Kül Kedisi’nin Çirkin Yüzü: The Ugly Stepsister Üzerine

2 Ağustos 2026
8 dakika
The Ugly Stepsister
The Ugly Stepsister

Bir masalı yeniden anlatmanın en radikal yolu, kamerayı kahramandan çevirip yanındaki kişiye tutmaktır. Emilie Blichfeldt’in ilk uzun metrajlı filmi The Ugly Stepsister tam da bunu yapıyor: yüzyıllardır Kül Kedisi’nin masalını izlerken görmezden geldiğimiz o “çirkin üvey kız kardeş”i sahnenin ortasına alıyor ve onun gözünden bakınca hikâyenin hiç de masumane olmadığını gösteriyor. Film 2025 Sundance Film Festivali’nde, gecenin en sert yapımlarına ayrılan “Midnight” bölümünde prömiyer yaptı ve kısa sürede eleştirmenlerin gündemine oturdu.

The Ugly Stepsister
The Ugly Stepsister

Masalın Tersyüz Edilmiş Yüzü

Hikâye tanıdık gibi başlar. Diş teli takan, mavi gözlü, prensin şiir kitabını neredeyse ezbere bilen genç Elvira, annesi ve kız kardeşiyle birlikte zengin bir soylunun şatosuna gelin gider. Onları karşılayan, upuzun sarı saçlı, nazik ve güzel Agnes’tir, yani bildiğimiz Kül Kedisi. Ama bu versiyonda Kül Kedisi’nin adı Agnes, kahramanımız ise onun “çirkin” bulunan üvey kardeşi Elvira’dır.

İlk gece kurulan görkemli sofra, filmin tonunu kuran o rahatsız edici sahnelerden birine dönüşür: Üvey baba, herkesi güldüren şakalarının ardından Elvira’nın suratına bir pasta fırlatır ve tam o esnada kalp krizinden ölür. Geriye borç içinde bir şato ve parasız dört kadın kalır. Bu andan itibaren annenin tek planı bellidir: Elvira’yı ne pahasına olursa olsun güzelleştirip prensle evlendirmek, aileyi kurtarmak.

İşte filmin kalbindeki asıl fikir de burada beliriyor, çocukken Kül Kedisi’ni “iyilerin mutlaka kazandığı” bir masal olarak severiz; yeterince iyi olursak kötü koşullarda bile başımıza mucizeler geleceğine dair bir güven verir bize. Oysa Elvira’nın gözünden bakınca hikâyenin gerçek mesajı ortaya çıkar: Bu iyi olanın değil, güzel olanın kazandığı bir masaldır. Blichfeldt de filmi Grimm Kardeşler’in Kül Kedisi versiyonundaki o kanlı ayrıntılardan yola çıkarak kurmuş; nitekim masalın orijinalinde üvey kız kardeşler ayaklarını cam ayakkabıya sığdırmak için kesecek kadar ileri giderler.

The Ugly Stepsister
The Ugly Stepsister

İyimser Bir Kızın Çöküşü

Filmin en yıkıcı yanı, kan ya da estetik operasyınları sahnelerinden ziyade Elvira’nın içsel dönüşümü zannımca. Onu ilk tanıdığımızda umut dolu, çözüm odaklı, kendine güvenen bir genç kızdır. Anne fenalaşıp “İki tane sarkmış memem, iki tane de vasıfsız kızım var.” diye çığlık attığında bile Elvira “Merak etme anne, bir çözümünü bulacağız” der. Ama aynı anne, onu aynanın karşısına gönderip “Sen bana nasıl yardım edeceksin?” diye sorduğunda ilk büyük darbe vurulur.

Film boyunca izlediğimiz şey, aslında bir kızın kendisi hakkındaki düşüncesinin dışarıdan gelen sözlerle nasıl yeniden yazıldığıdır. Kıskanmayı, kıyaslamayı, birinin yerine geçmek istemeyi Elvira bilmiyordu; bunlar ona öğretildi. “Sen çirkinsin”, “Geriye geç”, “Sen vasıfsızsın” diye tekrarlandıkça, başta kendisi için hiç kullanmadığı bu kelimelerden Elvira da giderek emin oldu: Şişmandı ve çirkindi, çünkü herkes öyle söylüyordu; en çok da annesi. Lea Myren bu çöküşü öyle bir kırılganlık ve giderek artan bir çaresizlikle oynuyor ki, karakterin kurbanlıktan kendi acısının failine dönüştüğü o eşiği bile inandırıcı kılıyor. Eleştirmenlerin filmin en güçlü kozu olarak Myren’in performansını göstermesi tesadüf değil.

Kendi Bedeninden Korkmak

The Ugly Stepsister bir “beden korkusu” (body horror) filmi ve bu türe pek çok izleyicinin dayanmakta zorlandığı bir dürüstlükle yaklaşıyor. Burun kırma, diş teli, takma kirpik diktirme, aşırı zayıflama gibi filmdeki estetik operasyonların çoğu kurgu değil; 18. ve 19. yüzyıllarda kadınların gerçekten de çoğu zaman anestezisiz katlandığı işlemler. Blichfeldt bunları uzak, stilize planlarla geçiştirmek yerine gözümüze sokuyor: Kırılma anları, kusma sahneleri, çıplak bedenin aynadaki acımasız teftişi dakikalarca sürüyor.

Filmin bir başka önemli teknik detayı da yakın çekimlere epey yer verilmesiydi, bu yakın çekimler filmi bir roman okuma deneyimine yaklaştırıyor. Fazla “tetikleyici” bulunup eleştirilmiş olsa da bu gerçekçilik filmin ahlaki gücünün kaynağı. Nitekim burun ameliyatı sahnesinde asıl gördüğümüz şey burnun kırılması değil, izleyen iki kadının tepkisidir: Dehşet içindeki kız kardeş ve neredeyse haz duyarak seyreden anne. Kız kardeş bizi, yani seyirciyi; anne ise toplumu temsil eder. Çünkü toplumsal olarak biz de Elvira’nın güzelleşmesinden memnunuzdur; ama o “güzelleşmeye” bu kadar yakından tanıklık etmek zorunda kalmak, bizi rahatsız eder. Filmin ustalığı da tam olarak bu rahatsızlığı yaratmasında.

Bu pratik efektlerin ne kadar etkili olduğunu resmî kurumlar da onayladı: film, 98. Akademi Ödülleri’nde (2026 Oscarları) En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı dalında adaylık kazandı. Protez sanatçısı Thomas Foldberg ile makyaj tasarımcısı Anne Cathrine Sauerberg’in son derece düşük bir bütçeyle başardığı iş, türün nadiren girebildiği bir kategoride Norveç yapımı bir filme aday koltuğu getirdi.

İçimizi (Gerçekten) Yiyip Bitirenler

Filmin en akılda kalıcı, en mide bulandırıcı imgesi, zarafet öğretmeninin Elvira’ya yutturduğu tenya (şerit solucanı) yumurtasıdır. “Bu senin yediğin yemekleri senin yerine yiyecek, zayıflayacaksın” vaadiyle sunulur; bugünün zayıflama iğnelerinin 19. yüzyıl karşılığı gibidir. Öğretmenin ikna cümlesi ise filmin tezini özetler: “Dış güzelliğini değiştirelim ki iç güzelliğin ortaya çıksın.”

Videonun klinik bakış açısıyla getirdiği yorum burada özellikle değerli. Elvira’nın yemekle ilişkisinin daha filmin başında, babasını yeni kaybetmiş Agnes’e “moralini düzeltsin” diye çikolata götürdüğü sahnede sağlıksız olduğunu sezeriz. Annesi akşam yemeğini keser, Elvira sofrada çorbayla yetinirken geceleri gizlice mutfağa inip tıkınmaya başlar. Gündüz diyet yapıyormuş gibi görünüp gece tıkınma döngüsü, bir yeme bozukluğunun neredeyse ders kitabı tablosudur. Tenya ise bu döngünün somutlaşmış hâli: Onu içine alan Elvira, sağlıklı ve umutlu bir kızken, kimlik arayışında kendini yeniden yaratma çabasıyla yuttuğu şey tarafından içten içe yenip bitirilir. Film sonunda da saçları dökülmüş, dişleri kırılmış, ayak parmaklarını kesmiş; kelimenin tam anlamıyla paramparça olmuş kırgın bir kız görürüz.

Tenya’nın gerçek adı, toplum baskısıdır. Genç kızları güzellik idealleri uğruna içeriden yiyip bitiren, onları kendilerinden uzaklaştıran görünmez parazit. Uluslararası eleştirmenlerin filmi okuduğu çerçeve de tam olarak bu: Solucan, içselleştirilmiş kadın düşmanlığının insanı canlı canlı yiyip bitirmesinin bir metaforudur.

Kimse Masum Değil

Blichfeldt’in en cesur tercihlerinden biri, “mükemmel kurban” figürünü de kırması. Bu Kül Kedisi, yani Agnes, bilinen masaldaki gibi tertemiz ve saf değil. Elvira onu ahırda seyisle birlikte yakalar; bakireliği hakkında yalan söylediğini öğreniriz. Yani güzel, soylu ve şanslı Agnes de mükemmel değildir; yalan da söyler, kötülük de yapar. Yine de baloya yüzünü örterek girse bile bütün dikkati anında üstüne çeker çünkü sistem onun lehine kurulmuştur. Aylarca hazırlanan, iki ameliyat geçiren, midesinden ve saçlarından olan Elvira’nın karşısında iki dakikada hazırlanıp gelen Agnes’in salonu ele geçirmesi, günümüzde “hiç uğraşmadan güzel görünen” biriyle kendini kıyaslamanın o bilindik acısını birebir yansıtır.

Aynı acımasızlık anne için de geçerli. Elvira yanlış ayağını kestiğinde anne şefkat değil öfke gösterir ve uyku ilacıyla bayılttığı kızının öbür ayağını kendi eliyle keser. Filmin finalinde annenin, Elvira’ya talip olan genç erkeklerden biriyle birlikte oluşu ise bütün trajediyi tamamlar. Aslında prensle evlenip yükselmek isteyen anneydi; gençliğinde beceremediğini kızının bedeni üzerinden gerçekleştirmeye çalıştı. Blichfeldt kötüleri de dahil bütün kadınlarına empatiyle yaklaşarak filmi basit bir hicivden çıkarıp trajediye taşıyor çünkü herkes aynı ataerkil tuzağın içinde, birbirine karşı kışkırtılmış hâlde debeleniyor.

Bu, kolay izlenebilecek bir film değil: Ağır temposu, uzun ve grafik sahneleri, kusma ve kan içeren detaylarıyla fazlasıyla travmatik ve tetikleyici unsurlar içeriyor; yeme bozukluğu ya da beden imgesiyle ilgili hassasiyeti olan izleyicilerin dikkatli olması gerekir. Ama tam da bu tavizsizliği sayesinde yıllardır masum sandığımız bir masalın altındaki çürümeyi görünür kılıyor.

Film, “Peki gerçekten kim kazandı?” sorgusuna ‘güzel olan’ cevabının verildiğini söylüyor. Filmin sonunda toplumun onayladığı Agnes prensle evlenir; beyaz güvercinler bu evliliği kutlarken Elvira’nın karnından çıkan metrelerce uzunluğundaki tenyayı siyah kargalar yer. Bu tezat, filmin bütün tezini tek bir görüntüye sıkıştırır. Belki de Elvira, kendini yiyip bitiren o parazitten kurtularak kırık burnu ve eksik dişleriyle kız kardeşinin kollarında gerçek benliğine döndüğü an, hikayenin aslında tek gerçek kazananıydı.

Çocukluğumuzdan beri sevdiğimiz bir masala bu kadar kör kalmış olmak rahatsız edici. Ama iyi olanın değil güzel olanın kazandığını bize dayatan bu hikâyelerden sıyrılmak için artık elimizde epey kaynak var; The Ugly Stepsister bunların en cesurlarından biri. İzlemediyseniz, bu gözle izlemenizi; izlediyseniz, bu gözle yeniden izlemenizi öneririm.

Halenaz Ekmekçiler

Halenaz Ekmekçiler, 10 Kasım 2003'te Kadıköy'de doğdu. Boğaziçi Üniversitesinde Tarih okuyor. Kitap ve kahvesiz bir hayatın onun için mümkün olamadığını düşünen; edebiyattan sanata kültürden politikaya kadar birçok alanda araştırma yapmayı, okuyup yazmayı çok seven meraklı biridir...

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Burak Erim ,Bisikletler - Bicycles, Tuval Üzerine Akrilik - Acrylic on Canvas, 100x120cm, 2025
Önceki

Tamer Levent & Burak Erim’den “Düşlere Yolculuk / Sanata Evet” İstanbul’da!

Bedri Baykam - Türkistan, Congo, Paris, İstanbul_ 600 yıl sonra kesişen yollar. 2026 Tual üzerine karışık teknik, 126x170 cm.
Sonraki

Bedri Baykam’ın “Aynı Anda” Sergisi Inspera Art Space’de