Atölye Söyleşilerinin yirmi birinci konuğu farklı tekniklerde gravür üreten çok kültürlü sanatçı Ari Alpert.
Ari Alpert, eğitim yıllarında fotoğraf, seramik, heykel ve mücevher tasarımı gibi farklı disiplinlerde üretim yaptı; son yıllarda ise gravür, oyma, litografi ve baskı tekniklerine yoğunlaştı. Sanatsal üretiminin yanı sıra, baskı teknikleri üzerine workshop ve atölyeler düzenleyerek eğitici kimliğiyle de öne çıkar.
Ari Alpert’in işlerinde bazen bir penis bazen de çiçek-böcek, bazen bir dansöz bazen de bir yeşilçam ikonu karşımıza çıkar. İşlerinde siyasi ve politik iğnelemeden kaçınmaz, bazen açık bazen de üstü kapalı iktidar, para, arzu, hafıza başlıklarında söylemleri açık eder.
Kendinden bahseder misin?
Ben aslında New York doğumluyum. İlk üç yaşıma kadar New York’ta doğup büyüdüm, sonra üç yaşımdan on yaşıma kadar Londra’da yaşadım. On yaşımdan sonra annem ilk defa “Türkiye’ye gidelim mi?” diye sorduğunda, Türkiye hakkında hiçbir bilgim yoktu, Türkçe de bilmiyordum. 1985 yılında, on yaşındayken Türkiye’ye geldim ve buraya adım attığım an gerçekten âşık oldum.
Ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra tekrar Amerika’ya, Boston’a döndüm ve Museum School of Fine Arts’ta dört yıl üniversite okudum. O sırada aynı zamanda geceleri bir şirkette pazarlama müdürü olarak çalışıyordum. Yani bir yandan tamamen sanatın içindeydim, bir yandan da iş dünyasının içinde aktif olarak yer alıyordum.
2000 yılında, aslında 9/11’den tam bir ay önce ki o gün o binadaydım, aynı saatlerde Türkiye’ye kesin olarak dönmeye karar verdim. Sanat ve business mind’ımı nasıl birlikte kullanabilirim diye düşünerek reklamcılığa girdim ama asıl amacım her zaman sanatımı Türkiye’de icra etmekti. Türkiye bana politik, kültürel ve sosyal olarak daha challenging bir alan gibi geliyordu; kendini doğrudan değil de dolaylı, daha katmanlı yollarla ifade etme biçimleri bana çok daha ilginç ve güçlü hissettirdi.
Bu yüzden önce sokak sanatıyla başladım ama aynı zamanda gravür üretmeye de devam ettim, çünkü okulda son iki yılımda ağırlıklı olarak gravür okumuştum. Litografi, serigrafi, tahta gravür gibi teknikler benim temel dilimin bir parçasıydı. Aslında sokakta yaptığım işler de atölyede yaptığım gravürlerle aynı düşünsel yerden besleniyordu.
Şu an yaklaşık yirmi beş senedir Türkiye’deyim. Türkiye’ye ilk geldiğimde Cihangir’e taşınmıştım ve o günden beri de Cihangir’de yaşıyorum. O zamanlar Cihangir bugünkü gibi “sanat, sepet, cool” bir yer değildi; çok daha serseri, daha ham ve daha gerçek bir yerdi. Şimdi herkes “Sanatçıysan kesin Cihangir’de yaşıyorsundur” gibi bir algıya sahip ama ben aslında Cihangir bu hale gelmeden çok önce buradaydım. Benim Cihangir’le kurduğum bağ, bir trendin parçası olmaktan çok, orayla zaman içinde gelişen bir sevgi ve aidiyet ilişkisiydi.

Şu anda çalıştığın mekânın atölyen haline gelme süreci nasıl şekillendi? Bu atölyede ne zamandır üretim yapıyorsun?
Ben aslında on yedi sene boyunca aynı atölyede çalışıyordum ama oradan maalesef çıkarıldım. Şimdiki atölyem Tophane tarafında ve garip bir şekilde burayı çok daha fazla sevdim, çünkü çevresindeki yerel esnaf, kartonpiyer ustaları ve zanaatkârlarla iç içe olmak beni tekrar kendi özüme döndürdü. Orada, bütün zanaatçıların arasında, gerçekten ait olduğum yerde olduğumu hissetmeye başladım. Zaten Cihangir’in prototipi çok değişti, eski ruhu kalmadı diyebilirim, o yüzden bu yeni çevre bana hem daha gerçek hem de daha samimi geliyor.
İlk atölyem çok çok daha büyüktü, neredeyse şimdiki atölyemin üç katıydı ama zamanla anladım ki mesele sadece metrekare değilmiş. Yeni atölyemde bir bahçem var ve bu benim için inanılmaz büyük bir lüks. Özellikle yaz aylarında gravür derslerini bahçede veriyorum, tabii içeride de çalışıyoruz ama bahçenin olması bütün atmosferi değiştiriyor. Cihangir’de zaten bahçe bulmak neredeyse imkânsız bir şey.
Bahçemde arkada bir ayva ağacım var, bir de limon ağacım var. Eski atölyeden kalan bir sürü ekstra masayı da bahçeye koydum, böylece açık havada hem üretim yapılabilen hem de birlikte vakit geçirilebilen bir alan oluştu. Aslında küçülmüş gibi görünen bir mekân, bana çok daha büyük bir özgürlük alanı açtı ve o yüzden şu an gerçekten çok mutluyum.
Üretmek dışında atölye senin için ne ifade ediyor?
Alpert Atelier benim için yalnızca iş ürettiğim bir yer değil, aynı zamanda düşüncelerimi toparladığım, kendimle baş başa kalabildiğim ve zamanın hızından bir süreliğine çıktığım bir sığınak gibi çalışıyor; bazen hiçbir şey üretmesem bile orada bulunmak, zihnimi temizleyen ve beni yeniden merkeze getiren bir eyleme dönüşüyor.
Bu atölye bir canlı, bir koku ve bir ses olsaydı neler olurdu?
Bir canlı olsaydı muhtemelen sabırlı ama biraz da inatçı bir hayvan olurdu; çünkü her şeye yavaş yavaş alışır ama bir kez alıştığında çok güçlü bir bağ kurar. Kokusu eski ahşap, toz, boya ve kahvenin birbirine karıştığı, insanı hemen içine alan tanıdık bir sıcaklık olurdu. Sesi ise dış dünyanın uğultusundan kopuk, arada bir sprey boyanın, matbaa mürekkebinin, kâğıdın ya da seramiğin çıkardığı küçük temas sesleriyle bölünen sakin bir fon gibi akardı.
Ama aynı zamanda haykıra haykıra bağıran, biraz deli, huzursuz bir organizma da olurdu. “Ben ne yapıyorum?”, “Bu gerçekten sanat mı?”, “Politically correct miyim?”, “Daha büyük iş mi yapmalıyım?”, “Edisyonlu iş yapmak işimin value’sunu mu düşürüyor?”, “Bu sanat mı yoksa sanat sepet mi?” gibi soruların atölye duvarlarının arasında yankılandığı, sürekli kendini sorgulayan bir ruhu olurdu. Yani hem sakin, sabırlı ve üretken, hem de kendiyle kavga eden, itiraz eden, durmadan sorgulayan canlı bir varlık gibi.
Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkartan unsurlar nelerdir?
Bir sanatçının atölyesini sadece bir üretim yeri olmaktan çıkaran şey aslında oranın bir tür zen alanına dönüşmesi. Benim için atölye sürekli beni hatırlatan bir yer; hatta bazen bana “daha çok çalışmalısın” diye fısıldayan bir alan gibi. Üretmediğim zamanlarda içimde hemen bir suçluluk duygusu oluşuyor, sanki atölye orada durup bana “hadi Ari, devam et, her gün üret, kendini daha da geliştir” diyormuş gibi hissettiriyor.
Yani atölyenin varoluşu bile beni iten, motive eden ve üretmeye zorlayan bir güç. Aynı zamanda tam anlamıyla bir zen alanı, çünkü en rahat, en güvende ve en kendim gibi hissettiğim yer orası. Beni gerçekten mutlu eden şeyin sanat olduğunu en net orada hatırlıyorum. O yüzden atölye benim için hem disiplin, hem yüzleşme, hem de tamamen bana ait, özel ve biraz da “sacred” bir alan.

Atölyenin görünmeyen, ama senin için en önemli malzemesi nedir?
Alpert Atelier in görünmeyen ama benim için en önemli malzemesi aslında fiziksel olarak görünen bir şey değil. Aynı zamanda atölyem bir eğitim alanı olduğu için, orada yaklaşık on beş senedir birebir gravür dersleri veriyorum, bazen de toplu workshoplar yapıyorum. O yüzden atölyenin en önemli malzemesi aslında oradaki öğrencilerin varlığı. Yani o bahsettiğim asıl malzeme, o enerji.
Bir insana yeni bir şey öğretmek, o baskıyı kazırken ne kadar terapik bir süreçten geçtiğini görmek, baskı anında herkesin o heyecanı birlikte yaşaması ve baskı çıktıktan sonra sonuçla yüzleştiği o an… İşte orada oluşan duygu, paylaşım, birbirini alkışlama hali… Atölyenin gerçek gücü tam olarak orası.
O enerji olmadan atölye sadece bir mekân olurdu. Ama o enerjiyle yaşayan, nefes alan bir yere dönüşüyor.
Tabii ki bunun yanında sabır ve sezgi de çok önemli, çünkü her şey biraz zamana bırakılmak zorunda. Her iş hemen olmuyor, bazı şeylerin demlenmesi gerekiyor. Ama hepsinin üstünde, en önemli malzeme kesinlikle enerji.
Atölyeler gizli alanlar mıdır? Ziyaretler esnasında seni rahatsız eden durumlar oluyor mu? Nedir onlar?
Atölyeler bir anlamda gizlidir çünkü henüz tamamlanmamış düşünceleri, kırılgan süreçleri ve sanatçının en savunmasız halini barındırır; ziyaretler sırasında beni rahatsız eden şey genellikle işlerin henüz olgunlaşmadan “son ürün” gibi değerlendirilmesi ya da mekânın bir sergi alanı gibi algılanmasıdır, çünkü atölye daha çok bir soru sorma ve deneme alanıdır.
Atölyeni bir günlüğüne bir sanatçıya verseydin eğer o isim kim olurdu?
Atölyemi bir günlüğüne birine verecek olsaydım, aslında tamamen bu işle alakasız birini seçerdim; bir muhasebeci, bir sekreter ya da bir pazarlama direktörü gibi. Çünkü bence herkesin içinde mutlaka bir yaratıcılık var. Bir Yazılımcı (kod yazan) bile bunun bir parçası, o da başlı başına bir sanat türü. Atölyeyi ben biraz bir oyun alanı gibi görüyorum, içinde de bir sürü “oyuncağım” var. Oyuncaktan kastım tabii ki malzemeler; yani her türden, her ihtimale karşı her şey.
Benim atölyemin en büyük özelliği, aklıma bir fikir geldiği anda onu gerçekleştirebilecek imkâna sahip olması. Yapıştırıcıdan tut, boya kompresörüne, sprey boyadan sulu boya ve yağlı boyaya, çividen çakmaya kadar her şey elimizin altında. O yüzden oraya gelen kişinin nötr bilinciyle, hiçbir beklenti olmadan o alana girmesini isterim ve sonra onu serbest bırakırım. İnanıyorum ki mutlaka kendine göre bir şey bulur ve bir şey üretir. Çünkü her insanın içinde bir ifade etme ihtiyacı ve mutlaka bir kreatif taraf var.
Son olarak atölyende bir günün nasıl geçiyor?
Atölyemde geçen bir gün bazen çok planlı, bazen de tamamen plansız ilerliyor. Özellikle gravür alanında bir fikrin kafamda netleşmesi bazen birkaç hafta, bazen de birkaç ay sürebiliyor ve o noktaya geldiğinde işi çok düzgün, çok planlı bir şekilde yürütmem gerekiyor. Aslında bu tarafı karakterime biraz ters, çünkü ben oldukça sabırsız bir insanım. Üniversitedeyken hocalarım da tam bu yüzden beni gravür bölümüne yönlendirmişlerdi; “Biraz daha düşünerek, planlayarak ve programlayarak çalışırsan kendini çok daha doğru ifade edebilirsin” demişlerdi.
O yüzden atölyeye bazen düzenli, planlı ve kafamda net bir programla giriyorum. Bazen de tam tersi oluyor; Allah ne verdiyse, şakır şukur… O an politik bir şey olur, sokakta duyduğum bir laf olur, annemden bir cümle duyarım, bir argo takılır kulağıma, bir duygu gelir ve direkt onun peşinden atölyeye girerim. O zaman atölye biraz daha dağınık, daha sezgisel bir alan haline geliyor.
Gravür yaptığım zaman ise her şeyin temiz, düzenli ve organize olması şart. Çünkü o teknik bunu istiyor, başka türlü yürümüyor. Bu yüzden atölyemi aslında iki farklı şekilde kullanıyorum: biri tamamen planlı, kontrollü ve disiplinli bir üretim alanı olarak, diğeri ise içgüdüsel, anlık ve daha özgür bir ifade alanı olarak.
İngilizce çeviri için 2. sayfaya tıklayınız. / Please click on page 2 for the English translation.




