Bodrum Hâkimi
Bodrum Hâkimi

Bodrum Hâkimi Filmi: Mülkiyet Kavramına Dair

DEĞERLER PAYLAŞTIKÇA ÇOĞALIR MI? YOKSA TÜKENİR Mİ?
7 Ağustos 2026
6 dakika

Türk sinemasının önemli filmleri  arasında sayılan 1976 yapımı Bodrum Hâkimi;  senaristliği Safa Önal’ın yaptığı  ve reji koltuğunda Türkan Şoray’ın oturduğu önemli yapımlardan biridir. Filmin hikayesi gerçek bir olaydan, Türkiye’nin ilk kadın hâkimlerinden Mefaret Tüzün’ün 1954 yılında  intiharla sonlanan hayatından,  esinlenerek kurgulanmıştır. 

Bodrum Hâkimi,  görünür katmanda, trajik sonla biten  bir aşk hikâyesi olarak anılsa da, hikayenin derin yapısı; sınıfsal hiyerarşi, aristokrasi ve suç  gibi olgulara dair güçlü temalar üzerine inşa edilmiştir. Kasabanın zengin ailelerinden birinin oğlu olan Ömer Bereketoğlu (Kadir İnanır) işlediği cinayeti bir marabasının üzerine yıkarak kendisini aklamaya çalışır, ama kasabaya yeni atanan Hâkime Nevin (Türkan Şoray) gerçeğin peşine düşerek, Ömer Bey ile zıtlaşır. Bu gerilim, ikili arasındaki yakınlaşmayı tetiklerken, filizlenen aşk, bireysel bir duygulanımın ötesine geçerek adalet ile erkin sosyo-politik arenadaki çatışmasına dönüşür. Böylece film, melodramın sınırlarını aşarak hukuk, sınıf ve iktidar ilişkilerini tartışmaya açan çok katmanlı bir anlatı kurar. 

Film, satır aralarında değindiği meselelerle birlikte bir mülkiyet paradoksunu da açığa çıkarır. Arazisi içerisinde bulunan gölü yıllarca kendi denetiminde tutan Ömer Bey, Hâkime Nevin’in hukuki baskısı sonucunda gölü kasaba halkının kullanımına açmak zorunda kalır. Bu karar, filmin en dikkat çekici sosyo- politik sorunlarından  birini tetikler. Gölün kamusallaşmasının ardından çevreyi kirletenler, alanı tuvalet amaçlı  kullananlar, doğal yaşam alanını tahrip eden davranışlar sergileyerek, gölün kısa sürede dönüşüm geçirmesine neden olur.

Yasalar gereği Türkiye’de yer üstü ve yer altı su kaynakları kamu yararı gözetilerek devletin hüküm ve tasarrufu altındadır; bu nedenle göllerin özel mülkiyet konusu yapılması hukuken mümkün değildir. Ancak gölün bireysel sahipliği ve sonrasında geldiği duruma oldukça sarsıcı bir durumu ortaya koyar. Kamunun kullanımına açılan göl, ortak bir yaşam alanına  dönüşürken, bu dönüşüm kendi öz varlığını da yitirmesine de sebep olmuştur. Bu durumda artık orası bir göl değil, göl adı altında ama gölden başka her şeydir, tanımsız bir su birikintisi haline gelir. 

Bu tartışma alanı, Garrett Hardin’in 1968 yılında ortaya koyduğu “Müştereklerin Trajedisi” (The Tragedy of the Commons) tezini hatırlatır. Hardin’e göre ortak kullanıma açık kaynaklar, bireylerin kısa vadeli çıkarlarını önceleyen davranışları nedeniyle, zamanla aşırı kullanılır ve tahrip olur. Bu bağlamda film, yalnızca Ömer Bey’ in göl üzerindeki hâkimiyetini kaybetmesiyle birlikte kasaba üzerindeki sembolik iktidarının sarsılışını anlatmaz; aynı zamanda daha temel bir soruyu da gündeme getirir: Göl gibi ortak doğal varlıklar, bireysel çıkar ile kamusal yarar arasındaki denge gözetilerek nasıl yönetilmelidir? Bununla birlikte film, Hardin’in tezini kesin olarak doğrulamak yerine, ortak kullanım ile koruma arasındaki huzursuzluğu  gözler önüne serer. 

Benzer bir paradoks, Darren Aronofsky’nin Mother (2017) filminde de karşımıza çıkar. Filmde Şair’in (Tanrı) yeni doğan bebeği topluluğa göstermesi, başlangıçta kutsal bir paylaşım jesti gibi görünür. Ancak kısa süre içinde kalabalığın bebeğe dokunma, ona sahip olma ve ondan bir parça alma arzusu, bebeğin ölümüne yol açar. Bu sahne, metaforik düzlemde Garrett Hardin’in “Müştereklerin Trajedisi” kavramını çağrıştırır. Her bireyin kendisi için küçük ve meşru görünen talebi, ortak değerin geri döndürülemez biçimde yok oluşuyla sonuçlanır.

Bu ikilem, güncelliğini koruyan önemli bir sosyolojik soruyu da beraberinde getirir. Bir yandan kıyıların, sahillerin ve doğal alanların belirli kişi ya da gruplarca fiilen özelleştirilmesi sosyal devlet ve kamusal hak anlayışıyla bağdaşmaz. Diğer yandan ise yeterli koruma mekanizmalarından yoksun bırakılan ortak kullanım alanlarının, kısa sürede ağır tahribata uğradığı da inkâr edilemez bir gerçektir. Ormanlar, göller, kıyılar ve tarihî yapılar yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da ortak mirasıdır. Bu nedenle bu alanların korunması, mülkiyet tartışmasının ötesinde etik bir sorumluluk olarak değerlendirilmelidir. Bu durum yalnızca doğal alanlarla sınırlı değildir. Kültürel miras da benzer bir tehditle karşı karşıyadır Ayasofya’nın yaklaşık beş yüz yıllık İmparatorluk Kapısı’na verilen zarar da bu tartışmanın çarpıcı örneklerinden biridir. Böylesi eylemler yalnızca cehaletle açıklanamayacak kadar da karmaşıktır; kimi zaman sahip olma arzusu, bencillik ve sınırsız tüketim dürtüsü de bu eylemin bir parçası hâline gelir. Sevdiğini korumak yerine, ona sınırsız erişme isteği, paradoksal biçimde yok oluşu beraberinde getirir.

 Elinor Ostrom, Hardin’in yaklaşımına karşı daha farklı bir perspektif sunar. Ostrom’a göre sorun, ortak kullanım alanlarının varlığı değil; bu alanların herhangi bir yönetim, sorumluluk ve denetim mekanizmasından yoksun bırakılmasıdır. Governing the Commons adlı çalışmasında ortak kaynakların yalnızca bireysel çıkarlar doğrultusunda tüketilen alanlar olmadığını, toplulukların geliştirdiği kurallar ve ortak sorumluluk biçimleri aracılığıyla sürdürülebileceğini ortaya koyar. Bu bakımdan Ostrom, Hardin’in kaçınılmaz gördüğü trajedinin doğru kurumsal mekanizmalarla önlenebileceğini savunur.

Bu bağlamda Bodrum Hâkimi, hukuki düzenleme ile toplumsal pratik arasındaki mesafeye dair soruları görünür kılarak, özel mülkiyet ile kamusal kullanım arasındaki gerilimi tek taraflı bir yargıya varmadan izleyicinin değerlendirmesine sunar. Adeta üzeri örtülmüş bir mayının etrafını eşeleyerek onu gün yüzüne çıkarır ve karar verme sorumluluğunu izleyiciye bırakır. 

Bununla birlikte, gölün kamusallaşmadan önceki hâli ile sonrasındaki görünümü arasındaki çarpıcı karşıtlık, bu ikilem üzerine düşünmeyi zorunlu kılar. Üzerine düşünülmesi gereken soru: Değerler, herkesin erişimine açıldıklarında mı çoğalır, yoksa bazı değerlerin varlığını sürdürebilmesi için belirli sınırlar gerekli midir? Belki de bu sorunun yanıtı yalnızca hukuki düzenlemelerde değil, bireysel vicdan ve etik sorumlulukta aranmalıdır. Çünkü doğal kaynaklar bir kez yok edildiğinde yerine konulması mümkün olmayan değerlerdir. Bir şeye sahip olmak ile onu korumak arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Bazen gerçek koruma, sahip olma arzusundan vazgeçebilmek ve değerli olana mesafe koyabilme erdemini gösterebilmektir. Bu durum, yaşamın kendisinde de karşılığını bulan eski bir ikilemi hatırlatır: Bir değeri var eden yalnızca onu meydana getiren midir, yoksa onu yaşatan ve koruyan mıdır?  Belki de bazı değerler paylaşıldıkça çoğalmaz da, aksine hızla tükenir….

Bu vesileyle, Türk sinemasının güçlü söylemlerinden birini taşıyan Bodrum Hâkimi’ni yeniden anarken, filme hayat veren değerli oyunculardan, yakın zamanda aramızdan ayrılan Kadir İnanır’ı da saygı ve minnetle anmak isterim.


Damla Narcı

Ben Damla Narcı; sanat felsefesi, sanat kuramları ve sanat tarihi alanlarında çalışan bir yazar ve eleştirmenim. Sinema, tiyatro ve çağdaş sanat üzerine disiplinlerarası analizler üretirim. Çalışmalarımda estetik, anlatı ve görsel kültür ekseninde eleştirel bir yaklaşım benimserim.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

T. Melis Golar & Celine Topsakal @Tara Kara
Önceki

Melis Golar ve Celine Topsakal ile “Temas Bölgesi” Üzerine

Merve Zeybek
Sonraki

Portfolyo: Merve Zeybek