Sanat üretimi kimi zaman yalnızca fikirle, duyguyla veya malzemeyle değil; zamanla ve yaşamla kurulan ilişkilerin yeniden düzenlenmesiyle başlar. İlke Yılmaz’ın 2017 sonrası verdiği uzun soluklu ara, tam da böyle bir içsel yolculuğun ve ilişkisel açılımın meyvelerini veriyor. Sanatçı çevresiyle, izleyiciyle ve hatta kendi üretim alışkanlıklarıyla kurduğu ilişkileri geçici olarak askıya alırken, aslında daha bütünsel bir yakınlığın zeminini hazırlamış gibi görünüyor. Bu kasıtlı geri çekilme, şimdi daha açık, geçirgen ve karşılaşmalara olanak tanıyan daha sezgisel bir ilişkisellik modeline dönüşmüş.
Sanatçının yeni dönemini başlatan iki yeni seri ise, bu ilişkisel yeniden yapılanmanın somut yansımaları olarak görülebilir. Sahaflardan seçtiği eski fotoğraflara yaptığı müdahaleler, kendinden başlayarak, geçmişle ve hatta bütünle yeniden ilişkiye geçmenin yeni bir biçimi. Fotoğraflardaki unutulmuş figürler ve sanatçının eklediği bitki-hayvan desenleri arasında kurulan ilişki, insanın yalnızca birey olarak değil, daha geniş bir yaşam döngüsü içinde konumlanabileceği bütüncül bir anlatıya işaret eder nitelikte. Bir diğer yapıt serisinde ise farklı tekniklerde üretilmiş, kültürel kimlik, dayanışma, yas ve yaratıcı eylemsel anlatılar karşımıza çıkıyor.

Kavramsaldan sezgisele açılan bu yeni dönem, İlke Yılmaz’ın yalnızca yeniden üretmeye değil, yaratıcı üretim üzerinden yeni ilişkisel ağlar kurmaya başladığını gösteriyor. Sanat artık onun için yalnızca bir ifade biçimi değil; ortaklaşma ve birlikte dönüşme alanı.
Bu söyleşide, İlke Yılmaz’ın kendisiyle, sanatıyla ve izleyiciyle yeniden kurduğu bu bağların ve kurduğu yeni köprülerin izini sürüyoruz.
Seni daha yakından tanımak için sormak istiyorum. Sanatla ilişkin nasıl kuruldu? Sanatçı kimliğin nasıl şekillendi?
Sanatla olan ilişkim çocukken kendi oyuncaklarımı yapmakla başladı. Babamın işinden dolayı küçük korusu olan bir enstitünün lojmanında büyüdüm. Yaratıcılık anlamında potansiyeli yüksek bir yerdi. Sonra Eskişehir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim ve Bilkent Üniversitesi,Güzel Sanatlar bölümlerini tamamladım. İnsanın doğru yerde bulunması çok önemli. Bu sebepten, Bilkent benim için kilometre taşıdır. Okul bitince, çağdaş sanatın pratiğini daha iyi öğrenebilmek için Almanya’ya gittim. Stuttgart Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Liberal Sanatlar (Freie Kunst), Heykel Bölümünde öğrenci oldum. Burada uluslararası sanat alanında yer alan bir çok sanatçı akademisyen ile çalışma imkanım oldu. Okuldan ziyade orada yaptıklarım ve iletişim içinde olduğum sanatçı arkadaşlarımla birbirimizi geliştirdiğimize inanıyorum. Hepsi de dünyanın farklı yerlerinden aynı benim gibi sanat yapmaya gelmişlerdi. Bu çok garip bir his; kendine benzeyen ve aynı adanmışlıkla sanatın peşine düşüp farklı kültürlerden insanlarla birlikte olmak yani; bir aile içinde olmak gibiydi. Öte yandan akademi aslında sanatçı yetiştirmek için çok uygun ortamlar değil; orada sadece teknik meseleleri çözümlersiniz. Size ne yapmayacağınızı öğretebilirler ancak ne yapacağını sanatçının kendinin oluşturması ve keşfetmesi gerekir. Ben de öyle yaptım.
Sanat senin için kendini ifade biçimi mi, yoksa bir varoluş yöntemi mi? Sence bunlar arasında bir fark var mı?
Bana göre kişi kendini ifade etmeden var olamaz. Benim kafam imge ve görüntüler üzerinden çalışıyor. Onlarla oynamayı, ters yüz etmeyi çok seviyorum. İmgelerle düşünmek ve iletişim kurmak benim güçlü yanım. Hatta yapacağım eserleri rüyamda dahi gördüğüm oluyor. Bu kendinle konuşmak ve kendine iyi kulak vermek gibi birşey. Benim için ikisinin arasında hiçbir fark yok.
Sanat üretimin biçimsel olarak hem figür hem soyut unsurlar barındırıyor. Biçim ve içerik arasında nasıl bir etkileşim kuruyorsun?
Öncelikle ben artık ne yaptığımla ilgili kafa karışıklığı yaşamıyorum. Hayat, üzerinde yaşadığımız gezegen ve bu evrendeki varoluş benim için çok net. Yaş aldıkça kafamın içi gittikçe netleşiyor ve aydınlanıyor. Bu netlikten üretmeyi seviyorum. Eserlerimdeki figüratif ve soyut unsurların hepsi benim hayatı ve yaşadığım coğrafyayı nasıl gördüğüm ile ilgili. Bununla birlikte bir araya gelemeyecek şeyleri yan yana koymayı, tuhaf, tekinsiz ve bazen grotesk imgelerle konuşmayı seviyorum. Kurmuş olduğumuz sistem çok tekdüze ve sıkıcı. Hayal gücüne pek yer yok. Hayal etmek devrimci bir hareket. Özetle, biçim ve içerik benim eserlerimde birbirine hizmet eden iki unsur. Hiçbir imgeyi ya da görseli süsleme olarak benimseyemem ve kullanmam. İmgeler hep bir şeyler anlatmak için var. Form follows function (Form işlevi takip eder) kuralı benim eserlerim için de geçerli. Aslında eserlerim özgün bir dilin ifadesinden başka bir şey değil. Yeterince odaklanan herkes onları özgürce anlamlandırabilir.
İzninle İlk Dönem diye adlandırdığım 2017 öncesindeki üretimlerinde hangi malzeme ve yaklaşımlar senin için merkezdeydi? Sanat anlayışında öne çıkan temalar ya da kavramsal motivasyonlar nelerdi?
İlk dönem yapıt üretirken daha çok bir sorudan bir fikirden yola çıkarak ilerliyordum. Düşünce ilk önce geliyordu, sonra onu imgeler takip ediyor ya da imgeleştirme ile ilerliyordum. Bir nevi düşüncelerin imgelerle kodlanmış bir formül vardı kafamda. Bence bu çağdaş sanatı bir başka deyişle postmodernizmi yanlış anlamaktan kaynaklanıyordu. Tabi sezgisel birçok nokta yine vardı üretimlerimde ama daha çok bir fikri görselleştirme ağır basıyordu sanki. Bence akademi eğitiminin etkisi altındaydım. Neyin içinde olduğunu anlamak ve ne yapmak istediğini bilmek gerekiyor. Bu da yıllarını alıyor insanın. Beni bu anlamda en çok geliştiren yer Bilkent’in harika kütüphanesidir. Hele sanat kitaplığı bölümünde bir ömür geçirebilirsiniz. Bir de sanat, sinema, edebiyat ve felsefe üzerine düşünen bir sürü arkadaşımla iç içeydim o dönem. Sanki beyin hacmim genişlemişti. Orda çok şey öğrendim. O dönemde ulaşımı hiç kolay olmayan kitapları, sergi kataloglarını okuyabiliyorduk. İlk dönemim bu yapıyı ve bakış açısı kurmakla, en basit tabiriyle neyin içinde olduğumu anlamakla geçti. Bu çok merkezli üretken yapı sayesinde de her türlü teknik ve malzeme ile barışık bir sanatçı olarak yetiştim. Uzun yıllar süren sanat eğitiminden dolayı da birçok deneyim ve araştırma yapma şansı buldum. 1990’ların sonunda Kristeva’nın “abject-abjection” kavramı ile çalışmaya başlayıp hep onun çevresinde dönen psikanalitik açıdan kadın kimliği ve kadın bedeni okumaları eşliğinde ilerledi çalışmalarım. Gündemden de çok etkileniyordum; tabi ki kadın cinayetleri ve 3. dalga feminizmden. Fotoğraf, heykel, seramik, enstalasyon, mekana özgü yerleştirme, performans, video, resim gibi birçok mecrada eser ürettim.

2017 itibariyle sanat dünyasındaki etkileşimine ve üretime bir süreliğine ara verme kararın, dışsal değil içsel bir süreç gibi görünüyor. Bu uzaklık döneminde sadece sanat çevresinden değil, kendi sanatçı kimliğinden de bir anlamda uzaklaştığını söyleyebilir misin? Senin için nasıl bir dönüşüm süreciydi?
Almanya’da ikinci kez akademik düzende Güzel Sanatlar eğitimi alırken bir sanatçı inisiyatifi kurduk. Hem hırslı hem de kırılgan bir dönemden geçiyordum. O dönemin sonunda kendimi sanat piyasasının peşinden sürüklenirken buldum. Beklentilerin hızına yetişemiyordum. Oluşan talebi profesyonel bir iş insanı gibi karşılamam bekleniyordu. Hızla tükettiğim iç kaynaklarım bitince ve hizalanamadığım eserler ürettiğimi fark ettim ve, durup bekleme kararı aldım. Bence yoğun iş üreten birçok sanatçı bu durumla karşılaşıyor ama kimse “pardon burda da saçmalamışım” deme cesaretini gösteremiyor. Biliyorsunuz çağdaş sanat pazarında yüzlerce profesyonel sanatçı, asistan ekipleriyle birlikte bir şirket gibi çalışıyor. 400’den fazla asistanı olan Murakami’yi geçen var mı bilmiyorum. Bu bizim ülkemizdeki sanatçılar için de geçerli. Sonunda da yıllarca aynı tek tip eserleri üreten bir sürü sanatçı ortaya çıkıyor. Bence onlar da saçmalıyorlar ama bu vasat durum piyasanın beklentisine bir noktada ters düşmüyor.
O dönemde kafamda ve içimde kocaman bir boşluk oluşmuştu. Hatta yaptığım bazı işlerden nefret etmiştim. Piyasa habire yeni işler üretmek için beni zorluyordu. Tıpkı bir fabrika gibi. Bir sanatçı fabrika gibi de üretebilir ama bana hiç uygun değildi. Tek tip, sanayiden çıkmış gibi parlak yan yana duran kusursuz eserler üretmek benim seçeceğim bir şey değildi. Oysa ben eserlerin kusurlarına bayılırım. İstiklal Caddesi’nde Borusan Art Center’da, Yeldeğirmeni’nde ve Kadıköy’deki evimdeki atölyelerimde annem, babam ve kardeşim bana boş zamanlarında asistanlık yapıyorlardı. Ailemle geçirdiğim o dönem çok değerliydi ama gerçekçi ve sürdürülebilir değildi. Zaten sürdürmeyi de istemedim.
Sanatorium’un Asmalı Mescit’teki galerisinde gerçekleştirdiğim Akılalmaz sergisi, peşi sıra yine Sanatorium galeri ile işbirliği ile Singapur, Art Stage Singapur’daki sergi, ve Taipei’de Yes Air Art galeride Kendine Ait Bir Oda sergilerini peşpeşe yaparken, aynı zamanda Borusan Contemporary’de çalışıyordum. Birden bu koşuşturmanın içinde söyleyecek sözümün kalmadığını fark ettim. Yaptığım eserlere bakasım dahi gelmiyordu. Utandığım bile oluyordu. Sırf görünür olmak için buna devam etmeme kararı verdim. Kişisel hayatımda da hayat beni başka yöne doğru çekiyordu zaten. Hayatta kalmak zorundaydım. Değiştim. Hem de çok. 40’lı yaşlar çok ağır ama bir o kadar da anlayabilmenin netliği içinde geçiyor. 2017-2024 arası üretmesem bile sanat ile ilişkim hiç kesilmedi. Hep okudum, izledim, dinledim, soru sormaya devam ettim. Sadece erozyona uğrayan üretim dünyamı yeniden yapılandırmak için zamana ihtiyacım vardı.
Yeniden üretmeye başladığından beri seni ne heyecanlandırıyor? Geçmişten taşıyıp bugün dönüştürdüğün şeyler nelerdi? Tam olarak nasıl bir “yeniden ilişki kurma” süreci yaşadın?
Söyleyecek çok sözüm birikti. İlgi alanım genişledi. Odaklandığım yerden daha geniş bir alana bakmaya başladım ve çok heyecanlıyım. Her zaman yaratımlarımın merkezinde olan ‘Kadın’ başlığına bir de ‘Annelik’ eklendi. 6 yaşında bir kızım var. Kızımın hayatıma girişiyle hayatın ne kadar kırılgan olduğu bir kez daha yüzüme çarptı. Ölüm ve yaşam. Yaşamın biricikliği, ölümlülük ve kırılganlığımıza karşı kurduğumuz medeniyet, doğa karşısında yerini koruyan kültür artık daha çok ilgimi çekiyor. Hayatım değişti ve herşeyle yeniden ilişki kurdum.
İkinci dönemini açan seriler oldukça sezgisel ve katmanlı anlatılar barındırıyor. Sahaflardan topladığın fotoğraflara yaptığın müdahaleleri nasıl bir ilişkisellik üzerinden düşünüyorsun? Bu süreçte “geçmiş” senin için nasıl bir malzemeye dönüştü?
Sezginin başka bir bilme biçimi olduğunu düşünüyorum. İkinci dönem yaptığım eserler de sezgi üzerinden yol alıyor. Artık eserlerimi üretirken plan yapmıyorum. Atölyeme geldiğimde aklımı biraz geri planda tutmaya çalışıyorum. İç sesimi açıyorum ve konuş diyorum. O konuşurken notlar tutuyorum eskizler yapıyorum. Çıkanlar üzerine araştırma yapıyorum. Birbirine bağlıyorum. Eser bittiğinde kendi anlamını buluyor.
Öte yandan ömrümün yarısını tamamlamış bir insan olarak geçmiş, benliğimde daha çok yer tutuyor. Yaş alırken bir sürü de kayıp yaşayan biri olarak üretimlerim, tüm bu kayıp ve yeniden yapılanma süreci ile başa çıkmanın bir yoluna dönüştü sanırım. Bu anlamda kendimi biraz halk ozanı gibi hissediyorum. Sahaflardan topladığım fotoğraflar başta bir janra göre yanyana gelmiyordu. Üzerlerine çalıştıkça anladım ki 40-50-60-70’li yıllarda fotoğraf çektirmek bugünün aksine herkesin kolaylıkla erişimine açık değildi. Fotoğraf çektirmek için ya çok özel bir kutlama olması ya da ihtiyaç duyulması gerekiyordu. İnsanlar bir düğünde, nikahta, gazinoda, piknikte ya da fotoğraf stüdyosuna gidip en iyi kıyafetleriyle hatıra fotoğrafı çektiriyordu. Ben kendi çocukluğumdan da hatırlıyorum. Babam Almanya’dan kendine Olympos OM2 getirtmişti. Fotoğraflar tatil, gezi, kutlama ve törenlerde çekilirdi. Ya da özel bir misafir olduğunda. Bu durumun biraz da sınıfsal yanı vardı tabiki. Günlük hayatı ya da öylesine çekilmiş tesadüfi bir anı belgeleyen neredeyse hiç fotoğrafa rastlanmıyor. Herkes toplanmış, özenle giyinmiş ve özellikle poz vermişler fotoğraflarda. Bu fotoğraflar bana hem törensel hem de herşeyin yaşanıp bitmiş olmasından ve bu insanların imgelerinin sahaflara düşmesinden dolayı hüzünlü geliyor. Kimdi bu insanlar?, Nasıl bir hayat yaşadılar? Fotoğrafları neden bu sahaflarda bakılası seyirlik nesnelere dönüştü? Bunlar benim ölüm korkumla yeniden ilişki kuruyor ve yaşarken ölümü bu şekilde anlamaya çalışıyorum. Fotoğrafların üzerine bitki ve hayvan resimleri yapmak hem onların imgelerini kalıcılaştırmak ile ilgili hem de onların, artık burada olmasalar da, toprakla birlikte karıştıkları evrenle ilgili hikayelerini anlatıyor. Hani kullanılmayan binaları sarmaşıklar, bitkiler kaplar; hayvanlar yuva yapar, kiremitlerin ve duvarların arasından yeşil filizler çıkar ya; bir zaman sonra yavaş yavaş malzeme ömrünü tamamlar ve başkalaşır, dönüşür. İşte öyle bir şey benim yaptığım şey de. Doğa her zaman kazanır. Hem zalim hem merhametli doğa ana. Onların hikayeleri bitmedi demek ne güzel olurdu. Kimsesiz değiller demek. İşte ben kurtarabildiklerimi kurtarmaya çalışıyorum. Ben varım sizin yanınızda demek gibi bir şey. Kendi portremi de aynı şekilde yapacağım ki öldüğümde onların yanında yer alsın ve kurmak istediğim anlatı tamamlansın. Kızıma vasiyetim. Bu eylem, estetize edilmiş bir hayatta kalma stratejisi tabi ki ve keşke sanattan anlayan bir terapistim olsaydı da böyle şeyleri konuşabilseydim.
Fotoğraflara eklediğin bitki ve hayvan desenleriyle zaman ve yaşam arasında yeni bağlar kuruyorsun. Bu desenler senin için nasıl bir anlatının taşıyıcıları?
Metin olmadan kendi kendini anlatan eserler üretiyorum. Bunlar biçimsel öğeler değil, sanat tarihine bakın, tüm yarattığımız bu medeniyete ve kültüre; imgeler, semboller, metaforlar hep bir şeyleri anımsatmak, çağrıştırmak ya da dolaylı söylemek için var. Sahaflardan topladığım bu eski siyah beyaz fotoğraflar, genelde arkalarına tarihleri atılmış, 40-50-60’lı yıllara aitler. Fotoğraf kağıdının üzerine imgesi düşen bu suretler muhtemelen artık hayatta değil. Toprağa karıştılar ve sonsuz döngü içinde var olmaya devam edecekler. Kristeva Abject kavramıyla ilişkili olarak “öz (self) sürekli olarak bedenden dışarı sızmaya çalışır”. Şimdi düşününce anlıyorum bu eserleri yaparken yıllar önce okuduğum Kristeva’nın etkisindeydim. Doğa, biz hayattayken özümüzde var olan dürtülerimizle bedenimize ve kimliğimize hükmederek içimizde var olurken, öldükten sonra kendine varolacak yeni bir alan açıyor ve kendini çeşitlendirdiği varlıklarıyla bedensel deliklerimizden dışarı sızıyor. Suretimizi de cesedimizi de güzelliyor.
Bu yüzden vücutlarının belli deliklerinden sarmaşıklar, manolyalar, gelincikler, böğürtlenler sızıyor. Bir çocuğun kulaklarından bok böceğinin bacakları çıkıyor. Diğer taraftan bir babayı koç kafasıyla görebiliyoruz. Hayvan temsilleri de dürtü kontrolü olmayan ve yine tırnak içinde “doğa” tarafından yönetilen kaba gücü temsil ediyor. Kültüre karşı da doğa her zaman kazanandır.
İkinci serideki soyut desenler, figürlerden arınmış olsada çok katmanlı imgeler taşıyor. Bu seride biçim ve anlam arasında nasıl bir denge kuruyorsun? İzleyiciyi nasıl bir deneyime davet ediyorsun?
Geçmişte başladığım ve eksik kaldığını düşündüğüm bir seri eser üzerine yeniden düşünüp gerçek yerini bulması için çalıştığım bir grup çalışma oldu. Tükenmişlik yaşadığım o dönemde bir nevi zorunluluktan yaptığım eserlerle yeniden ilişkilenmeye çalıştım. Bu da bir tür tamamlanma belki de. Kadın ve kız çocuklarına ait olabilecek eşyaların silüetleri ve çoğu iki boyutlu bir kısmı üç boyutlu küçük heykeller. Papier-mache (kağıttan), alçılı sargı bezleri ve gesso ile kanvas haline getirdiğim üç boyutlu nesne resimler ve küçük cinayet aleti heykeller. Hepsi henüz tamamlanmadı, süreç devam ediyor ama üzerindeki resimsel anlatı yine önceden bahsettiğim konuları kapsıyor. Külotlu çorap imgesi ile yaptığım bir nesne resim var. Yası, bir varoluş ve yokoluş durumunu anlatıyor. Katledilen kız kardeşlerime ve çocuklarımıza yapılan mezar taşı gibi bu eserler. Hepsi öldürülen çocuklara ve kadınlara adanmış bir ağıt. Çok hassas konular, kimseyi incitmek ve üzmek istemem. Ama içimden dökülüyor onların hikayesi.
Ben bu sene kızımla birlikte öz savunma için derslere başlamayı planlıyorum. Mağdur aileler bir araya gelip dayanışmalı ve kamusal alanda bu sorunlar için kamuoyu ve baskı oluşturmalı. Feminist hareketin de bu açıdan çok kritik bir noktada durduğuna inanıyorum. Öz savunmanın hak olduğunu düşünüyorum. Yoksa adaleti sağlayacak ve suçluları durduracak bir mekanizma yok. Örneğin Hindistan’daki Pembe Şalvarlılar hareketi örnek alınacak bir özsavunma biçimidir. Böyle yaratıcı hareket ve eylemlere hayranım. Hayatta kalmaya yarayacak her türlü yaratıcı stratejiye varım.
Şimdiye kadar üretimle, kendinle ve izleyiciyle ayrı ayrı kurduğun bağları düşünürsek, bu yeni dönemde tüm bu ilişkilere nasıl bir gözle bakıyorsun?
Ben uzun bir dönem pandemi ile birlikte herşeyden izole kaldım. Pandeminin başında kızımı dünyaya getirmiştim. Pandemi ve doğum sonrası ilk üç yıl Türvak Sinema Tiyatro Müzesinde koordinatör olarak çalışıyordum fakat bu, dünya ile bağlantılı olduğumu göstermiyor. Çocuk büyütmek dünyanın en zor işiymiş. Bir de ben çok geç anne oldum. Bedenen çok zorlandım, mental zorluğu daha da zordu. Bu dönemin üzerinden iki yıl geçtikten sonra tekrar ben neydim, neredeyim sorunlarını sormaya başladım. Hayat, kendim olmadan çok çekilmezdi; anladım. Anlatacak çok şey birikmişti. Çocuğumun çevresinde gelişen aile ilişkilerim vardı. Bana en tuhaf gelen ise beni sanatçı olarak tanımıyorlardı. Geçmişimi bilen kimse yoktu. Sanatçı ben olmadan, çok sıkıcı herşey ve herkes. Beni dinleyecek olan ve benim de dinleyeceğim kitleyi hem kişisel hem de kamusal alanda yeniden oluşturmaya karar verdim. Bu dönemim ilişkilenme ve bunu yeniden yapılandırma isteğimden kaynaklandı. Maalesef ki sürü hayvanıyız, tek başına yaşayamıyoruz ki ben içe dönük, yalnız kalmayı çok seven ve buna sık sık ihtiyaç duyan biriyim. Ama sosyalleşmenin gerekliliğini kabul ettim. Kendimizi diğeri olmadan yapılandırmak çok zor ama, bu sefer kendi istediğim ilişkiler için direteceğim.
Söyleşiyi bitirirken; sanat ve sanat dünyasının paydaşları, bağları ve ilişkileri senin için neye dönüşmüş durumda? Neler hayal ediyorsun?
Sanat dünyasının paydaşlarından bir kısmı dostum ve arkadaşım. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, onlar da benim gibi bu düzen içinde yaşamanın, sanatçı, küratör, yazar olarak üretmenin zorluklarıyla durmadan cebelleşip duruyorlar. Keşke özellikle kültürel alanda üreten herkes kendi alanının dışına çıkıp birbiriyle ilişkilenebilse. Özellikle edebiyat dünyası ile güzel sanatlar alanı karışsa birbirine. Her iki tarafın da birikimleri açısından birbirine çok ihtiyacı var. Üreten ve düşünen insanların çoğu birbirinden kopuk gibi geliyor bana. Bu alanda üreten zaten tabir-i caizse bir avuç insanız. Herkesin maddi manevi bir hayatta kalma stratejisi var. Buna bilgi paylaşımını ve dayanışmayı da pekala ekleyebilmeliyiz. Ben bu konulara baya takmış, tırnak içinde “inek” bir tipim. Benim hayal etmek istediğim üretim alanı düşünce ve hayal gücünün açık olduğu bir kamusal alan. Biliyorum tüm yaşanan siyasi durum bunun tam tersi yönde ama biz de hayattayız ve ölmedik sonuçta. Amacım kendi üretim alanımı ve sınırları koruyup, geliştirebilmek. İran’da yıllardır baskıcı rejim altında yaşayan özgün ve nadide birçok sanatçı, yazar ve yönetmen var. Diasporada daha da fazlası. Sansür ve baskılar nedeni ile yaptıkları ve oluşturdukları kültürel dil çok öznel ve takdire şayan. Onlara imrenerek bakıyorum. Benzer bir baskıyı, zaman zaman sansürü ve yoksunluğu aynı coğrafya ve benzer bir kültür içinde yaşıyoruz. Biz varız sanat da var. Anlatanlar ve dinleyenler olduğu sürece hikayeler hep yaşayacak.
İlke Yılmaz’ın yaşamın farklı katmanlarıyla etkileşim içinde genişleten bu yeni dönemi, sanatın onun elinde hem bir varoluş alanına hem de paylaşılan, ortak bir hayata dönüşmesinin en canlı ifadesi. Yapıtları geçmişle bugünü, yaşamla ölümü, bireysel olanla kolektifi birbirine bağlayan dinamik bir anlatıya dönüşmüş. Sanatçı, bu anlatının içinde izleyiciyi yalnız bakmaya değil, tanıklık etmeye; yalnız anlamaya değil, birlikte anlam kurmaya çağırıyor. Kendisine bu içten ve derinlikli paylaşım için teşekkür ediyorum. İlke Yılmaz’ın bu yeni yaratım döneminde ortaya koyacağı üretimleri ve açacağı işbirliği alanlarını birlikte keşfetmek, hikâyelerinin tanığı ve parçası olmak isteyen herkesi onu takip etmeye davet ediyoruz.
