Nermin Ülker ile tanışıklığım 4. Uluslararası İstanbul Trienali‘ne dayanıyor. Aynı alanda üreten, birbirinin sorularına ve meraklarına ortak olan iki kadın olarak dostluğumuz o günden bu yana büyüdü. “Gözün Kayıp Oyuğu” sergisini hazırlarken de duygu ve fikir alışverişimiz sürdü. Uzlaştığımız noktalar oldu, boşlukta sessiz kalınan anlar da. Sergide yapıtların karşısına geçtiğimde ise Nermin’in düşünsel derinliği ve biçimsel kararlarının dumanı üstünde tüten nefis bir sofraya kuruldum.
Bu röportajı hazırlamak da ayrı ve aynı şekilde bir keyifti. Sizlere de keyifli okumalar.

Serginin başlığı Sema Kaygusuz’un bir yazısından geliyor. Bu seçim tesadüf mü, yoksa senin için “görmek” meselesi her zaman başka bir kadının sesiyle ya da bakışıyla kesişmiş miydi?
John Berger gözü insan olarak konumlandırır. Bununla birlikte, göz ne kadar sağlam olursa olsun orbita yoksa göz görmeye devam edemez. Anatomik olarak gözün o oyuğa ihtiyacı vardır. Bu metafor aslında serginin temel olarak tartıştığı ve hatta sorgulamaya dönüşen ev – boşluk – varlık kavramlarıyla, bu bağlamda da Sema Kaygusuz’un yazısıyla doğrudan kesişti. Nasıl ki gölge bu üç boyutlu dünyada varlığın iki boyuta düşen iziyse, ev -ya da dönüşen haliyle varlığa alan açan boşluk- da yaşamaya devam edebilmemizi sağlayan bir göstergeye dönüşmüş durumda. Ve evet, çoğu kez planlı olmasa bile üretimlerimde “kadın” sıklıkla yüzeye çıkan bir konu ve bu kesişme ilk kez olmuyor. Aslında oldukça doğal olarak ortaya çıkıyor; kadına dair her türlü tartışma konusu yapıtlarımda alan, boşluk, ev buluyor belki de.
Boşluk, bu sergide bir eksiklik değil bir başlangıç noktası. Bunu bize biraz anlatır mısın?
Boşluk, var olması gerekenin veya doğuştan hak edilmiş olanın yokluğunu temsil eder. Öte yandan var olmak için gereklidir. Bu yüzden çok zorlayıcı ve bir o kadar da doğurgan bir başlangıç noktası herşey için. Bireysel olarak kendime daha fazla alan açabildiğim, kolektif olanla da bütünleştiğim boşluklar ürettim bu sergi sayesinde. Duvarlar yerine boşlukla ve birkaç çizgiyle soyut evler inşa edebilmek, izleyicilerle de aynı düşleri kurabilmek bana daha fazla özgürlük ve varlık alanı açtı.
“Gözün Kayıp Oyuğu” için ürettiğim heykellerin kaidelerine de o boşlukları taşıdım. İşlevsiz görünen bu kaideler, kaidenin temsiline dönüşerek heykeli ayakta tutmaya yetti aslında. Kaide olmadığında heykeller havada asılı kalırken, içi boş kaideler onlara birer oyuk vadedebildi.
Sergide malzemeyle ters düşen fikir ve hisler bir direniş mi, yoksa müzakere mi?
Evet, itiraf etmeliyim, bu sergim diğer sergilerimden biraz farklı. Özellikle biçimsel anlamda daha özgürleştiğimi düşünüyorum. Belki daha ulaşılabilir, taşınabilir, saklanabilir, esnek malzemeler kullanmak iyi hissettirdi. Önceki metal plaka işlerim de kavramsal olarak doğru tercihlerdi. Çünkü ayaklarımın yere basmasına ihtiyacım vardı. Çocukluğumdan beri havada asılı duruyormuş hissini yenmeyi ve bunun bir sorun olduğunu düşünüyordum. Hatta yoga yaparken bedenimin yerle temasıyla bedenimi fark edebiliyordum ve bu bana çok iyi geliyordu. Bugün belki de yaşadığım değişimlerden sonra, sabit ve tutarlı bir yere nazaran var olmak, üretmek, değişmek ve hareket edebilmek için boşluğa, bir başka deyişle bir oyuğa ihtiyacım olduğunu fark ediyorum. Bu bana yetiyor.

Serginin kavramsal omurgasında “ev” bir arzu nesnesine dönüşmüş gibi. Bu düşünce seni yalnızca ontolojik bir mesele olarak mı çekiyor, yoksa kendin de içinde olduğun, bizzat yaşadığın bir durumun izleri mi ağırlıkta?
Benim her zaman bir evim vardı. Yetiştirme yurdunda büyümüş olmama rağmen hep bir evim oldu. Ama arzuladığım ev bambaşka bir şeydi. O ev, varlığıma alan tanıyan boşlukmuş. Ev dediğimiz var olmak ve görünür olabilmek için bir yerlerin olabilmesi. Bunun bugün doğrudan benim arayışım olmadığını da fark ediyorum. Bu paylaşılan bir arzu.
Eviniz bir adresiniz yoksa sistem sizin varlığınızı kabul etmiyor mesela. Bireysel bir şeyden değil, ortak bir durumdan bahsediyorum. Bakın etrafınıza, barınma sorununun ne kadar yaygın olduğunu görebilirsiniz. Bu tesadüf mü? Sistemin yarattığı herhangi bir tesadüften bahsedebilir miyiz? Hayır.
Ekonomik zorluklara rağmen ürettiğim bu sergi de bu yüzden. Yapmak zorundaydım. Bu benim kimliğim. Varlığımın gölgesi, oyuğu. Tıpkı ev gibi.
Zihnin tamamlama dürtüsüne karşı durmaya çalışıyorsun. Bu direnci üretmek, izleyiciyle aranda nasıl bir ilişkisellik vaad ediyor?
Hayatta öğrenilmiş bakışlarla var oluyoruz. Bakışımız da özgür değil. Belki de bunu fark etmek veya ettirmek, özgürlüğe en yakın olabileceğimiz bir noktayı vaad ediyor. Heykellerimin soyut olmasının nedeni de bu. Hemen birkaç çizgi, birkaç eğri ve boşlukları bir eve benzetebiliyor izleyici, ya da başka bir şeye. Bu aslında hiçbir şeyin artık o kadar da soyut ve bireysel olmadığını da göstermiyor mu?
Bu sergiyle birlikte biçimsel dilinde belirgin bir değişim var gibi görünüyor. Bu kararlarının nedenleri ve potansiyeli üzerine neler paylaşmak istersin?
Aslında kullandığım malzeme çok değişmedi, yüzeyleri kısmen değişti. Genelde kavramsal tercihler malzemeye karar vermeme neden olurken artık ekonomik zorluklar ve var olma savaşı da malzeme seçimlerimi değiştirdi. Birçok sanatçı arkadaşımda olduğu gibi. Bu kısıt bir varlık yokluk savaşıyken aynı zamanda biçimsel araştırmalarımın esnemesine sebep oldu.
Sergi sona erdiğinde bu sergi, senin için nasıl bir eşikte duruyor olacak?
Gözün Kayıp Oyuğu sergisi ve tüm o hazırlık süreci heyecan verici, tamamlayıcı ve peşinde koştuğu boşluklarla yepyeni hikayelere açık oldukça net bir adımdı benim için. İzleyicilerle doğal ve doğrudan etkileşime geçebilen akışkan ve açık bir yapının eşikte durması mümkün mü? Hikaye yeni adımlarıyla ve kesişmeleriyle devam ediyor.
Nermin Ülker bu sergide yapıtlarını biçimsel olarak hafifletirken düşünsel olarak derinleştirdi. Bireysel olarak sorduğum soruların cevaplarını kolektif bir dilden yanıtladı. Bu ters orantı bence “Gözün Kayıp Oyuğu”nun en güçlü yanı.
Sergi 21 Şubat – 28 Mart 2026 tarihleri arasında Labirent Sanat‘ta görülebilir. Son haftasına giren sergiye bu hafta vakit ayırmanızı öneririm.
