bile buna bağlıyoruz. Çoğu zaman da başarısız oluyoruz ve bütün bunların arasında kendi sesimizi duyamaz hâle geliyoruz.
Anemonlar biraz da bu yüzden iç sesini duymadan büyüyen insanların hikâyesi oldu. Elbette içinde aşk da var, ilişkiler de var ama özünde insanın kendini bulma, kendi hakikatine yaklaşma ve ona rağmen değil, onunla birlikte yaşama çabası var.
Belki de bu yüzden kadın karakterlerim hep bir dönüşüm yaşıyor. Bana göre bir hikâyeyi etkileyici kılan şey, dönüşümü anlatabilmesidir. Dönüşüm umuttur… Umutsa insanın en temel ihtiyaçlarından biridir…
Anemonlar, renkli çiçekler. Kitaptaki karakterlerinizle bu renkleri eşleştirirseniz, kim hangi renk olurdu?
Bu çok ilginç bir soru. Renklere hep önem verdim. Yaşadığım mekânlarda, kıyafetlerimde, hatta yazarken kullandığım defterlerde bile renklerin duygusal bir karşılığı vardır benim için, ama karakterlerime renk vermeyi daha önce hiç düşünmemiştim.
Anemonlar en çok beyaz, mor ve kırmızı tonlarında açıyor. Karakterlerimi bu renklerle eşleştirecek olsam Serap’a beyazı verirdim.
Serap bana hep üzerinde henüz hiçbir şey yazılmamış bir sayfayı hatırlatıyor. Hayatı boyunca kendisinden bekleneni yapmış, uyum sağlamış, kendi sesini bastırmış biri. Ama roman boyunca o beyaz sayfa yavaş yavaş doluyor. Kendini keşfediyor, dönüşüyor ve kendi hikâyesinin yazarı olmaya başlıyor.
Hayal ve Jale ise benim için mor. Mor biraz hüzün, biraz derinlik, biraz da bilgelik taşır içinde. Onlar da romanın en katmanlı karakterleri. Belki de bu yüzden kendimi onlara daha yakın hissediyorum. Mor aynı zamanda en sevdiğim renk.
Engin’e gelince… Ona kırmızıyı yakıştırıyorum.
Kırmızı tutkunun, öfkenin, arzunun ve hayatın rengi. Yaklaştığınızda sizi hem çeken hem de tedirgin eden bir tarafı var. Engin de biraz öyle. Onun neden kırmızı olduğunu spoiler vermeden anlatmak zor ama kitabı okuyanların ne demek istediğimi anlayacağını düşünüyorum.
Belki de bu yüzden Anemonlar’ın renkleri tesadüf değil. Beyaz bir arayışı, mor bir iç dünyayı, kırmızı ise insanın içindeki ateşi temsil ediyor. Karakterler de tıpkı anemonlar gibi, kendi renklerini ancak hikâye ilerledikçe ortaya çıkarıyorlar.
İlk kitabınız Beyaz Atlı Prenses’ten sonra Anemonlar kitabı yazma tekniğinizde ne tür farklar yarattı, yazar kimliğinizde hangi kapıları açtı?
Daha önce de söylediğim gibi ben Rus dili ve edebiyatı mezunuyum. Çocukken okuduğum Rus Klasiklerindeki aşk hikâyelerinin altında çok güçlü toplumsal eleştiriler ve büyük itirazlar olduğunu, üniversitede onları ders olarak incelediğimde fark ettim. Ben de onlardan esinle görünenin altında bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Bu ilk kitabım Beyaz Atlı Prenses’te de böyleydi, Anemonlar’da da böyle oldu.
Yazı tekniği açısından baktığımda ise iki roman arasında önemli farklar görüyorum. İlk romanımı geçenlerde yeniden okudum. Derdimi anlatmak için yer yer fazlaca tekrar yaptığımı fark ettim. Sanırım o dönemde söyleyecek çok sözüm vardı. Yıllarca biriktirdiğim düşünceleri, duyguları ve itirazları ilk romanımla birlikte dışarı çıkartmaya çalışıyordum.
Anemonlar’da ise daha sade bir anlatı kurduğumu düşünüyorum. Sözü doğrudan söylemek yerine hikâyeye daha çok güvendim. Karakterlerin, olayların ve dönüşümlerin anlatmak istediklerimi taşımasına izin verdim. Bu da bana yazarken daha büyük bir özgürlük alanı açtı.
Özetle, ilk romanımda anlatmak istediklerimin peşindeydim, ikinci romanımda ise hikâyenin peşinden gitmeyi öğrendim.
Yazar kimliğim açısından da Beyaz Atlı Prenses önemli kapılar açtı. İlk kitabım sayesinde yayıncılık dünyasını tanıdım, okurlarla buluştum ve yazdıklarımın bir karşılığı olduğunu gördüm. İlk kitap bana yazabileceğimi öğretti, ikinci kitap ise kendi sesime güvenmeyi.
Bir de işin sosyal medya tarafı var. Instagram’da da yazıyorum ve orada romana kıyasla çok daha hızlı geri dönüş alabiliyorsunuz. Bir romanın okurla buluşması, okunması, etkisinin size dönebilmesi çok uzun zaman alıyor. Sosyal medyada ise bir düşünceyi paylaşıyorsunuz ve birkaç dakika içinde insanların neler hissettiğini görebiliyorsunuz. Bu bana büyük keyif veriyor. Yazmak yalnız yapılan bir iş. Sosyal medya o yalnızlığın içinde insanlara ulaşabildiğiniz bir alan.
İlk romanımın tanıtımı için açtığım Instagram sayfam bana zamanla bambaşka kapılar açtı. Orada güzel bir okur topluluğu oluştu. Onlarla çok özel, yakın ilişkiler kurmayı seviyorum. Zaman içinde Güzin abla gibi bir şey oldum ve bu çok hoşuma gidiyor. Ben onlardan bir şeyler öğreniyorum, onlar benden. Paylaşmak, anlaşılmak çok güzel.
Engin, Serap, Hayal, Aylin, Jale. Her biri kırılgan ama dirençli. Yazarken en çok zorlandığınız karakter hangisi oldu?
En çok zorlandığım karakter sanırım Engin oldu. Bir erkek karakteri derinlikli bir şekilde yazmaya çalışıyorsunuz ve bir noktada onun gibi düşünmeniz gerekiyor. Dünyayı onun gözünden görmek, olayları onun duygusal filtresinden geçirmek zorundasınız. Bu da zaman zaman benim için zorlayıcı ama bir o kadar da öğretici bir deneyimdi.
Jale’de de epey zorlandım çünkü o, benim doğrudan deneyimlemediğim bir çevreden geliyor ve benim yaşamadığım bazı hayat tecrübelerine sahip. İnsan en kolay kendi bildiğini yazıyor. Yazarlığın zor tarafı ise kendi sınırlarının dışına çıkabilmek ama galiba tam da bu yüzden en çok zorlandığım karakterler bana en çok şey öğreten karakterler oldu.
Yazarken bir karakteri yargılamamaya çalışıyorum. Onu anlamaya çalışıyorum çünkü bir karakteri gerçekten anlayabildiğinizde, onun neden öyle davrandığını da görmeye başlıyorsunuz.
Bu yüzden Engin’i yazarken erkek olmayı, Jale’yi yazarken ise kendi hayatımın dışında kalan bir dünyanın içinde dolaşmayı öğrendim.
Aslında yazmak biraz empati kurma sanatı. Kendine hiç benzemeyen birinin içine girip onun kalbiyle düşünmeye çalışmak…
Belki de bu yüzden en zor karakterler, aynı zamanda en sevdiğim yolculuklar oluyor.
