Sanatçı Emre Celali, üretim pratiğinde insan manzaralarını sadece bir görüntü olarak değil, varoluşun bir belgesi olarak ele alıyor. Düzenin içindeki kaosu, beşeri izlerin doğayla olan gerilimli ilişkisini ve belirsizliğin estetiğini sorgulayan Celali ile sanat yolculuğunu, malzeme seçiminin arkasındaki felsefeyi ve ‘doğaya uygun yaşama’ arayışını konuştuk.
Sanatçılığa yönelmenin ilk kıvılcımı senin için ne oldu? İzmir’de başlayan sanat yolculuğundan İstanbul’daki sanat eğitiminden ve atölye pratiklerinden bahseder misin?
Kendimi bildim bileli plastik alanda ifade etme isteğim hep vardı. Kareli defterlerin yarım santimlik ölçeklerinden düz yüzeylerin sınırsız ölçeklerine kadar her yeri doldururdum. Çocukluk döneminde çizim eğitimi almaya başlamamla birlikte önce İzmir Güzel Sanatlar Lisesi’nden, ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden mezun oldum. Hayatta olduğu gibi çalışmalarımda da mevcut durumla tezat oluşturan olaylar ve durumlar ilgimi çekti; bu karşıtlığı özellikle beşeri izlerde aradım.
“İnsan manzaralarının düzeni” ifadesini kullanıyorsun. Bu düzen kavramını çalışmalarında nasıl tanımlıyorsun ve “karışıklık / belirsizlik” özellikle nasıl devreye giriyor?
Düzen, yaşayan bir organizma; hücrelerin birbirine karışarak fakat bir armoni içinde hareket etmesi gibidir. Değişken, bazen baskın, bazen de tanımlanamaz durumları olduğu haliyle yansıtır. Belirsizlik ise doğanın rastlantısallığı üzerine örülen bir özgürlük hissidir. Bütün olarak bakıldığında anlatmak istediğini anlatır; biz de görmek istediğimizi görür, anlamak istediğimizi anlarız. Yaşam bize birebir ne yapacağımızı söylemez ve bu sonsuz tekrar hali, beraberinde bir kargaşa ya da kaos duygusu yaratır.

İnsanları birbirine bağlayan yollar ama aynı zamanda onları ayıran yollar… Bu çelişkiyi eserlerinde nasıl bir görsel dile dönüştürüyorsun?
Sınırlar ve uyum üzerinden… Manzaralar, bir insanın özgürlüğünün bittiği yerde bir başkasınınkinin başladığını gösterir. Bu oluşumlar, var olma çabalarımızın da birer göstergesidir. Ancak bu durum doğaya aykırı hale geldiğinde; kırılgan otoriteler, korkular, baskılar ya da savaşlar ortaya çıkar. Manzara benim için sadece bir görüntü değil, nasıl var olduğumuzun bir belgesidir.
2024’te Labirent Sanat’ta “Doğaya Uygun Yaşamak” isimli bir sergin oldu. Doğa ile güncel üretiminde nasıl bir ilişki kuruyorsun? “Uygun yaşamak” senin için ne ifade ediyor?
Uygun yaşamak, Stoacıların arayışından beri, antik çağlardan bu yana sorulagelen temel bir sorudur. Toplumların kültürel çöküşleri ve doğaya aykırı yaşam biçimleri, insanları çağlar boyunca karanlıkta bırakmıştır. Ancak her dönem, kendi içinde yeniden doğaya uygunluğun ne olduğu üzerine düşünmüş ve bir tür aydınlanma yaşamıştır. Benzer sorunlar günümüzde de mevcut; fakat bugün bu durum çoğunlukla teknolojik ilerlemeler ve onların sonuçlarıyla açıklanıyor. Oysa insanın ruhu geri planda kalıyor. Silah üretilirse kullanılır. Uyum, yalnızca doğada değil, beşerin kendi tabiatı arasında da aranmalıdır.
Çalışma sürecinde hangi malzemeleri tercih ediyorsun? Malzeme seçiminde hangi kaygı ve arzular etkili?
Malzemenin ruhunun, çalışmanın gizini etkilediğine inanıyorum; bu nedenle işe uygun olan medyumu seçiyorum. Keskin sınırlar koymuyorum. Malzeme benim için ifade biçimimde önceden belirlenmiş bir araç değil; çalışmanın gerektirdiği yönde şekillenen bir unsurdur. Gerekirse malzemenin doğasıyla oynar, onu dönüştürürüm. Bu yaklaşım da doğal olarak çok sayıda denemeyi beraberinde getirir.
İzleyici ile eser arasında nasıl bir ilişki kurmak istiyorsun?
Yönlendirmekten ziyade kapıyı aralık bırakmayı tercih ederim. İzleyicinin keşfetmesini ve eserle öznel bir bağ kurmasını isterim. Tıpkı yaşamın kendisiyle kurduğu ilişki gibi.
Atölye pratiğin İzmir’de; İstanbul’da galerilerle kurduğun ilişki bu pratiğe ne katıyor, ne götürüyor? Yer-mekan bağlamı senin için ne kadar önemli?
İzole bir üretim süreci benim için oldukça besleyici. Kendine dönüş ve sınırda yaşama hali diyebilirim. Yaşadığım ve çalıştığım alan, kentin doğayla kesiştiği bir noktada yer alıyor; doğaya çok yakın ama tam içinde değil. Bu konum, bana beşeri olanla doğal olanı aynı anda gözlemleyebilme imkanı sunuyor.

“Köşe kapmaca savaşı çoktan bitse de çatışma devam edecektir” (Emre Celali “Prytaneion” serigisi basın bülteni, 2022, Labirent Sanat, https://www.labirentsanat.com/sergi/emre-celali-prytaneion) diyorsun. Bu çatışma senin için nerede başlıyor, eserlerinde nasıl görünür hale geliyor?
Yüzeysel bakıldığında karıncaların kendi aralarında ne yaptığını bilmeyiz; kaotik bir iletişim görürüz. Oysa ortada belirli bir sebep-sonuç ilişkisi vardır. Beşeriyetteki bireysellik anlayışıyla birleştiğinde, varoluş mücadelesi çatışmalara; bu çatışmalar da toplum içinde sessiz savaşlara ve çözümlenmesi güç kaotik durumlara yol açar. Nihayetinde kadim zamanlardan bugüne, kendi kestirilemez ritmiyle tekrar eden bir zaman katmanının içindeyiz.
Güncel sanat ortamında Türkiye’de üretmenin avantajları ve zorlukları neler? Özellikle senin kuşağın açısından nasıl görüyorsun?
Dünyada olduğu gibi geçmişte de, bugün de, gelecekte de olumlu ve olumsuz koşullar var olacak. Uzaktan bakıldığında bulanık görünen bu etki, zaman geçtikçe neyin gerekli olduğunu daha berrak şekilde ortaya koyar. Bilinmezlik, her kuşağın kendi döneminin koşullarına göre hareket etmesini sağlamış ve kendine özgü yanlarını ortaya çıkarmasına neden olmuştur. Biz de kendi koşullarımıza göre hareket ederek ya var olacağız ya da yok olacağız.
Şu an seni en çok meşgul eden “tek soru” nedir? Bu soru bir sonraki üretim sürecine nasıl dönüşecek?
Hiçlik ve her şey. Başından beri zihnimde olan, çalışmalarıma sızan ve ileride de varlığını sürdürecek bir soru bu.




