İlkay Bilgiç ile “Stories of Migration” Üzerine

“Stories of Migration”: Misafir Sanatçı Programından Sergiye

İlkay Bilgiç
İlkay Bilgiç

19 Eylül-6 Ekim 2026 tarihleri arasında DEPO’da gerçekleşen “Stories of Migration: Art, Resistance and Solidarity Across Borders” (Göç Hikâyeleri: Sanat, Direniş ve Sınırlar Ötesi Dayanışma) sergisi beş sanatçının İzmit’teki Armaş Vakfı’nda geçirdiği bir haftalık misafir sanatçı programının çıktılarını bir araya getirdi. Adele Tamam, Ara Chalym, Irmak Suzan Ertaş, Persefoni Myrtsou ve Saeed Mirshekari’nin çalışmalarını buluşturan sergi göçün ev, beden, dil ve hafızayla kurulan ilişkileri nasıl değiştirdiğine odaklandı. mezopArt, Hür Adalar, New Women Connectors ve BAK Basecamp ortaklığında geliştirilen proje VAHA programı kapsamında ve Hollanda Başkonsolosluğu desteğiyle yürütüldü. Sergide ayrıca Selçuk Demirci’ye ait, rezidansta birlikte geçirilen zamanı anlatan bir video da yer aldı.

mezopArt’ın kurucusu ve “Stories of Migration” projesinin direktörü İlkay Bilgiç’le projenin oluşum sürecini, ortakların rollerini, Armaş Vakfı’ndaki rezidans deneyimini ve bu karşılaşmaların sergiye nasıl taşındığını konuştuk.

SANAT OKUR’DA AYRICAStories of Migration Sergisi 27 Eylül’e Kadar DEPO’da!mezopArt’ın İstanbul sergisi ve kamusal programını düzenlediği Stories of Migration: Art, Resistance and Solidarity Across Borders, göç ve yerinden edilmenin ev, beden, hafıza, dil ve aidiyet…Yazıyı oku

Kurucusu olduğun mezopArt bünyesinde bugüne kadar göç ve kimlik temalı çalışmalar yaptın. Örneğin Türkiye ve İran’dan sanatçıları bir araya getirerek Salt Galata’da İran tiyatrosu üzerine bir söyleşi düzenledin; Baharak Salehniya’nın yazıp Afsaneh Sarfehjoo’nun yönettiği Kadınlar Bölümü.IR oyununda oynadın. Bu deneyimlerden “Stories of Migration”a uzanan yol nasıl gelişti? Önceki çalışmalarından bu projeye neler taşıdın

“Stories of Migration” benim için bir anda ortaya çıkmış bir proje değil. Çalışmalarımda farklı ülkelerden sanatçılarla birlikte üretmenin, aynı işi farklı kültürel arka planlardan gelen insanlarla kurmanın ne anlama geldiğiyle ilgileniyorum. İran’da kurduğum ilişkiler ve oradaki sanatçılarla yaptığım çalışmalar bu açıdan benim için belirleyiciydi. Farklı çalışma alışkanlıkları, diller, estetik ve politik referanslar bir araya geldiğinde hem çok verimli hem de zorlayıcı bir alan açılıyor. Kültürlerarası iş birliğinin birbirinin bağlamını, ritmini ve çalışma biçimini anlamayı gerektirmesi heyecan verici. Aslında temel derdim olan “o” karşılaşmaları yaratması. Gerçekleştirdiğimiz söyleşiler, performanslar, sergiler ve tüm diğer çalışmalar içerisinde Kadınlar Bölümü.IR de bu hattın önemli örneklerinden biriydi. İran’dan göç etmiş sanatçılarla 2023 yılında İstanbul’da Farsça sahnelediğimiz bir oyundu. Yapım ve üretim sürecine Türkiye’den ekip üyeleri de mezopArt aracılığıyla dahil oldu. Ben oyunda Türkiye’den tek oyuncu olarak yer aldım, aynı zamanda yapım danışmanlığı yaptım. Farklı ülkelerden ve farklı üretim kültürlerinden gelen insanların aynı iş etrafında nasıl bir çalışma dili geliştirebildiğini bu iş bana tekrar gösterdi. Her zaman kolay olduğunu da iddia edemem açıkçası, ama bu meydan okuma da işin bir parçası ve zevki bir taraftan.

Bu süreçler beni, “Bir sanatçı başka bir ülkeye taşındığında üretimini nasıl sürdürüyor? Yeni ilişkileri nasıl kuruyor, hangi kurumlara erişebiliyor, hangi izleyiciyle buluşuyor? Bir yere taşınmak sanatçının üretim koşullarını da değiştiriyor?” gibi sorularla haşır neşir etti ve “Stories of Migration” biraz da bu soruların içinden, doğru karşılaşmaların da etkisiyle ortaya çıktı. Bu projeye önceki çalışmalarımda edindiğim iki şeyi özellikle taşıdığımı düşünüyorum. Birincisi, farklı coğrafyalardan gelen insanların birlikte çalışabilmesi için zamana, güvene ve birbirini tanımaya ihtiyaç olduğu fikri. İkincisi de sanatçıların ne anlatması gerektiğine onlar adına karar vermemek. Bir çerçeve kurabilir, çalışma koşulları sunabiliriz ama o çerçeveyi nasıl dolduracaklarına sanatçıların karar vermesi gerektiğini düşünüyorum. Armaş’taki konuk sanatçı programını da bu yüzden mümkün olduğunca açık tuttuk. Sabit bir üretim hedefi koymadık. Birlikte yaşamak, araştırmak, konuşmak ve birbirinin pratiğini tanımak da sürecin parçasıydı.

mezopArt, Hür Adalar, New Women Connectors ve BAK Basecamp ortaklığında, VAHA programı kapsamında ve Hollanda Başkonsolosluğu’nun da desteğiyle yapılan bu projenin paydaşlarından ve rollerinden bahseder misin?

Stories of Migration farklı deneyim ve çalışma alanlarına sahip dört yapının ortaklığında gelişti. mezopArt olarak projenin genel koordinasyonunu, Türkiye ayağının geliştirilmesini, Armaş’taki konuk sanatçı programını ve İstanbul’daki sergi ile kamusal programın üretimini üstlendik. Hür Adalar Türkiye’deki ortaklarımızdan biriydi. Belkıs Işık’la proje gelişim sürecinde, özellikle Türkiye’de yaşayan sanatçıların seçiminde ve bir haftalık süreçteki kolaylaştırıcılık rollerinde birlikte çalıştık. Hollanda merkezli New Women Connectors ise projeye hikâye anlatıcılığı perspektifini taşıdı. Göç deneyimi olan hikâye anlatıcılarının sürece katılması onların ağı üzerinden mümkün oldu. Bu katkı bence projenin biçimini önemli ölçüde değiştirdi, çünkü sanatçıların üretimleriyle sözlü ve kişisel hikâye anlatma biçimleri aynı zeminde buluşmaya başladı. BAK Basecamp ise Hollanda ayağında projenin kamusal bir karşılık bulmasını sağladı. Rezidansın ardından Utrecht’te yeniden bir araya geldik ve orada bir kamusal program gerçekleştirdik.

Bütün bu ortaklık VAHA programı içinde gelişti. Hollanda Başkonsolosluğu da hem konuk sanatçı programını hem de İstanbul’daki sergi ve kamusal programı destekledi. Armaş Vakfı ise bir haftalık konuk sanatçı programına ev sahipliği yaptı. Herkesin projeye farklı katkıları oldu. Sanatsal üretim, hikâye anlatıcılığı, yerel ağlar, kamusal program ve uluslararası iş birliği gibi farklı alanlar birbirini tamamladı. “Stories of Migration”ın bugünkü yapısı büyük ölçüde bu farklılıkların birlikte işlemesinden doğdu.

Ara Chalym
Ara Chalym, “Stories of Migration” Sergisi, DEPO, 2026

Armaş Vakfı’ndaki bir haftalık rezidans nasıl geçti, günlük programınızda neler vardı? Mekânın ve birlikte geçirilen zamanın sanatçıların üretimlerine nasıl bir etkisi oldu?

Rezidansı Şubat sonu ile Mart başı arasında gerçekleştirdik. Programı baştan çok sıkı bir üretim takvimine bağlamadık. Sabahları birlikte kahvaltı ediyorduk; gün içindeyse sanatçılar kendi başlarına ya da birlikte çalışıyor, çevreyi geziyor, araştırma yapıyor, konuşuyor ve zaman zaman işlerini birbirleriyle paylaşıyorlardı. Akşamları da çoğunlukla birlikte yemek yiyor ve gün içinde açılan meseleler üzerine konuşmaya devam ediyorduk. Hikâye anlatıcılığı atölyesi, kendilerini tanıttıkları sunumlar ve yarı yapılandırılmış oturumlarla bağ kurma ve farklı karşılaşma biçimleri yaratacak çalışmalar da yaptık. Bizim için önemli olan sanatçıların bir haftanın sonunda belirli bir işi “teslim etmek” zorunda hissetmemesiydi ki bir hafta bunun için zaten çok kısıtlı bir süre. Rezidansı daha çok düşünmeye, araştırmaya, birbirini tanımaya ve yeni ilişkiler kurmaya imkân veren bir dönem olarak tasarladık.

Armaş’ın kendisi de bu süreci etkiledi. Doğayla iç içe, gündelik şehir ritminden uzak bir yerde olmak sanatçıların yavaşlamasına ve başka türlü düşünmesine alan açtı. Aynı zamanda mekânın tarihsel katmanları bazı sanatçıların işlerine doğrudan girdi. Persefoni’nin çalışmasında Armaş’ın yerinden edilme tarihiyle kendi aile geçmişi arasında kurduğu ilişki bunun en belirgin örneklerinden biriydi. Benim aklımda kalan en güçlü şeylerden biri, bir noktadan sonra insanların birbirlerinin hikâye ve deneyimlerini kendi düşünme süreçlerine katmaya başlamasıydı. İnsanların duygu, hikâye ve deneyimleri iç içe geçti bir anlamda.

Türkiye ve Hollanda’daki farklı göç deneyimleri bu çalışmaya nasıl yansıdı? Ortaklıklar gözlemledin mi ve bu süreçte sen neler öğrendin?

Ben Türkiye ve Hollanda’yı iki ayrı göç deneyimi varmış gibi karşılaştırmaktan kaçınıyorum. Aynı ülkede yaşayan insanların bile göçü çok farklı biçimlerde deneyimlediğini gördük. Hukuki statü, ekonomik koşullar, dil, aile ilişkileri, kişinin hareket edebilme imkânı ya da yeni bir yerde ne kadar görünür olabildiği bu deneyimi ciddi biçimde değiştiriyor. Projede de bu farklılıklar çok belirgindi. Bazı katılımcılar için göç, üretimlerinin merkezinde duran açık bir mesele. Bazıları içinse daha geride duran ama hafızayı, ilişki kurma biçimini ya da sanatsal dili etkileyen bir deneyim. “Aynı şeyi yaşamış olmak” üzerinden değil, belirsizlikle baş etme, yeni bir yerde kendine alan açma, aidiyet duygusunu yeniden kurma ya da sürekli olarak kendini açıklamak zorunda kalma gibi deneyimler üzerinden ortaklık gördüm.

Saeed’in işlerinde bu mesele bürokrasi, formlar, statüler ve insanı önceden belirlenmiş kategorilere yerleştiren dil üzerinden ortaya çıkıyor. Persefoni’nin çalışması ise farklı yerinden edilme tarihlerini birbirine eşitlemeden ilişki içinde düşünmenin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Armaş’ın tarihiyle kendi aile geçmişi arasında kurduğu bağ, bana göçün kişisel hafızayla tarihsel hafıza arasında nasıl dolaşabildiğini gösterdi. Adele’in işi ise ev fikrini çocukluk, kadınlık ve farklı coğrafyalara ait olma duygusu üzerinden açıyordu. Ara’nın işlerinde ise dil, iletişim ve coğrafya öne çıkıyor. Özellikle Kuşköy’deki ıslık diliyle kurduğu ilişki, mesafe ve iletişim üzerine başka bir düşünme biçimi açıyor. Irmak’ın işleri de dilin, çevirinin ve anlatının bir yerden başka bir yere geçerken nasıl dönüştüğüyle ilgileniyor. Bu örnekler aynı kavramların herkes için bambaşka anlamlar taşıyabildiğini gösterdi. Benzerlikleri fazla hızlı kurmamak gerekiyor sanırım. İnsanların hikâyeleri birbirine değebiliyor ama aynı değiller. Bence asıl mesele, farklılıkları silmeden nasıl yan yana durabildiğimiz ve birbirimizin deneyiminden ne öğrenebildiğimiz.

Stories of Migration: Art, Resistance and Solidarity Across Borders
Stories of Migration: Art, Resistance and Solidarity Across Borders

DEPO’daki sergide farklı malzeme ve araçlar kullanıldığını görmek beni heyecanlandırdı. Resim, yerleştirme, tepegöz… Bu işlerde küratoryal bir dokunuş var mı, rezidans sürecinde nasıl şekillendiler, özellikle merak ediyorum.

Burada sanatçıların işlerini belirli bir temaya uydurmak ya da rezidans sonunda herkesin yeni bir iş üretmesini istemekten uzak bir yaklaşımımız vardı. Başvuru sürecinde portfolyolarına, daha önceki üretimlerine ve göç, hafıza, aidiyet gibi meselelerle nasıl ilişki kurduklarına baktık. Başvuruda belirli bir işi tamamlama taahhüdü beklemiyorduk. Daha çok sanatçıların pratiğini ve bu programa neden katılmak istediklerini anlamaya çalışıyorduk. Sanatçılara “bu proje için şu işi yapın” gibi bir yönlendirmede bulunmadık. Farklı üretim biçimlerinin bir araya gelmesi daha çok seçim sürecinde gözettiğimiz çeşitliliğin bir sonucu oldu. Rezidans sırasında bazı işler ilk kez filizlendi, bazıları mevcut pratiklerin devamı olarak gelişti. Saeed bazı resim ve şiirlerine Armaş’ta başlayıp üzerlerinde çalışmaya devam etti. Persefoni’nin işi ise doğrudan mekânın tarihiyle karşılaşmasından beslendi. Ara başlamış olduğu bir çalışmayı sürdürdü. Irmak’ın işleri de kendi devam eden pratikleri içinden sergiye dahil oldu ve Persefoni ile program sırasında birlikte yaptıkları araştırmalardan beslendi. Burada ayrıca, programa başlangıçta sanatçı ve hikâye anlatıcısı olarak iki ayrı kategoride dahil olan katılımcıların süreç içinde bu tanımların dışına çıkarak birbirlerinin üretim biçimlerine yaklaşmasının, sergide daha iç içe geçmiş bir sonuca dönüştüğünü de söylemek isterim.

Benim rolüm daha çok bu farklı üretim biçimlerinin aynı sergi içinde birbirini boğmadan nasıl bir arada durabileceğini düşünmekti. Resim, metin, yerleştirme, video, tepegöz gibi farklı araçların yan yana gelmesi aslında sanatçıların kendi ifade biçimlerinden kaynaklandı. Sergi yerleşiminde ise işler arasında görsel ve kavramsal bağlantılar kurmaya çalıştık. O yüzden buna klasik anlamda bir küratoryal müdahale demem. Daha çok sanatçıların kendi pratiklerini koruyabildiği, ama serginin de bütünlüklü bir ritim kazandığı bir çerçeve oluşturmaya çalıştım.

DEPO’daki serginin açılışında bir de kamusal program yaptınız ve sanatçılarla göç, hafıza ve aidiyeti; Sibel Asna’nın katıldığı bir konuşmada ise ev sahipliğini ele aldınız. Bu buluşmalarda hangi meseleler öne çıktı? İzleyicilerin katılımıyla tartışmalar ne yöne evrildi?

Kamusal programı serginin düşünsel çerçevesini açan bir bölüm olarak kurguladık. İlk oturumda Adele, Persefoni ve Saeed’le sanatçıların göç ve yerinden edilme deneyimlerinin üretimlerinde nasıl yer aldığını konuştuk. Benim özellikle ilgilendiğim sorulardan biri şuydu: Göç, doğrudan üzerine çalışılan bir konu mu, yoksa sanatçının neyi ve nasıl ürettiğini şekillendiren bir koşul mu? Buradan hafıza, ev, aile hikâyeleri, dil, beden ve aidiyet gibi başlıklara geçtik. Bir işin çok kişisel bir deneyimden çıkıp kamusal alana geldiğinde neye dönüştüğü de önemli bir meseleydi. Moderasyonun kapanışında da aslında şu soru etrafında dolaştık: Kişisel bir hikâyeden başlayan bir iş, izleyiciyle buluştuğunda hâlâ sadece o deneyimi yaşayan kişiye mi aittir, yoksa başkalarının girebileceği yeni bir alan mı açar? 

İkinci oturumda perspektifi değiştirdik. Bu kez sanatçının ne taşıdığından çok, onu karşılayan mekânın ve ilişkilerin ne sağladığını konuşmak istedik. Armaş Vakfı kurucusu Sibel Asna’yı da, rezidansın ev sahibi tarafındaki deneyimi ve vakfın bu konudaki yaklaşımını konuşmaya dahil etmek için davet ettik. Armaş Vakfı’nın rolü sadece bir yer sağlamak değildi. Orada birlikte yaşadık, yemek yedik, konuştuk, sessiz kaldık, çevreyi gezdik ve birbirimizin çalışma süreçlerine tanık olduk. Oturumda da fiziksel bir mekânın tek başına yeterli olup olmadığını, bir konuk sanatçı programının güven, zaman, açıklık ve geri çekilme alanı nasıl yaratabileceğini tartıştık.

Bu konuşmada benim için en önemli başlıklardan biri “güvenli alan” meselesiydi. Rezidansın kolaylaştırıcılarından biri olarak, birbirini daha önce tanımayan insanların gerçekten bir araya gelebilmesi için güvenli bir ortamın kurulmasını temel bir sorumluluk olarak ifade ettim. Sibel de buna sessizlik, huzur, iyi yemek, dinlenebilme ve ev sahibinin gerçekten istekli olması gibi çok gündelik görünen ama aslında belirleyici unsurları ekledi. Yani ev sahipliğinin lojistik bir işten daha fazlası olduğunu masaya koyduk aslında.

Sanatçıların anlattıkları da bunu çok somutlaştırdı. Sanatçılardan biri, bir konuk sanatçı programında ilk kez başkalarının tamamlanmış işlerinden çok üretim süreçlerine yakından tanık olduğunu ve bundan çok şey öğrendiğini anlattı. Bir başkası ise gündelik hayattaki sürekli yetişme ve maddi kaygı halinin kısa süreliğine kesintiye uğramasının kendisine “nefes alma” ve öğrenme imkânı verdiğini söyledi. Rezidansın “bir laboratuvar” gibi tarif edilmesi de buradan geliyordu; insanların hikâyeleri, duyguları ve deneyimleri birbirlerinin üretimlerine karışmaya başlamıştı. Program bittikten sonra açılış kokteylinde konuşmalar informel biçimde devam etti. İzleyiciler sanatçılarla ve bizimle işleri, göç deneyimini, Armaş’taki süreci ve kendi çağrışımlarını konuştular. Bence kamusal programın informel tarafı biraz da orada devam etti. Sahnedeki yapılandırılmış konuşmadan sonra insanların bire bir ilişki kurabildiği daha serbest bir ortam oluştu.

YAZAR

Zeynep Nur Ayanoğlu
Sanat Okur yazarı

Zeynep Nur Ayanoğlu

Zeynep Nur Ayanoğlu bağımsız çevirmen, editör, kültür yöneticisi ve sanat eleştirmenidir. Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği AICA Türkiye üyesidir. 2023’ten bu yana bağımsız sanat inisiyatifi PASAJ’da kültür sanat çalışmaları yürütmektedir. Fotoğraf: Kadir İncesu

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.