Atölye Söyleşileri serisinin üçüncü konuğu sanatçı Hüseyin Aksoy.
Hüseyin Aksoy, arkeoloji, şiir ve mitolojiden beslenen çok katmanlı pratiğinde, resim, video ve enstalasyon gibi farklı mecraları bir araya getirir. Çalışmaları, yerlerin ve mekânların taşıdığı belleği görünür kılarken, geçmiş ve şimdi arasındaki kırılgan sınırları bakmaya çalışır.
Kendinden bahseder misin?
Sanat pratiğim ağırlıklı olarak resim ekseninde dönüyor, bazen de çeşitli disiplini ve medyumları kullanmaya çalışıyorum. Deneyerek, yanılarak sanatı anlamaya çalışıyorum diyebilirim. Bir şeyleri bulduğumu değil bir şeylerin beni bulduğunu çoğu zaman hissediyorum. Bu da çalışmalarımın ne üzerine olduğunu anlamama yardımcı oluyor.
Şu anda çalıştığın mekânın atölyen haline gelme süreci nasıl şekillendi? Bu atölyede ne zamandır üretim yapıyorsun?
Bu atmosfer zamanla içinde yaşayarak var oldu diyebilirim. Benim atölyem aynı zamanda yaşadığım yer, hep öyle de oldu.
Üretmek dışında atölye senin için ne ifade ediyor?
Atölye benim için bir dünya yaratmak demek. Francis Ponge’nin çok sevdiğim bir alıntısı görüşümü de özetliyor: “Sanatçının işlevi gün gibi ortadadır: Bir atölye kurmalı ve kendisine dağınık, kırık parçalar halinde gelen dünyayı orada onarmalıdır.”

Bu atölye bir canlı, bir koku ve bir ses olsaydı neler olurdu?
Ahtapot, boya kokusu ve uğuldayan fırtana sesi.
Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkartan unsurlar nedir?
Öncelikle buranın bir mekân oluşu, içinde ki her nesne aynı zamanda sanatçının otoportresidir denilebilir.
Atölyenin görünmeyen ama senin için en önemli malzemesi nedir?
Hayatı yavaşlatması..
Atölyeler gizli alanlar mıdır? Ziyaretler esnasında seni rahatsız eden durumlar oluyor mu? Nedir onlar?
Her sanatçı için farklı bir görüş olsa da, atölyeler biraz özel alanlardır, mahrem denilebilir. Ama kutsanacak yer de değildir. Biraz deney yerleridir. Deneyerek yanıldığınız yerdir.
Atölyeni bir günlüğüne bir sanatçıya verseydin eğer o isim kim olurdu?
Şu an için bir isim yok.
Son olarak atölyende bir günün nasıl geçiyor?
Her sabah erkenden kalkıyorum, kahve içtikten sonra, biraz araştırma yapıyorum veya bir şeyler okuyorum. Daha sonra günün ilerleyen saatlerinde yarım kalmış resimlerime devam ediyorum ya da eskizler alıyorum veya yeni bir resim yapıyorum. İlerleyen saatlerde hava almak için bazen yürüyüş yapıyorum. Akşam saatlerinde de güzel bir film bulduysam onu izliyorum.
Bir süredir gündelik rutinim bu şekilde oluyor. “İnsan kendini tekrarın muhafazasında güvende bulur, her sabah güneş doğmalıdır.” der Sabahattin Tuncer.




