Atölye Söyleşileri serisinin on altıncı konuğu ressam Yağız Seis.
Yağız Seis, gelenek ve normları eleştirir, bireylerin yaşam döngüsündeki duygusal durumlarını ve güncel toplumsal ilişkileri eleştirel ve yorumlayıcı bir bakışla figüratif resimlere dönüştürür. Geleneksel resim malzemesinin özüyle oynayarak, deneysel bir yaklaşımla sınırlarını sınırsızlaştırdığı, kendi tarzında yeni bir ifade dili ortaya çıkarır.
Kendinden bahseder misin?
Marmara Üniversitesi Resim-İş öğretmenliği Heykel Anasanat dalından 2020 yılında mezun oldum. Nazlı Elif Türkmen ile “Seventosevenartstudio”u kurup Yeldeğirmeni’nde bulunan atölyemizde resim, heykel eğitimlerimiz ve sanatsal üretimimizi gerçekleştirmekteyiz. Heykel mezunu olsam da kendimi ifade edeceğim aramalarım hep devam ediyor. Bu doğrultuda pentür ile kurduğum diyalog resim ile devam ettiren bir süreci sürdürmemi sağladı.
Üretim dilimden kısaca bahsetmem gerekir ise: Sanatsal üretimim, benlik ile dış dünya arasında kurduğum sezgisel bir diyaloğun ürünü. Her bir çalışmam, yalnızca görsel bir temsilden ibaret değil; aynı zamanda bastırılmış duyguların, tamamlanmamış düşüncelerin ve hatırlanamayan anıların izini taşıyan bir yüzeydir. Bu yönüyle resimlerim, hem bireysel bir içsel yolculuğun çıktısı hem de evrensel bir kırılganlık hâlinin ifadesidir diyebilirim.
Şu anda çalıştığın mekânın atölyen haline gelme süreci nasıl şekillendi? Bu atölyede ne zamandır üretim yapıyorsun?
Şöyle ki atölye fikri oluşturmak kafamdan hep geçiyordu ve inadım bu süreci biraz hızlandırdı. Benim bir ortağım var ve onun daha önceden kurduğu düzene açıkçası ben eşlik etmiş bulundum. Atölye kendi içerisinde sadece üretimin değil, aynı zamanda eğitimlerle desteklendiği kolektif bir hafıza aslında. Bu atölyede üretim ve bulunma sürecim yaklaşık 2 yıl olacak. Benden öncesi ile totalde 4 yıldır fiziki olarak kendini ifade eden atölye olduğunu söyleyebilirim.

Üretmek dışında atölye senin için ne ifade ediyor?
Atölye genel olarak benim meditasyonum: Kendimi dinlediğim, dinlendiğim ve nefes aldığım alan. Tavrım ve atölyede yaşam alanı benim günlük yaşam biçimimi bana gösteren bir kâşif gibi. Biraz abartılı gibi gözüküyor, ama üstümde yarattığı aidiyet aslında genel yaşantımda görünür olmayan eksiklerimi tamamlamamı sağlıyor.
Bu atölye bir canlı, bir koku ve bir ses olsaydı neler olurdu?
En yakın arkadaşım diyebilirim. Atölye kurulduğundan beri her duyguyu paylaştığım yer, hep sessiz oluşu aslında beni rahatlatıyor olabilir. Beni sessizliğiyle yüzleştirip hep var olması, aslında ihtiyaç duyduğum en yakın arkadaş tasvirini ortaya çıkarıyor.
Kesinlikle bir canlı olsa defne ağacı derim çünkü bulunduğu yeri dönüştüren, şifa ve besleyici varlığıyla şu anki atölye tasvirini tanımlıyor.
Bir ses olarak düşünürsek gece yarısı rüzgarının pencereye vurması diyebilirim. Sessizliğin içerisinde aniden beliren tını hem huzur hem de ürperti üretim dilimde çelişkili hissin yan yana duruşunu gösteriyor.
Bir koku olsa ıslak toprak kokusu derim. İçinde barındırdığı sıcaklık, dışarıda ise dokunduğu herkese verdiği enerjiyi anımsatıyor.
Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkartan unsurlar nedir?
Bu tamamen kişinin kendisine duyduğu saygı ve ortamın kendine has tavrıyla beslendiği saygı ile oluşuyor. Sadece üretmek bir nebze orayı yaşanılır hale getirse bile içinde yaşadığın tutkunun aslında zor elde edilen ama orada oldukça kolay inşa edilen aidiyetle oluştuğunu düşünüyorum. Son olarak vakit geçirdikçe aslında sana dair izlerin üretiminde beslemesiyle bir yaşam tecrübesi oluşturduğuna inanıyorum.
Atölyenin görünmeyen, ama senin için en önemli malzemesi nedir?
Huzur diyebilirim. Atölye ile bağ kurduğum ilk an, kendine has yarattığı huzur ve bu bütünüyle atölye karakterini oluşturuyor. Ek olarak atölyemin bahçesi kendimi dinlediğim ve dinlenebildiğim küçük bir alan. Bu huzuru yaratan bir kadraj var ve o kadraj ile kurduğum ilk diyalog, sessizlik içinde o anı yaşamak diyebilirim.

Atölyeler gizli alanlar mıdır? Ziyaretler esnasında seni rahatsız eden durumlar oluyor mu? Nedir onlar?
Bu durum kişinin yaşam dinamikliğiyle örtüştüğünü düşünüyorum. Aslında üreten birisinin tüm sürecini paylaşmasının yanlış olduğunu düşünmüyorum, ama belli sınırın ve oranın bir yaşam alanı oluşunu ve ziyaret eden kişinin bu doğrultuda o bilinç oluşturmasını tabii ki istiyorum. Şöyle ki atölye ziyaretlerine en önem veriyorum, ziyaretlerin beni beslediğini düşünüyorum ve bir sanatçıyı aslında yaptığı işe sıkı sıkıya tutan motivasyon kaynağı gibi görüyorum.
Şu zamana kadar bir rahatsızlığım olmadı çünkü davet ettiğim kişiyi öncesinde izleyip reaksiyonlarına göre tanımaya özen gösteriyorum. Böylelikle ait olduğum yerde sınırlarımı belirleyip ona göre ziyareti şekillendiriyorum.
Atölyeni bir günlüğüne bir sanatçıya verseydin eğer o isim kim olurdu?
Kesinlikle Mehmet Ali Yıldız olurdu. Kurduğumuz yakın arkadaşlığın dışında üretim dilinde neler yapabileceğini kestiremiyorum. Kullandığı medyum ile aslında yüzey ilişkisinin yanı sıra, atölye ile diyaloğu çalışmalarının bir parçası haline geliyor ve izleyici olarak bütünü görmek keyifli hissettireceğine inanıyorum. Eğer yaşamış olsaydı Rene Magritte de diyebilirdim.
Son olarak atölyende bir günün nasıl geçiyor?
Şöyle ki atölyeye adapte olmam biraz uzun sürüyor. İlk girdiğim andan itibaren bu bir ritüel midir bilmem, ama önce tütsü yakarak ortamı hazırlıyorum. Sonrasında kahve demliyorum ve kahve demlenirken o gün yapmam gereken işlerimi planlıyorum. Çalışma ortamımı üretim yapabileceğim şekilde hazırladıktan sonra çalışmaya başlıyorum. Aslında basit ve üretime dayalı günü tamamlıyorum diyebilirim.




