Kerim Suner
Kerim Suner, Fotoğraf: Aydın Berk Bilgin

19. Yüzyıl Fotoğraf Teknikleriyle İstanbul: Kerim Suner’in “Ne Zaman” Sergisi Üzerine

20 Mayıs 2026
6 dakika

Bir Video İzledim, Hayatım Değişti

Bir kitap okudum hayatım değişti diyenleri duymuşsunuzdur ancak bu sefer bir YouTube videosu bir hobinin derinleşmesine yardımcı olmuş.

Kerim Suner; ıslak kolodyum, platin-paladyum, albümin baskı, opaltype ve oroton gibi fotoğraf tarihinin unutulmaya yüz tutmuş, kimya ile sanatı birleştiren kadim tekniklerini kullanıyor. Projenin teknik serüvenini ve fotoğrafçının teknolojik değişimle olan kişisel meselesini kayıt altına alan “Ne Zaman” isimli fotoğraf kitabı da sergiye eşlik ederek ilk kez sanatseverlerle buluşuyor.

Kerim Suner’e çekim süreçlerinde Hande Varsat ve Duygu Duymazlar eşlik ediyor. Ekip makineyi toplayıp tüm kimyasalları stüdyoda hazırlıyor, her malzemenin yedeğini koyuyor. Bir dönem çadırda, bir dönem kamyonetin içine kurulan karanlık odada çalışmışlar. Ve her çekim öncesinde kapsamlı bir keşif süreci var: Güneş nereden doğuyor, nereden batıyor? Nereye, nasıl çekim yapılabilir? Çadır ve kamyonet nereye kurulacak? Tüm bunlar önceden belirlendikten sonra ekip birlikte yola çıkıyor. Adeta bir saha performansı bu.

Kerim Suner’in “Ne Zaman” isimli kişisel sergisi 2 Mayıs 2026 tarihinde Yapı Kredi bomontiada GALERİ’de ziyarete açıldı. 22 Mayıs’a kadar açık kalacak sergi her gün 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Detayları Kerim Bey’e soruyorum.

Kerim Suner, Ne Zaman
Kerim Suner, Ne Zaman

Kadim tekniklerle çekim yapmaya nasıl başladığınızı merak ediyorum?

İnternette bir video seyrettim desem inanır mısınız?

Gerçekten mi?

Evet, gerçekten. Şöyle anlatayım: Ben bilgisayar mühendisiyim, bütün hayatım dijital. Fotoğraf da hep hobim oldu. Dijital fotoğraf çıktığı zaman çok heyecanlandım, hemen bir kamera aldım. İlk kameramın kapasitesi 1 megapikselin altındaydı; 1997-98 yıllarından bahsediyorum. O zamandan itibaren dijital fotoğrafla iç içe oldum.

Ancak zaman içinde bir şey hissetmeye başladım: Teknoloji ilerledikçe, makineler ve algoritmalar daha çok işi devraldıkça insanın katkısı ve sonuç üzerindeki etkisi, kontrolü azalmaya başlıyor. Bu beni rahatsız etmeye başladı. 

Lisede analog fotoğrafla başlamıştım, karanlık odada çalışmıştım, hatta evin tuvaletini karanlık oda yapmıştım. O dönemleri bildiğim için farkı hissediyordum. Fotoğraf fiziksel bir obje olmaktan uzaklaşıyor, ömrümüz ekranda geçiyor…

Bu etkilerle eski bir kameramı aldım, çalışıyordu; onunla çalışmaya başladım. Ancak banyoya verdiğim filmler çok kötü çıktı. Zaten süreci bildiğim için kimyasalları alıp,filmleri kendim yıkamaya başladım. Bu süreçte YouTube’da konuyla ilgili pek çok videoya denk geldim.

O denk geldiğiniz video hangisiydi?

2013 yılında Ian Ruhter adında bir fotoğrafçının videosunu gördüm ve o videoyu izleyince çarpıldım. Ruhter kolodyon tekniğini kullanıyordu. 

Bu teknikte ne kadar büyük fotoğraf çekmek istiyorsanız o kadar büyük bir kameraya ihtiyacınız var, çünkü burada gördüğünüz camlar bizzat kameranın içine girip pozlanan camlar; bunlar baskı değil, negatifin ta kendisi. Dolayısıyla büyük çalışmak istiyorsanız büyük makineye ihtiyacınız var.

Ian Rutter ise buna çok özgün bir çözüm bulmuştu: Büyük, kapalı kasa bir kamyoneti kameraya çevirmiş. Kendisi o kamyonetin içine girip plakayı hazırlıyor, pozluyor; fotoğrafçı böylece kameranın da bir parçası olmuş oluyor. Ve bu şekilde Amerika’yı dolaşıyor. Ben buna vuruldum, dedim: Benim bunu öğrenmem lazım. Birkaç ay sonra bir workshop düzenlediğini gördüm ve kalkıp gittim.

O workshop nasıl geçti?

Çok enteresan bir şekilde, workshoptaki herkes o videoyu gördüğü için gelmişti. Orada fotoğraf hocası da vardı, öğrencisi de… Bir de daha sonra Oscar alan aktör vardı aramızda. En uzaktan gelen bendim. İşte orada bu işi öğrendim.

Genel olarak bir şeyi beğendiğinizde derinlemesine öğrenmek ister misiniz, yoksa bu ilk defa mı oldu?

Hayır, hayır. Bir şeye girdiysem onun dibine gitmek zorundayım.

Peki Türkiye’ye döndükten sonra?

Tabii bu iş çok kimyasal gerektiriyor, çok şeyi sıfırdan öğrenmeniz gerekiyor. Sadece bir workshopla olmuyor. Orada güzel vakit geçirdik ama Türkiye’ye döndüğümde yaklaşık bir yıl sistemi oturtmaya çalıştım. Danışabileceğim kimse de yoktu; bazı malzemeler burada farklı. Neyse, bir yıl sonunda sistemi oturttum ve önce hep stüdyoda çalıştım, daha sonra dışarıya çıktık.

Türkiye’de bu yöntem 19. yüzyılda kullanılmış ama o günden bu yana sürdüren olmamış. Bir bakıma o boşluğu doldurup tekniği Türkiye’de yeniden hayata geçirmiş oldum.

Kerim Suner "Ne Zaman" sergisi, Yapı Kredi bomontiada GALERİ, 2026
Kerim Suner “Ne Zaman” sergisi, Yapı Kredi bomontiada GALERİ, 2026

72 noktada çekim yapmışsınız. Lokasyonların seçimi nasıl oldu?

Süreç kendi kendine gelişti. Kafamda belli bir rota yoktu ama şunu hissettim: Ben İstanbul’u tanımıyorum. Hep evden okula, okuldan eve gidip gelmişiz. Onun için işin içine girdikçe daha fazla okumaya başladım. 19. yüzyıl İstanbul fotoğraflarını toplamaya başladım; o dönemin fotoğrafçıları nasıl çalışmış, bunları nasıl yapmış? Yazılı kaynak yok. Yurt dışındaki fotoğrafçıların günlük notları, laboratuvar kayıtları var; bizde hiçbir şey yok. Dolayısıyla dışarıda böyleyse burada da böyle olmuştur diye tahmin yürüttüm.

Baskılara baktığımda o negatiflerin hangi teknikle çekildiğini araştırmaya başladım. Aynı negatiflerin farklı baskılarını topladım, çünkü her baskı farklı özellikler gösteriyor. Hem fotoğrafın tarihiyle hem İstanbul’un tarihiyle daha yakın bir ilişki kurdum. Öyle yapınca yeni şeyler öğreniyorsunuz. Mesela Yarımburgaz Mağarası diye bir şeyden haberim bile yoktu.

Ben de sizinle öğrendim şimdi.

Ama öğrenince çok heyecanlandırdı. İnsanla ilgili ilk yerleşim izlerinin İstanbul’da bulunduğunu öğrenince oraya gitmek istedim. Mağarada ışık yok tabii; nasıl ışıklandırırız diye çözümler geliştirdik. Dışarıdan da içeriden de ışık aldık. Yarımburgaz Mağarası’na üç-dört kez gittik. Bunların yanı sıra tarihi bağ kurduğum, okudukça “bunu mutlaka dahil etmeliyiz” dediğim yerler oldu; ya da başka bir şey çekerken tesadüfen yakaladığımız görüntüler oldu. Proje böyle gelişti.

Spontane bir insan izlenimi uyandırdınız; workshop’a atlayıp gidebiliyorsunuz. Ama bir yandan kontrolünüzün olmadığı bir süreç de var; kimyasal bir süreç sonuçta. Bu sizi zorluyor mu, keyifli mi?

Zorluk aslında keyifli bir şey. Neden? Çünkü zorlanıyorsunuz ve başardığınız zamanki keyfi başka hiçbir şeyde alamıyorsunuz. 

Kitap sınırlı sayıda mı basılıyor?

Kitapta sayı sınırlı olmak zorunda ama edisyon numarası koyarak sınırlı baskı yapmaya karşıyım. Baskıları limitli edisyon olarak sunmaya da karşıyım; bunu her fırsatta dile getirmeye çalışıyorum. Buradaki baskılar da limitli edisyon değil.

Neden değil?

Limitli edisyon, litografi ve gravür gibi kalıp bazlı baskılarda anlamlı: Kalıbın bir ömrü var, yüz-yüz elli baskıdan sonra kalıp bozuluyor. Limit oradan geliyor. Bunu fotoğrafa uygulamak fotoğrafın ruhuna aykırı. Bizim bir negatifimiz var, bozulan bir şey değil; ondan limitsiz baskı yapmak mümkün. Dijital dosya için de bu böyle; ne kadar baskı alırsanız alın bozulma yok.

Fotoğrafın ilk çıktığı yıllarda limitli baskı diye bir konsept yoktu. Fotoğrafçılar sattıkça basıyordu. Ara Güler bile hiçbir zaman limitli baskı yapmadı. Son on yılda ise limit, yapay değer yaratma aracına dönüştü: “Dünyada bundan beş tane var, dolayısıyla daha değerlidir” deniliyor. Oysa bu yapay bir değer; fotoğrafın gerçek değerine hiçbir şey katmıyor. Bir de benim baskılarım el yapımı olduğu için her biri zaten birbirinden farklı: tonu farklı, kontrastı farklı, aynı negatiften farklı tekniklerle baskı yapılabiliyor. Ben neden suni bir limit koyayım?

Burada sergilenen üretimlerden farklı taleplere açık mısınız? Yani “bu fotoğrafı albümin tekniğiyle istiyorum” gibi?

Tabii, istenen fotoğraf değişik boyutlarda ve değişik tekniklerle baskılanabiliyor. Web sitemde de bir bölüm oluşturuyorum: Koleksiyoner elindeki fotoğrafın negatifinden neler basıldığını görebilecek. Ancak sergideki fotoğrafları şimdilik siteye koymuyorum, gelip görünmesini isterim, çünkü bu fotoğraflar üç boyutlu birer obje. 

Çok mutlu oldum sizi tanıdığıma. Ellerinize sağlık.

Ben teşekkür ederim, ne demek.

İlke Tulunay Solakoğlu

İlke Tulunay Solakoğlu, 30 yaşındadır ve yaklaşık iki yıldır kültür-sanat yazıları yazmaktadır. Yaratıcı gücün arkasındaki ilhamı arama merakını bir toplulukla paylaşma isteğiyle kurduğu Kültürel Keşif Kulübü aracılığıyla kitap incelemeleri, film, sergi ve sanatın tüm dallarını merak eden kişilerle birlikte keşfetmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Soykırım Sanatla Aklanamaz pankartı, 8 Mayıs 2026, Venedik Bienali, Fotoğraf: Zeynep Nur Ayanoğlu
Önceki

Venedik Bienali: ABD Pavyonunda Apolitizm Politikası

Dr. Rahşan Düren “Play Again” sergisi, Tarhan Han, 2026
Sonraki

Rahşan Düren’in “Play Again” Sergisi Tarhan Han’da Açıldı