Goldschmied & Chiari, Dove andiamo a ballare questa sera?, 2015. Foto: Museion, courtesy the artists.
Goldschmied & Chiari, Dove andiamo a ballare questa sera?, 2015. Foto: Museion, courtesy the artists.

Çöp Poşetinden Müze Duvarına: Bir Şeyi Sanat Yapan Nedir?

26 Eylül 2026
7 dakika

Bir galeride boş bira şişeleri, kahve bardakları, dolu küllükler ve etrafa saçılmış gazeteler görseniz muhtemelen ne olduğunu düşünmezsiniz. Temizlenmesi gereken bir yer vardır. Toparlanır.

2001 yılında Londra’daki Eyestorm Gallery’de çalışan Emmanuel Asare’nin yaptığı da buydu. Galerinin bir köşesinde duran bu dağınıklığı topladı ve çöp poşetlerine doldurdu.

Sonradan ortaya çıktı ki topladığı şeyler çöp değildi.

Damien Hirst, sergi açılışı sırasında doğaçlama olarak bir sanatçının stüdyosunu temsil eden bir görüntü oluşturmuştu. Boş şişeler, kahve bardakları, küllükler ve gazeteler bu görüntünün parçasıydı. Asare ise bunları geceden kalmış çöpler olarak gördü. Galeri çalışanları daha sonra malzemeleri bulup önceki gece çekilmiş fotoğraflardan yararlanarak yerleştirmeyi yeniden kurdu.

Hirst ise olanları “fantastic” ve “very funny” sözleriyle karşıladı.

Hikâyenin komik bir tarafı var gerçekten. Ama beni asıl düşündüren başka bir şey.

Bütün bu hikâye aslında çok basit bir soruya dayanıyor:

Bir şeyi sanat yapan nedir?

Bir nesneye baktığımızda yalnızca nesnenin kendisini görmüyoruz. Onu kimin yaptığı, nerede karşımıza çıktığı ve bizim ona ne olarak baktığımız da işin içine giriyor.

Bu sorunun sanat tarihindeki önemli kırılmalarından biri Marcel Duchamp’la yaşandı.

Bir nesne ne zaman başka bir şeye dönüşür?

Onun ardından sıradan bir nesneye bakma biçimimiz eskisi gibi kalmadı.

Duchamp’ın readymade’leriyle birlikte sanatçının mutlaka kendi elleriyle yeni bir nesne üretmesi gerektiği fikri sarsıldı. Önceden üretilmiş sıradan bir nesneyi seçmek, onu alışılmış kullanımından çıkarıp başka bir bağlama taşımak da sanat pratiğinin bir parçası haline geldi.

1917’de ortaya çıkan Fountain bunun en bilinen örneği.

Bir pisuar.

Gündelik hayatta çok belirli bir işlevi olan bir nesne.

Fakat sergi bağlamında karşımıza çıktığında artık yalnızca işleviyle bakmadığımız bir şeye dönüşüyor.

Kendisi değişmedi.

Değişen bizim ona bakışımız.

Duchamp’ın açtığı tartışmanın hâlâ kapanmamış olmasının nedeni de burada. Mesele yalnızca “Bu sanat mı?” sorusu değil. Daha geride duran başka bir soru var:

Bir nesneye sanat eseri olarak bakmamızı sağlayan şey nedir?

Aynı şişe, iki farklı anlam

Hirst’ün hikâyesinde bu soru daha somut bir hale geliyor.

Temizlik görevlisinin gördüğü şey ile sanatçının gördüğü şey arasında büyük bir fark yoktu.

İkisi de aynı şişeleri gördü.

Ama biri bir sanat eserinin parçalarını, diğeri boş şişeleri gördü.

Burada temizlik görevlisini suçlamak bana pek anlamlı gelmiyor. Kendi işi açısından baktığında yaptığı şey son derece normaldi. Ortada temizlenmesi gereken bir alan vardı ve o da temizledi.

Asıl tuhaflık, aynı nesnenin iki kişi tarafından bu kadar farklı okunabilmesinde.

Üstelik eser daha sonra çöpten çıkarıldı ve fotoğraflara bakılarak yeniden kuruldu.

Bu da başka bir soruyu beraberinde getiriyor: Yeniden kurulan şey ilk eserle aynı şey mi?

Bir sanat eserinin kimliği bazen malzemesinde, bazen sanatçının kararında, bazen de içinde bulunduğu bağlamda ortaya çıkıyor. Bunları birbirinden kesin biçimde ayırmak ise o kadar kolay değil.

Parti bittikten sonra geriye ne kalır?

Goldschmied & Chiari’nin Dove andiamo a ballare questa sera? adlı çalışmasında yaşanan olay, Hirst’ün hikâyesine şaşırtıcı biçimde benziyor.

2015 yılında Museion’da sergilenen çalışma, 1980’lerin İtalya’sındaki tüketim kültürü, hedonizm, finansal spekülasyon, kitle medyası ve dönemin siyasi atmosferi üzerine kuruluydu. Mekân, büyük bir partinin hemen ardından bırakılmış gibiydi.

Şişeler, tabaklar, konfeti ve geride kalan diğer malzemeler eserin kendisiydi.

Fakat temizlik görevlisi bunun eserin kendisi olduğunu bilmiyordu.

Eseri kaldırdı. Malzemeleri üç büyük gri çöp torbasına koydu ve plastik, karton ve camı birbirinden ayırdı.

Burada kolayca “Temizlik görevlisi çağdaş sanatı anlamadı” diyebiliriz.

Ama bence hikâye bundan daha ilginç.

Görevli yanlış gördüğü için değil, başka bir bağlamdan baktığı için eseri ortadan kaldırdı.

Sanatçı için yerdeki boş şişeler bir dönemin göstergesiydi; temizlik görevlisi içinse temizlenmesi gereken şeylerdi. İkisi de aynı nesneye bakıyordu.

Bu kez sorun yalnızca yanlış anlaşılmak değil, eserin yok olması.

Eserin yok olması da sanat olabilir mi?

Gustav Metzger’in çalışmasında mesele başka bir boyut kazanıyor.

Metzger’in auto-destructive art anlayışında yok oluş, eserin karşıtı değildi. Malzemenin parçalanması ya da ortadan kalkması işin düşüncesinin içindeydi.

2004 yılında Tate Britain’da gerçekleştirilen çalışmada ise eserin parçası olan bir çöp torbası gerçekten çöp sanılarak atıldı ve zarar gördü.

Eserin yok olması düşüncenin içindeydi.

Ama bu yok oluşa sanatçı karar vermemişti.

Sonuçta eser yine zarar görmüş, yine ortadan kalkmıştı. Ama ortaya çıkan şey aynı değildi. Çünkü bu kez yok oluş sanatçının kararından değil, bir yanlış anlamadan doğmuştu.

Bir sanat eserinin yalnızca nasıl göründüğüne bakmak bazen yeterli olmuyor. Nasıl ve neden ortaya çıktığı da işin içine giriyor.

Üstelik bazen gözümüzün önündeki şeyin ne olduğunu bile, ona dair bilgimiz olmadan anlayamıyoruz.

Gördüğümüz şeyi gerçekten görüyor muyuz?

Martin Kippenberger’in When It Starts Dripping From the Ceiling adlı eserinde ise sorun bu kez yüzeydeydi.

Eserin bir bölümündeki izler gerçek kir sanıldı ve temizlendi.

Oysa temizlenen şey kir değildi.

Eserdi.

Kippenberger’in yüzeye uyguladığı boya, kurumuş yağmur suyunu temsil ediyordu. Temizlik görevlisi ise bunu kir olarak görüp yüzeyi temizledi.

Burada beni düşündüren şey, temizlik görevlisinin neyi görmediği değil, bizim neyi gördüğümüzü ne kadar bildiğimiz.

Bir yüzeye bakıyoruz.

Kirli görüyoruz.

Sonra onun eserin bir parçası olduğunu öğreniyoruz.

Yüzey aynı yüzeydi. Değişen, ona dair bilgimizdi.

Çağdaş sanatın önemli meselelerinden biri de tam burada ortaya çıkıyor. Bazen sanat yeni bir görüntü yaratmıyor, mevcut bir görüntünün anlamını değiştiriyor.

Buradan “O zaman her şey sanat olabilir” sonucuna varmak kolay. Ama mesele bu kadar basit değil.

Peki her şey sanat olabilir mi?

Bir nesneyi seçmek ve onu başka bir bağlama yerleştirmek, tek başına sanatın bütün meselesini açıklamıyor.

Asıl önemli olan, o seçimin ne söylediği, hangi düşünceden çıktığı ve izleyiciyle nasıl bir ilişki kurduğu.

Bugün bir nesneyi galerinin ortasına koyup “Bu benim sanat eserim” demek, o nesnenin neden orada olduğunu tek başına açıklamıyor.

Nesnenin neden orada olduğu, ne söylediği, nasıl bir düşünceden çıktığı ve izleyiciyle nasıl bir ilişki kurduğu hâlâ önemli.

Güzellik dışında ne var?

Sanatın güzel olması gerektiğine dair beklenti çok eski. Fakat sanatçı bazen tam da güzel bulmadığımız, hatta bakmak istemediğimiz şeye bakmamızı istiyor.

Rahatsızlık da böylece eserin düşüncesinin bir parçası haline gelebiliyor.

Ancak bir eserin bizi rahatsız etmesi, onu otomatik olarak güçlü bir sanat eserine dönüştürmez.

Sanat, alışkanlıklarımızı bozduğunda ilginçleşiyor.

Bize daha önce hiç görmediğimiz bir şeyi göstermek zorunda değil. Bazen bildiğimiz bir şeye yeniden bakmamız yeterli.

Çöp mü, sanat mı?

Bu dört olayın ortak noktasına baktığımda, temizlik görevlilerinin kötü niyetinden söz etmek mümkün değil.

Onlar işlerini yaptılar.

Çöpü topladılar.

Kir sandıkları şeyi temizlediler.

Ortada duran nesneleri, kendilerine verilen gündelik anlamları içinde değerlendirdiler.

Sanat eseri ile sıradan nesne arasındaki fark her zaman nesnenin içinde bulunmuyor. Bazen onu çevreleyen bağlamda, sanatçının kararında ve bizim ona bakma biçimimizde ortaya çıkıyor.

Bir bira şişesi yeniden bira şişesi oluyor.

Bir çöp poşeti yeniden çöp poşeti.

Bir leke yeniden leke.

Çağdaş sanatın bizi huzursuz eden tarafı tam olarak burada.

Bize yalnızca neye baktığımızı değil, ona neden sanat eseri olarak baktığımızı da düşündürüyor.

Sanat tam burada başlıyor.

Nesne değiştiği için değil.

Biz, nesneye bakarken kullandığımız ölçünün farkına vardığımız için.


Şennur Üzgen

Şennur Üzgen, İstanbul’da yaşayan çağdaş sanatçı, UPSD üyesi ve Surrexpressionism akımının kurucusudur. İnsan psikolojisi, içsel dünya, bellek ve ışık üzerinden çalışmalarını sürdüren Üzgen, sanat pratiğinin yanı sıra çağdaş sanat üzerine eleştirel yazılar kaleme almaktadır. Uluslararası sanat projelerinde Art Critic olarak yer almaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Burak Kutlay, Venus, 255x150cm, tuval üzerine yağlıboya, 2026
Önceki

Burak Kutlay’ın Yeni Sergisi: Eşiğin Sessizliği

Alper Tuzcu
Sonraki

Alper Tuzcu’nun yeni EP’si: Por Un Momento