Bir koleksiyon sergisinde ilk bakış nereye yönelir? Eserlere mi, yoksa o eserleri yıllar içinde bir araya getiren kişiye mi?
Bir sanatçının sergisinde çoğunlukla sanatçının üretimi, eserleri arasındaki ilişkiler ve bu üretimin ortaya koyduğu dünya öne çıkar. Belirli bir tema ya da kavram etrafında oluşturulan sergilerde ise eserlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler ve serginin bu ilişkiler üzerinden oluşturduğu anlatı belirleyicidir. Koleksiyon sergisinde ise farklı bir durumla karşılaşırız. Burada yalnızca eserleri değil, yıllar boyunca verilmiş kararları, değişen ilgileri ve kişisel biriktirme hikâyesini de görürüz.
Bir koleksiyona bakmak, onu oluşturan kişiye de bakmaktır. Neden bazı eserler hayatımıza girer, bazıları girmez? Bir sanatçıya duyduğumuz yakınlık nereden gelir? Bir eseri edinme kararının arkasında yalnızca estetik bir beğeni mi vardır, yoksa bir karşılaşmanın, bir dönemin, bir anının ya da açıklaması zor bir sezginin de payı var mıdır?
Koleksiyon kavramı üzerine düşündüğümüzde bu soruların sanat dünyasının sınırlarını aştığını görürüz. Çünkü biriktirmek yalnızca sahip olmakla ilgili değildir; nesnelerle kurduğumuz ilişkiyle, onlara yüklediğimiz anlamla ve zaman içinde değişen düşüncelerimizle de ilgilidir. Bir nesne neden seçilir, neden saklanır ve başka nesnelerin yanına geldiğinde anlamı nasıl değişir? Koleksiyon meselesi bu soruların kesiştiği yerde durur.
Bu nedenle koleksiyon üzerine düşünürken sanat tarihinin dışına çıkıp nesneler, hafıza ve sahiplik ilişkisi üzerine çalışan düşünürlere de bakmak gerekir. Walter Benjamin ve Jean Baudrillard bu konuda iki farklı ama birbirini tamamlayan düşünme imkânı sunar.
Bir koleksiyonu yalnızca yan yana gelmiş eserlerden oluşan bir bütün olarak düşünmek yeterli değildir. Benjamin, bir nesnenin koleksiyona girdiğinde gündelik hayattaki anlamının değiştiğine dikkat çeker. Artık yalnızca kullanılan ya da görülen bir nesne değildir; geçmişini, ait olduğu dönemi ve onu seçen kişinin hikâyesini de taşımaya başlar. Baudrillard ise koleksiyonun, onu oluşturan kişinin tercihlerini ve dünyayla kurduğu ilişkiyi yansıttığını söyler. Bir koleksiyona baktığımızda yalnızca eserleri değil, o eserleri bir araya getiren kişinin zaman içinde nasıl seçimler yaptığını da görürüz. Bu nedenle koleksiyon, biriktirilmiş nesnelerden çok daha fazlasıdır; kişisel hafızanın, zevklerin ve zaman içinde değişen ilgilerin bir araya geldiği bir dünyadır.

Sanat koleksiyonunda bu durum daha da belirginleşir. Bir sanat eserini satın almak yalnızca bir nesneye sahip olmak değildir. Bir sanatçıya, bir döneme, bir düşünceye ya da bir estetik anlayışa kendimizi yakın hissetmektir. Bir eseri seçtiğimiz anda aslında başka bir eseri de seçmemiş oluruz. Yıllar içinde verilen bu kararlar yan yana geldiğinde koleksiyonun kendine özgü bir karakteri ortaya çıkar. Neleri seçtiği, nelere yakınlık duyduğu ve zaman içinde hangi ilgilerin peşinden gittiği, koleksiyoner hakkında da bir şeyler söyler. Bu nedenle koleksiyon, sahibinin sessiz bir otoportresi olarak düşünülebilir.
Fakat koleksiyon ile koleksiyon sergisi aynı şey değildir. Koleksiyon çoğu zaman özel bir alanda, kişisel bir ilişki içinde ve uzun bir zaman diliminde oluşur. Sergi ise bu birikimi belirli bir anda kamusal alana açar. Evde, depoda ya da özel bir mekânda birbirleriyle ilişki içinde duran eserler sergi salonuna geldiklerinde başka insanların karşısına çıkar. Koleksiyonerin kişisel dünyası artık izleyicinin deneyimine açılmıştır.
Bu değişim koleksiyonerin konumunu da dönüştürür. Kendi dünyası olarak oluşturduğu koleksiyon, kamusal alana açıldığı anda yalnızca ona ait bir hikâye olmaktan çıkar; izleyici seçimlerle karşılaşır, bu seçimler arasındaki ilişkileri sorgular, bazı eserlerle yakınlık kurar, bazılarıyla kurmaz. Koleksiyonerin yıllar boyunca kişisel nedenlerle yaptığı seçimler artık başkalarının değerlendirmesine açıktır.
Küratörün rolü de burada önem kazanır. Bir koleksiyon sergisinin küratörü boş bir sayfadan başlamaz. Önünde çoktan yapılmış seçimler, farklı zamanlarda edinilmiş eserler ve koleksiyonerin yıllar içinde geliştirdiği bir birikim vardır. Mesele koleksiyonu yeniden kurmak değil, mevcut birikimin içindeki ilişkileri görünür kılmaktır. Bir eseri başka bir eserin yanına getirmek, farklı dönemleri karşılaştırmak ya da daha önce yan yana gelmemiş iki işi aynı mekânda buluşturmak, koleksiyona yeni bir okuma kazandırabilir.Bu nedenle bir koleksiyon sergisinde yalnızca “Ne sergilenmiş?” diye değil, “Bu koleksiyon nasıl ele alınmış?” diye de sormak gerekir.
Koleksiyon sergisinin nasıl bir alan açtığını düşünürken, şu anda devam eden Artweeks Istanbul Collectors Edition’a bakmak bu kavramları somutlaştırıyor. Banu & Hakan Çarmıklı, Öner Kocabeyoğlu ve Tansa Mermerci koleksiyonlarının bir araya geldiği sergi, farklı eser gruplarının yanı sıra farklı biriktirme biçimlerini ve sanatla kurulan ilişkileri de aynı çatı altında buluşturuyor. Üç koleksiyon; Reunion / Kavuşma, Tutku ve Sabır ve Sükûn ve Galeyan başlıkları altında ele alınıyor.

Özellikle Levent Çalıkoğlu’nun küratörlüğündeki Tutku ve Sabır seçkisi, Öner Kocabeyoğlu Koleksiyonu’nu kronolojik bir sıralama yerine eserler arasındaki tematik ve düşünsel ilişkiler üzerinden okumayı öneriyor. Farklı zamanlara ait işler aynı mekânda karşılaşırken koleksiyonun yıllar içinde oluşmuş ilişkileri de serginin kurgusu içinde yeni bağlantılar kazanıyor.
Bu karşılaşma, bizlere koleksiyonun sabit bir yapı olmadığını da hatırlatıyor. Bir koleksiyon yıllar içinde yeni eserlerle genişlerken yalnızca büyümez; kendi içindeki ilişkiler de değişir. Yeni bir sanatçı, yeni bir dönem ya da yeni bir ilgi alanı eklendiğinde daha önce seçilmiş eserlere dair düşüncemiz de değişebilir. Koleksiyonun anlamı, zaman içinde yapılan yeni seçimlerle yeniden şekillenir.
Bu yüzden koleksiyonu, tamamlanmış bir arşivden çok, zaman içinde gelişen ve dönüşen bir alan olarak düşünmek gerekir. Koleksiyon sergileri bu alanı geçici olarak görünür kılar. Koleksiyonerin yıllar boyunca verdiği kararlar, küratörün kurduğu ilişkiler ve izleyicinin bu ilişkilerle kurduğu bağ aynı mekânda buluşur. Koleksiyoner seçer; küratör ilişkileri yeniden kurar; izleyici ise kendi yorumunu bu karşılaşmaya dahil eder.
Koleksiyonun özel bir dünyada başlayan hikâyesi, sergiyle birlikte başka insanlara ulaşır. O andan sonra eserler yalnızca onları seçen kişinin hikâyesini anlatmaz; yeni karşılaşmaların, yeni yorumların ve yeni ilişkilerin parçası olur. Bir koleksiyonun sergiye dönüşmesi, bir insanın yıllar içinde kurduğu kişisel dünyanın bir süreliğine başkalarının da içine girebileceği bir dünyaya dönüşmesi anlamına gelir.Ve o dünyanın ne söyleyeceği, yalnızca onu kuran kişiye değil, karşısında duran herkese bağlıdır.
Bir koleksiyonun portresi, tek bir kişiyi anlatır. Ama sergiye dönüştüğü anda, o portreye bakan herkes kendi hikâyesinden bir şey ekler. Artweeks Collectors Edition 8 Kasım’a kadar ziyaret edilebilir. Sergiyi gezerken, bu yazıda ele almaya çalıştığım kavramlar üzerinden koleksiyonlara ve serginin bütününe bakmak, eserlerin ötesinde koleksiyona ve onu oluşturan dünyaya dair başka şeyler de fark etmenizi sağlayabilir.
