Minör Tonlar, Yüksek Gerilim: 61. Venedik Bienali’ne Eleştirel Bir Bakış

61. Venedik Bienali
61. Venedik Bienali

Bu yıl, 61.Venedik Bienali’nin açılış haftasındaki sessizlik bambaşka bir anlam taşıyordu. Geçtiğimiz mayıs ayında hayatını kaybeden küratör Koyo Kouoh’nun ardından, ekibinin onun tasarladığı çerçeveyi tamamlamasıyla şekillenen ana sergi “In Minor Keys” (Minör Tonlarda), bir yas ve direniş mekânına dönüşmüş durumda. 9 Mayıs’ta açılan bienal, 22 Kasım 2026’ya kadar ziyaret edilebilecek. Ancak bu minör tonlar, ulusal pavyonlara girdiğiniz anda beklenmedik bir şiddete bürünüyor; sessizlik, yerini yüksek sesli çatışmalara bırakıyor.

Sessizliğin Mimarisi

Kouoh’nun ölümünden sonra ekibinin (Siddhartha Mitter, Rasha Salti, Gabe Beckhurst Feijoo, Rory Tsapayi, Marie-Hélène Pereira) tamamladığı ana sergi, tek bir küratöryel ses yerine çok katmanlı bir yapı ortaya koyuyor. Toni Morrison’ın Sevilen’i ve Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ından ilham alan bu yaklaşım, blues ve yavaş cazın frekanslarında dolaşan bir duyarlılıkla şekilleniyor. 110 sanatçının katılımıyla gerçekleşen ana sergi, Giardini ve Arsenale’de iki parçalı bir yapı olarak deneyimleniyor. Ancak asıl mesele, bienalin kaç pavyona ev sahipliği yaptığı değil; ana sergi ile ulusal pavyonlar arasındaki ton, öncelik ve bağlam farklarında yatıyor.

Avusturya Pavyonu: Bedenin Politikası, Suyun Belleği

Florentina Holzinger’in “Seaworld Venice” işi, bu yılın en çok konuşulan performanslarından biri olmayı fazlasıyla hak ediyor. Hoffmann-Pavillon’u kısmen su altında bırakan Holzinger, Kevin Costner’ın 1995 yapımı Waterworld filminden ilham alan bir distopya kurguluyor; ancak küratör Nora-Swantje Almes’in filme dair hiçbir doğrudan gönderme olmadığını söylemesi, sanatçının bilinçdışı bir kültürel soğurma sürecini işaret ediyor. Holzinger’in pratiği, Viyana Aksiyonistleri’nin (Hermann Nitsch, Günter Brus) kan ve beden sıvılarıyla çalışma geleneğine yaslanıyor; ancak Holzinger bu mirası cinsiyet politikalarıyla yeniden yazıyor.

Pavyonun en çarpıcı unsuru, avludaki cam dalış tankı. Ziyaretçilerin kullandığı portatif tuvaletlerden toplanan idrar, osmoz filtrelerinden geçirilerek tanka besleniyor. Bu döngü, Venedik’in iklim krizi ve kitlesel turizm baskısıyla ilişkilendirilirken, izleyici pasif gözlemci olmaktan çıkıp işin bir parçası haline geliyor. Pavyonun sol kanadında bir performansçı jetskiyle daireler çizerken, sağ kanatta performansçılar su altından süzülüyor. Holzinger’in kendisi ise açılışta ters asılı bir çan tokmağı olarak performans sergiledi; her saat başı bu çanın çalınması planlanıyor.

Holzinger’in işi, “fecal performance” gibi indirgemeci etiketlerle okunmaya çalışılsa da, aslında suyun döngüsel ekonomisi üzerinden kapitalizmin atık yönetimi mantığını tersine çeviriyor. İdrarın arıtılması ve yeniden kullanımı, Venedik’in kendisini de bir “arıtma tesisi” olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Belçika Pavyonu: Kelimelerin Çöküşü, Direnmenin Poetikası

Miet Warlop’un “IT NEVER SSST” işi, Belçika Pavyonu’nu kelimelerin dolaştığı, kırıldığı ve yeniden birleştirildiği yüklü bir arenaya dönüştürüyor. Alçıdan kelimeler mekânda dolaşıyor; taşınıyor, kırılıyor, sürükleniyor. Müzisyenler ve dansçılar, büyüyen bir kıyamet hissiyle dolu bu atmosferde absürt ve fiziksel ritüellerle direniyorlar. Warlop’un karakterleri, aşırı yüklenme tehdidiyle boğuşurken kırılma noktalarını açığa çıkarıyor.

Pavyonun politik tonu ise açılış konuşmalarında belirginleşti. Flaman Kültür Bakanı’nın “Müzeleri bombalayan ülkelerin burada işi yok” sözü, pavyonun politik duruşunu netleştirdi. Warlop da bu duruşu performansına taşıyarak İsrail ve Rusya’nın bienaldeki varlığını protesto etti ve bir günlük kapanma eylemine katıldı. Belçika Pavyonu’nun bu tutumu, bienalin genelindeki protesto dalgasının en görünür örneklerinden biri oldu.

Almanya Pavyonu: Kalıntıların Diyalektiği

Almanya Pavyonu’nda Henrike Naumann ve Sung Tieu’nun “Ruin” (Kalıntı) sergisi, pavyon tarihinde ilk kez tamamen kadın bir ekip tarafından tasarlanmış bir iş olma özelliği taşıyor. Küratör Kathleen Reinhardt’ın bir araya getirdiği iki sanatçı, Almanya’nın geçmişi ve bugünü üzerine estetik ve politik bir diyalog kuruyor.

Naumann, yoğun iç mekân yerleştirmeleriyle sosyopolitik temaları işlerken; Tieu, göç ve misafir işçi deneyimlerini odağına alan heykelsi yerleştirmelerle kendi biyografisini araştırıyor. Tieu’nun But the Flesh Is Weak (Beden Zayıftır) adlı oda yerleştirmesi, annesinin kollarının ve bacaklarının cam dökümlerini sunuyor; bu opresif iş, “cam insan” metaforu üzerinden misafir işçinin bireyselleştirilmesini ve insan varoluşunun kırılganlığını simgeliyor. Tieu ayrıca pavyonun tüm cephesini, büyüdüğü ve yıkılmış olan Berlin’deki prefabrik apartman binasının mozaik karolarla kaplı görüntüsüyle donatmış durumda. Bu cephe, mimari bir kalıntının estetik bir yeniden inşası olarak okunabilir.

Nilbar Güreş, Başak Doğa Temur, Gözlerinizden Öperim, Arsenale, Foto: Fatih Yılmaz
Nilbar Güreş, Başak Doğa Temur, Gözlerinizden Öperim, Arsenale, Foto: Fatih Yılmaz

Türkiye Pavyonu: Kırılganlığın İnceliği

Nilbar Güreş’in “Gözlerinizden Öperim” sergisini, Arsenale’de ziyaret ettim. Küratörlüğünü Başak Doğa Temür’ün üstlendiği sergi, İstanbul Kültür Sanat Vakfı koordinasyonunda hayata geçirildi. Güreş’in pratiği; cinsiyet, göç, aidiyet ve gündelik iktidar ilişkilerini fotoğraf, kolaj, yağlıboya, heykel ve enstalasyon aracılığıyla işliyor.

Serginin adı, bir mektubu bitirirken kullanılan “gözlerinizden öperim” ifadesinden geliyor. Bu ifade, karşıdakini sahiplenmeden, küçültmeden birlikte var olmanın incelikli bir biçimine işaret ediyor. Türkiye Pavyonu, bienalin “In Minor Keys” temasıyla uyumlu şekilde, yüksek sesli politik söylemler yerine kişisel ve kolektif hafızaya, kırılganlığa ve birlikte var olma inceliğine odaklanıyor. Güreş’in çok katmanlı malzeme kullanımı — kumaş, makrome, yün, pirinç, ahşap ve gündelik nesneler — geçiş halindeki figürleriyle birlikte, izleyiciyi yerleşik bakış biçimlerini yeniden düşünmeye davet eden güçlü bir ifade alanı açıyor.

Belki de mesele yer değiştirmek değildir.
Yerin kendisini hafifçe kaydırmaktır.
Çünkü yer değiştiğinde değil,
bakış yerinden oynadığında
başka bir ihtimal görünür.

— Başak Doğa Temür’ün ifadesiyle bu, “bakmayı bilmeyenlere karşı bir söz”; Nilbar Güreş’in deyimiyle ise “bakışını Batı’ya açıklamaktan yorulmuş” bir sesin kendi dilini kurma anı. Romantik bir şefkat değil; nazik ama kararlı bir karşı duruş.

Kapanma Eylemleri: 61. Venedik Bienali

Bu yılki bienalin politik atmosferini belirleyen bir şey daha var: Rusya ve İsrail’in varlığına yönelik protestolar. 6 Mayıs’ta Pussy Riot ve Femen üyelerinin Rusya Pavyonu’na yönelik eylemiyle başlayan protestolar, ön gösterim haftası boyunca tırmandı. 8 Mayıs’ta Filistin’e destek amacıyla düzenlenen grev ve yürüyüşte sanatçılar, küratörler ve ziyaretçiler Giardini’den Arsenale’ye yürüdü. Bu eylemler sırasında Avusturya Pavyonu tüm gün kapalı kalırken; Belçika, Hollanda, Japonya, Güney Kore, Kuzey Makedonya, İngiltere, İspanya, Fransa, Mısır, Finlandiya ve Lüksemburg pavyonları da protestolardan etkilendi.

Uluslararası jüri, İsrail ve Rusya’nın katılımını protesto ederek toplu halde istifa etti; bu, bienal tarihinde eşi görülmemiş bir adımdı. Art Not Genocide Alliance’ın çağrısına 200’den fazla sanatçı ve küratör imza attı; imzacılar arasında Fransa Pavyonu’nu temsil eden Yto Barrada ve Britanya Pavyonu’nu temsil eden Lubaina Himid gibi isimler de vardı. Bazı kaynaklar, 25’ten fazla ulusal pavyonun kapılarını kapatarak bu protestoya katıldığını bildiriyor.

Sonuç Yerine: Minör Tonların Siyaseti

61. Venedik Bienali, “In Minor Keys” başlığının ima ettiği incelikli duyarlılığı, ulusal pavyonların çatışmalı alanında paramparça ediyor. Holzinger’in su altındaki bedenleri, Warlop’un kırılan kelimeleri, Naumann ve Tieu’nun kalıntı estetiği ve Güreş’in kırılgan figürleri — hepsi, minör tonların aslında ne kadar yüksek sesli olabileceğini gösteriyor. Koyo Kouoh’nun ani ölümüyle yarım kalan bir küratöryel vizyonun ekibi tarafından tamamlanması, bu bienali bir yas ve dayanışma mekânına dönüştürüyor. Ancak bu yas, pasif bir kabullenme değil; Rusya ve İsrail’in varlığına karşı yükselen protestolar, pavyonların kapanması ve jürinin istifası, sanatın politikayla kesiştiği o gerilimli noktada duruyor. Venedik’in kanalları bu yıl sadece su değil, aynı zamanda öfke ve umut taşıyor. Minör tonlar, belki de hiç olmadığı kadar yüksek sesle çalıyor.

SANAT OKUR’DA AYRICAVenedik Bienali: ABD Pavyonunda Apolitizm Politikası61. Venedik Bienali 6-7-8 Mayıs günleri ön izlemeye, 9 Mayıs itibarıyla ise ziyarete açıldı. Açılışın öncesi de ön izleme günleri de olaylıydı. Protestolar, 24 saatlik grev…Yazıyı oku

YAZAR

Hicran Aksöz
Sanat Okur yazarı

Hicran Aksöz

Hicran Aksöz, küratör, sanat yöneticisi ve sanat danışmanıdır. Yeditepe Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi’nde yüksek lisansını tamamlamıştır. İBB Bebek Sarnıcı, Bakırköy Sanat, Müze Gazhane, Taksim Sanat, Offgrid Art Project, İnspera Bodrum ve Galeri Beylikdüzü gibi mekânlarda küratörlük ve…

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.