Bazı kitaplar yazıldıkları günün tanığıdır; bazıları ise yıllar geçtikçe ağırlaşan bir aynaya dönüşür. Duygu Asena’nın 1994’te yayımlanan deneme kitabı Değişen Bir Şey Yok, ikinci türden bir kitaptır. Aradan otuz iki yıl geçti ve kitabın adı hâlâ bir tespit gibi değil, bir sitem gibi okunuyor.
Asena bu kitapta yıllar önce köşesinde yayımladığı yazıları bir araya getirir. Arka kapakta, o yazıları bugün yeniden yayımlasa okurların yine başlarını sallayarak onaylayacağından emin olduğunu söyler. Kitabın adı, yazarın kendi yazılarına tuttuğu acı bir aynadır.
Bu inceleme ise o başlığı bir soruya çevirmek istiyor: Değişen bir şey yok mu? Cevabı yalnızca yasalarda, sokaklarda ya da istatistiklerde değil, her birimizin kendi hayatında arıyor.
Kalemini Hayatından Alan Bir Kadın: Duygu Asena
Duygu Asena, 19 Nisan 1946’da İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Pedagoji Bölümü’nü bitirdi; bir süre çocuk kliniğinde pedagog, ardından bir reklam şirketinde metin yazarı olarak çalıştı. Gazeteciliğe 1972’de Hürriyet‘in Kelebek ekinde “Şirin” imzasıyla başladı.
Onu geniş kitlelerle buluşturan asıl adım, 1978’de çıkardığı Kadınca dergisi oldu. Kadınların kendi sorunlarını kendi dilleriyle konuştuğu bu dergi, feminist düşüncenin dar çevrelerden çıkıp mutfak masalarına ulaşmasında bir köprü oldu. Asena daha sonra pek çok dergi yönetti, gazetelerde köşe yazdı, 1992-1997 arasında TRT-2’de Ondan Sonra programını hazırlayıp sundu.
İlk kitabı Kadının Adı Yok (1987) kısa sürede satış rekorları kırdı. Ancak kitap 1988’de Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından “muzır” bulunarak yasaklandı. Asena’nın açtığı dava sonunda kitap aklandı ve Atıf Yılmaz tarafından sinemaya uyarlandı.
Bir kadının sesini yükseltmesinin bile mahkemelik olduğu bu deneyim, Değişen Bir Şey Yok‘taki öfkenin ve kararlılığın arka planını anlamak için önemlidir. Asena pedagog olarak çocukların dünyasına, editör ve gazeteci olarak kadınların gündelik dertlerine yakından tanıklık etti. Savunduğu bağımsızlığı önce kendi hayatında, çalışan ve kendi kararlarını veren bir kadın olarak yaşadı.
Beynindeki tümör nedeniyle 2004’te ameliyat oldu ve 30 Temmuz 2006’da İstanbul’da hayatını kaybetti. Adı bugün PEN Türkiye’nin Duygu Asena Ödülü ve Doğan Kitap’ın Duygu Asena Roman Ödülü ile yaşıyor.
Köşe Yazısından Denemeye: İnce Bir Kitabın Ağır Yükü
Değişen Bir Şey Yok, 118 sayfalık ince bir kitaptır; ancak bu incelik hafiflik sanılmamalıdır. Kitap, Asena’nın farklı yıllarda köşesinde yayımladığı yazılardan oluşur. Her yazı kısa, yalın ve kendi içinde tamamlanmış bir denemedir.
Deneme, yazarın kendi bakışını öne çıkaran, kesin hükümler yerine sorgulamayı seçen bir türdür. Asena bu türün imkânlarını iyi kullanır: Kuramsal kavramlarla değil, gündelik hayatın tanıdık sahneleriyle konuşur. Okur, bir feminizm kitabı okuduğunu değil, bir arkadaşıyla dertleştiğini hisseder.
Kitabı güçlü kılan da bu içtenliktir. Yazılar tek tek okunduğunda birer gözlemdir; art arda okunduğunda ise toplumun kadına bakışının yıllara yayılmış bir haritasını çıkarır. Yazıların yıllar sonra bile güncelliğini yitirmemesi, kitabın adını kendiliğinden doğrular.
Feminizmden Aşka: Kitabın Temel Meseleleri
Feminizm: Bir Etiket Değil, Bir Bakış Açısı
Asena için feminizm, ezberlenecek bir öğreti değil, hayata eşitlik gözlüğüyle bakmaktır. Yazılarında kadınları erkeklere düşman eden değil, iki cinsin aynı haklara sahip insanlar olduğunu hatırlatan bir dil kurar. “Feminist” sözcüğünün bir suçlama gibi kullanıldığı yıllarda bu dil, pek çok kadının kendi deneyimine ilk kez bir ad koymasını sağladı.
Kadının Çalışması: İzinle Başlayan Bir Hikâye
Bugün şaşırtıcı gelebilir ama Türkiye’de evli bir kadının çalışması, 1990 yılının sonuna kadar yasal olarak kocasının iznine bağlıydı. Medeni Kanun’un bu hükmü içeren 159. maddesi, Anayasa Mahkemesinin 29 Kasım 1990 tarihli kararıyla iptal edildi. Asena’nın yazıları bu düzenin hem içinden hem de hemen ardından seslenir.
Ancak Asena’nın derdi yalnızca bir yasa maddesi değildir. Kadının çalışması, onun gözünde ekonomik bağımsızlığın, dolayısıyla kendi kararlarını verebilmenin ön koşuludur. Yasa değişse de “Çalış ama evin işi de senin.” anlayışı değişmedikçe kadının yükü yalnızca ikiye katlanır.
Eşitlik Olmadan Aşk
Asena’nın en çok okunan kitaplarından birinin adı Aslında Aşk da Yok‘tur ve bu başlık onun aşka bakışını özetler. Taraflardan biri sahiplenirken diğeri sahiplenildiği, biri karar verirken diğeri uyduğu sürece aşk, romantik bir kılıfa sokulmuş eşitsizlikten ibarettir. Asena, kıskançlığın sevgi, denetimin ilgi sanıldığı ilişkileri sorgularken okurdan aşkı reddetmesini değil, onu yeniden tanımlamasını ister.
Özgürlük: Kimseye Zarar Vermeden Yaşamak
Asena’nın en çok anılan düşüncelerinden biri, özgürlüğü kimseye zarar vermeden istediğini yapabilmek olarak tanımlamasıdır. Bu tanım sade görünür ama kadınlar için devrimci bir anlam taşır. Çünkü kadının özgürlüğü çoğu zaman başkalarının ne diyeceği kaygısıyla sınırlanır: ailenin, komşunun, mahallenin.
Yalnız yaşamak, evlenmemeyi seçmek, istediği gibi giyinmek… Asena bu seçimlerin kadına lütfedilen ayrıcalıklar değil, insan olmanın getirdiği doğal haklar olduğunu yineler.
Kadına Dayatılan Roller
İyi kız, iyi eş, iyi anne, iyi gelin… Kadının hayatı, daha doğmadan önüne konmuş bir rol listesiyle başlar. Asena, bu rollerin doğuştan değil öğretilmiş olduğunu ve kadını kendi isteklerinden uzaklaştırdığını tekrar tekrar gösterir. Fedakârlığın kadın için erdem, erkek için seçenek sayıldığı bir düzende eşitlikten söz etmenin mümkün olmadığını vurgular.
Her Evde Ayrı Bir Savaş
Kitabın belki de en sarsıcı yanı, okurun sayfalarda kendi evini tanımasıdır. Bir kadın için savaş, kocasının onayı olmadan bir işe başlayamamaktır; bir başkası için akşam eve gelip ikinci mesaisine başlamaktır. Biri sesini yükselttiği için susturulur, öteki hiç sesini çıkarmadığı için görünmez olur.
Bu mücadeleler birbirine hem bu kadar benzer hem de bir o kadar farklıdır. Şehirde yaşayan, eğitimli, çalışan kadınla tarlada çalışıp kazancının hiçbir kuruşu kendine ait olmayan kadının dertleri aynı değildir. Ama ikisinin de içinden geçen soru aynıdır: Değişen bir şey yok mu?
Asena’nın gücü, bu farklılıkları silmeden ortak noktayı görebilmesindedir. Her evdeki savaş başka biçimlerde verilir ama kökü aynıdır: kadının kendi hayatı üzerindeki söz hakkı. Okur, kitabı kapattığında yalnız olmadığını, kendi evindeki sessiz mücadelenin milyonlarca evde aynı anda verildiğini fark eder.
Türkiye’de Kadın Olmak: Kâğıt Üstündeki Haklar, Hayattaki Bedeller
Türkiye, kadın hakları konusunda pek çok ülkeden erken adımlar attı. 1926’da Medeni Kanun kabul edildi, kadınlar 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkı kazandı. Ancak aynı Medeni Kanun, kocayı evlilik birliğinin reisi sayıyor ve kadının çalışmasını onun iznine bağlıyordu.
Asena’nın yazılarının kaleme alındığı yıllar, bu çelişkiye karşı kadın hareketinin yükseldiği yıllardır. 1990’da kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan madde iptal edildi; 1993’te yüz bin imzalı bir Medeni Kanun değişikliği önerisi TBMM Başkanına sunuldu. Kocayı aile reisi sayan düzen ise ancak 1 Ocak 2002’de yürürlüğe giren yeni Türk Medeni Kanunu ile sona erdi.
Yani Asena’nın “Değişen bir şey yok.” dediği dönemde bile kâğıt üzerinde bir şeyler değişiyordu. Asıl soru, yasaların değişmesinin zihniyeti ne kadar değiştirdiğidir. Türkiye, kadına yönelik şiddetle mücadeleyi düzenleyen İstanbul Sözleşmesi’ni 2012’de onaylayan ilk ülke oldu; 2021’de ise sözleşmeden çekildi. Kazanılmış sanılan hakların bile yeniden tartışmaya açılabildiği bu tablo, Asena’nın sorusunu bugün de güncel kılıyor.
Türkiye’de kadın olmak, bugün de çoğu zaman kazanılmış hakları korumak için yeniden mücadele etmek demek. Kadın cinayetleri, eşit olmayan ücretler, ev içi emeğin görünmezliği, “kadının yeri” üzerine bitmeyen tartışmalar… Asena’nın yazılarını otuz yılı aşkın bir süre sonra okuyan kadınların “Değişen bir şey yok.” demesi, bu yüzden bir karamsarlıktan çok bir tespittir.
Kendi Hayatımızın Kahramanı Olmadıkça
Duygu Asena’nın 1992’de yayımlanan kitaplarından birinin adı Kahramanlar Hep Erkek‘tir. Bu başlık, Değişen Bir Şey Yok‘u anlamak için de bir anahtar sunar. Masallarda, romanlarda, tarih kitaplarında kahraman hep erkekse kadına düşen ya kurtarılmayı beklemek ya da kahramanın arkasında durmaktır.
Asena’nın denemeleri üçüncü bir yol gösterir: Kimseyi beklemeden kendi hikâyemizin kahramanı olmak. Bu kahramanlık destansı bir şey değildir. Bir işe başvurmak, bir ilişkiden çıkmak, bir “hayır”ı ertelememek, kızına başka bir gelecek hayal ettirmek… Değişim, çoğu zaman bu küçük ama cesur adımlardan doğar.
Asena, kitabın arka kapağında yazılarının hâlâ geçerli olmasının akıntıya kürek çekmek anlamına gelmediğini söyler ve şu notu düşer: “Değişimin kıpırtılarını görmek bile keyif…” Bu cümle, kitabın adındaki karamsarlığı dengeleyen bir umuttur. Asena bir gün her şeyin değişeceğine inanır ama o günün kendiliğinden gelmeyeceğini de bilir.
Öyleyse soruyu bir kez daha soralım: Değişen bir şey yok mu? Cevap, büyük ölçüde bizde. Her kadın kendi hayatında, kendi evinde, kendi masasında bir şeyi değiştirmeye cesaret etmedikçe değişen bir şey olmayacak. Duygu Asena bu kitabı bize bunu hatırlatmak için bıraktı; gerisi bizim kahramanlığımıza kalmış.




