Solarken Dünya, Soluyor Bedenim: Rengini Kaybeden Benlik Üzerine

Solarken Dünya, Soluyor Bedenim, Sergi Alanı, Galeri Nev
Solarken Dünya, Soluyor Bedenim, Sergi Alanı, Galeri Nev

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana…

— Charles Dickens,  İki Şehrin Hikâyesi 

Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi romanındaki bu açılış pasajı, her ne kadar 19. yüzyıla ait bir tasvir niteliği taşısada,  21. yüzyıl için de söylenseydi yabancı ya da aykırı bir ifade olarak okunmazdı. Hatta Dickens günümüzde yaşasaydı, bu ve benzeri çok daha fazlasını çağımızın kaotik ortamını anlatmak için yazardı diye düşünüyorum..

Galeri Nev’de gerçekleşen Solarken Dünya, Soluyor Bedenim başlıklı grup sergisi, 21. yüzyıl içinde bağımsız bir karakter kazanarak özerkleşen zaman kavramının ve değişen dünya düzeninin insan bedeni üzerindeki yansımalarını sanat aracılığıyla görünür kılan eserlerden oluşuyor. Küratörlüğünü Gizem Gedik’in  üstlendiği sergi 17 Nisan–6 Haziran tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. Sergide; Francesco Albano, Sevinç Altan, Özlem Altın, Başak Bugay, Burcu Erden, Gül Ilgaz, Mehmet İçöz, Elif Özen, Civan Özkanoğlu, Damla Sari, Aras Seddigh, Yaşam Şaşmazer ve Ali Şentürk gibi pek çok sanatçının farklı perspektiflerden ürettiği eserler  bir araya gelerek, bedene ve ruha  ilişkin çok katmanlı bir görsel düşünme alanı oluşturur.

Eserler, postmodern çağın ürettiği kırılgan ve yaralanmış” varoluş hâlini birey ve toplum ekseninde ele alırken, zihinsel yıpranmanın bedene yansıyan “z raporu”nu plastik sanatlar aracılığıyla resim, heykel, video art, entelasyon gibi pek çok sanat pratiğiyle görsel sunar. Son dönemde yaygın biçimde deneyimlenen tükenmişlik, anksiyete, donma tepkisi, apati, dissosiyasyon, depersonalizasyon, anhedoni, beyin sisi ve somatizasyon gibi ruhsal ve bilişsel durumlar, bu eserlerde form kazanarak bedeni soyut olanın açığa çıktığı bir eşik mekâna dönüştürür. Bu bağlamda plastik sanatlar, görünmeyen psişik yükleri bedensel imgelere tercüme ederken, beden de görünmeyen kırılmaların maddeselleştiği bir yüzey olarak zamanın ruhunu özne üzerinden yansıtır.

Post-modernist çağda hastalık kavramı, yalnızca tıbbi bir mesele olmaktan çıkarak bireyin toplumsal düzenle, üretim biçimleriyle ve gündelik yaşamın hız rejimiyle kurduğu ilişkinin bir göstergesi hâline gelmiş durumda. Dijitalleşme, performans odaklı yaşam biçimleri, sürekli görünür olma zorunluluğu, üretkenlik baskısı ve kesintisiz uyarılma hâli, bireyin zihinsel ve bedensel sınırlarını giderek aşındırmaktadır. Bu bağlamda günümüz insanının varoluş mücadelesi, sistemin işleyişine eklemlenerek çarkın bir dişlisi olarak sürdürülebilir kalma pratiğine dönüşmektedir. Ancak bu sürdürülebilirlik yalnızca fiziksel tükenmişliği değil; yabancılaşma, kimlik çözülmesi, benlik parçalanması ve kronik ruhsal kırılmaları da beraberinde getirmektedir.

Byung-Chul Han’ın ortaya koyduğu performans toplumunda birey, dışsal baskı mekanizmalarından çok kendini sürekli denetleyen ve geliştirmeye zorlayan bir özne olarak tanımlanır. Bu durum, görünmez bir öz-denetim mekanizması aracılığıyla başarısızlık, yetersizlik ve tükenmişlik duygularının içselleştirilmesine yol açar. Böylece beden, yalnızca biyolojik bir varoluş alanı olmaktan çıkarak psikolojik, toplumsal ve ideolojik baskıların izlerini taşıyan bir kayıt cihazı halini alır. Bu süreç, bireyin algısal ve bilişsel bütünlüğünü zedeleyerek çağdaş psikopatolojilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayarak, beyin sisi ile depersonalizasyon arasında genişleyen bir skalada benliğin aşınmasına ve öznenin psişik sınırlarının incelmesine neden olur. Sonuç olarak bireyin dış dünyayla kurduğu psişik bağışıklık zayıflarken, içsel çözülme yalnızca zihinsel düzlemde kalmaz; bedensel düzeye de taşınarak, içsel deneyim ile dışsal temsil arasında geri dönüşü zor bir geçirgenlik oluşturur.

Hastalıkların yalnızca biyolojik bir durum olmadığını, aynı zamanda toplumun korkularını, baskılarını ve kültürel gerilimlerini beden üzerine yazan metaforik bir yapı olduğunu ileri süren Susan Sontag’ın yaklaşımıyla beden, bireysel deneyimin sınırlarını aşarak çağın ruhsal ve toplumsal krizlerinin yazıldığı bir palimpsest alanına dönüşür; iç dünyada bastırılan, görünmez kalan ya da söze dökülemeyen psikolojik içerikler ise bedensel semptomlar, deformasyonlar ve duyusal gerilimler aracılığıyla görünürlük kazanır. Çağdaş sanat ise bu görünmez psişik katmanları estetik bir dile tercüme ederek bedeni okunabilir bir ifade yüzeyi hâline getirir.

“Solarken Dünya Soluyor Bedenim” adlı grup sergisinde sanatçılar; zeitgeist’(zamanın ruhu) in girdabında sürüklenen bireyin, ruhunda açılan yaraları bedenin diliyle anlatır. Beden, postmodernist bağlamda kendinden başka tüm kavramların taşıyıcısı ve temsil alanı hâline gelirken; parçalanır, derisi yüzülür, deforme edilir, aşındırılır, boyanır, kaplanır, kopyalanır, modifiye edilir ve temsilin ötesinde bir yerlerde yeniden kurgulanır. Bu bağlamda sergi, bedenin çağın krizlerini taşıyan ve yeniden kuran bir düşünsel düzlem olduğunu ifşa eder. 

*Sergiden seçtiğim üç eseri bu yaklaşım doğrultusunda ele alacağım.

Solarken Dünya, Soluyor Bedenim, Sergi Alanı, Galeri Nev
Solarken Dünya, Soluyor Bedenim, Sergi Alanı, Galeri Nev

Beyin Sisi – Civan Özkanoğlu

Sanatçının bu eserinde, esere ismini veren “beyin sisi”, zihinsel işlevlerde ortaya çıkan bulanıklık, yavaşlama ve odaklanma güçlüğü ile karakterize edilen bir semptom kümesini ifade eder. Kişi bu durumda düşüncelerini toparlamakta zorlanır, dikkatini sürdürmekte güçlük yaşar ve zihinsel bir “sis perdesi” deneyimler. Bu zihinsel bulanıklık hâli, iki ayrı kum saatinin yer aldığı bir enstalasyon aracılığıyla temsil edilir. Kum saatlerinden biri sanatçının sanatla kurduğu üretim ilişkisini, diğeri ise toplumsal hafızanın taşıma ve hatırlama kapasitesini simgeler. Bu iki zaman nesnesi arasında kurulan sürekli döngü, kum saatinin tersyüz edilme pratiği üzerinden hem bireysel hem de kolektif belleğin sınırlarını görünür kılar. Kum saati formu, toplum ile birey arasındaki ilişkinin “doldur-boşalt” mantığına işaret ederken, aşağı dökülen kumlar belleğin aşırı yüklenme sonucunda kayıplarını ve erozyonunu temsil eder. Bu bağlamda bellek bir kum saati olarak düşünülürken, “beyin sisi” sonrası durum, bu yapının çözülmüş ve geçirgen hâli olarak karşıt bir alan oluşturur. Bir bakışla bakış açısıyla silindi sandığımız anılar, anlar, kaybolan zamanlar  hafızanın astarında sıkışmıştır, ancak yaşamın içinde yavaşlama ve dikkatle bakma hâlinde, ışığın geçişiyle birlikte ayak ucunda parlayan kum taneleri gibi yeniden görünür hâle gelir. 

İsimsiz ( “Kütleyi Çağırmak” serisinden)- Burcu Erden

Erden’in “Kütleyi Çağırmak” adlı seri heykel çalışmalarında beden, sabit bir form olmaktan çıkarak ağırlık, gerilim ve iktidar ilişkileri içinde yeniden kurulan bir deneyim alanına dönüşür. Heykel formlarının ölçeği ve pozisyonları, insan bedeni ile güç ilişkisini görünür kılarken, niş içine yerleştirilen amorf sekiz figürden oluşan bronz bedenler yarım bırakılmışlık ve zorlayıcı konumlandırmalar içinde baskılanmış bir varoluşu ima eder. İlk bakışta hareket potansiyeli taşıyor gibi görünseler de, bütünsel kompozisyonda statik, tekinsiz ve huzursuz bir donukluk içinde sabitlenirler. Bu donukluk, bedenin hem hareket ile durma arasında askıda kalmasını hem de algısal olarak sürekli ertelenen bir gerilim hâlini üretir. Sanatçı, güç ve birey  ilişkisini görünür kılarken, insan onurunu temsil eden omurga hattını neredeyse silerek figürleri ağırlık, et ve kütle arasında çözülmüş bir forma indirger. Alberto Giacometti ile kurulabilecek çağrışım hattında bu bedenler, varoluş ile dünya düzeni arasında sıkışmış, kimliğini yitiren özneyi tanıdık formundan uzaklaştırarak hem stereotipleştirir hem de bedensel çözülme üzerinden modern öznenin muğlaklaşan sınırlarını tartışmaya açar.

Solarken Dünya, Soluyor Bedenim, Sergi Alanı, Galeri Nev
Solarken Dünya, Soluyor Bedenim, Sergi Alanı, Galeri Nev

Hediye Paketi olsun Mu?- Damla Sari

Sanatçının bu eseri, serginin en dikkat çekici çalışmalarından biri olarak öne çıkar. Lacivert kadife bir örtüye sarılmış insan figürü kompozisyonun merkezinde yer alırken, figürün kimliğine dair yaş, cinsiyet ya da etnisite gibi hiçbir belirleyici işaret sunulmaz. Bu yaklaşım, insanı tüm etiketlenmiş kimliklerinden sıyırarak onu yalnızca canlı bir organizma ve bedensel bir forma indirger. Eserin dikkat çekici yönlerinden biri de figürün gerçekten canlı olup olmadığı, hatta örtünün altında gerçek bir beden bulunup bulunmadığına dair belirsizlik yaratmasıdır. 

Kadife kumaşın tarih boyunca mücevher ve inciler için bir muhafaza nesnesi olarak kullanılması, bedenin de aynı biçimde sunulmasıyla birlikte insan bedenini paha biçilmez bir değere yükseltirken; aynı zamanda bu gösterişli yüzeyin bedenin nefesini, dolaşımını ve hareket alanını baskı altına aldığına işaret eder. Lacivert rengin seçimi su imgesi ve onun çağrışımsal derinliği üzerinden okunabilir. Bedenin bir meta gibi paketlenmesi de değerli bir taşın doğasından koparılarak estetik bir vitrinde sergilenen kontrollü bir esarete dönüşmesini düşündürür. İnsan bedenine yapılan müdahaleler aracılığıyla zamanın etkisi durdurulmaya çalışılsa da, bu sabitleme arzusu bedenin doğal döngüsüne aykırı biçimde onun dolaşım hakkını ihlal eder. Böylece beden, canlı bir varlık olmanın ötesine geçerek yalnızca sarılan, saklanan ve sergilenen bir yüzeye dönüşür.

Serginin diğer dikkat çekici eserleri arasında Gül Ilgaz’ın “Nefes”ve “Tahterevalli”, Özlem Altın’ın “İsimsiz (Mädchen im Baum)/ Ağaçtaki Kız )”, Elif Özen’in “Görünmez” ve “Onların Arasında”, Başak Bugay’ın “Saat Yirmi, Yokuş, Küf”eseri, Mehmet İçöz’ün “Arete”adlı işi, Yaşam Şaşmazer’in “Akışkan Beden”ve “Tohum”, Francesco Albano’nun “İsimsiz” ve “Exercise IV”adlı çalışması, Sevinç Altan’ın “Uygun Adım”,  Aras Seddigh’in “Hinterland  Serisi” ve Ali Şentürk’ün “Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak”, “Kırmızı Özetler”, “Organik Ağaç Destekler” ve “İsimsiz” ve Damla Sari’nin “Görürsem Söylerim” adlı işleri yer alır.

Bu üretimler, zamanın ruhunun insan tininde damıtılarak, bedenden farklı form ve yaklaşımlarla dışa vurulduğu bir alan açar. Çağın bireyi için gündelik yaşamın içine sızan kaygı, kırılganlık ve belirsizlik halleri, bu eserlerde görünür kılınarak adeta evden çıkmadan çantaya yerleştirilen ve yaşamın her evresine taşınan varoluşsal yükler olarak yeniden düşünülür. Böylece sergi, çağdaş öznenin içselleştirdiği krizlerin estetik bir görünürlük kazanmasını sağlar. Ruh çiğnemeden yutar, beden hastalanır kusar. 

Solarken Dünya Soluyor Bedenim sergisi, rengini kaybeden çağdaş benliğin giderek solan renklerini beden üzerindeki temsiline odaklanır…

Sergi 6 Haziran‘a kadar Galeri Nev’de görülebilir.

YAZAR

Damla Narcı
Sanat Okur yazarı

Damla Narcı

Ben Damla Narcı; sanat felsefesi, sanat kuramları ve sanat tarihi alanlarında çalışan bir yazar ve eleştirmenim. Sinema, tiyatro ve çağdaş sanat üzerine disiplinlerarası analizler üretirim. Çalışmalarımda estetik, anlatı ve görsel kültür ekseninde eleştirel bir yaklaşım benimserim.

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.