Le célèbre guitariste de flamenco Paco de Lucía © Getty - ullstein bild Dtl.
Le célèbre guitariste de flamenco Paco de Lucía © Getty - ullstein bild Dtl.

Flamenkoyu Yeniden Yazan Adam: Paco De Lucía

1 Aralık 2025
8 dakika

Yıllar önce bir şubat ayı. Eğitim sebebiyle yollara düşüyorum. İstikamet ise İtalya. Kaldığım yerin ortak mutfağında İspanyol biriyle tanışıyorum. Bir muhabbet tutturuyoruz, saatler sürüyor. Kültürlerine olan merakımdan dolayı konu müziğe geliyor bir şekilde. Ve ben heyecanla flamenkoyu yeniden yazan adam Paco de Lucía’nın konusunu açıyorum. Arkadaşım da büyük bir gururla anlatmaya başlıyor bir ulusun tınısı olabilmiş bu adamı. Ben ise, kendisini ilk defa görebilme ihtimalinin mutluluğuyla yakın tarihlerde konseri olup olmadığını soruyorum:

“Keşke mümkün olsaydı ama ne yazık ki geçen hafta aramızdan ayrıldı,” diyor.

Paco’yu her dinlediğimde; elinde gitarı, ağzında sigarasıyla çekilmiş o meşhur pozunu her gördüğümde, o yaşlarda zamana yenildiğimi hissettiren bu anım gelir aklıma.

Canlı kanlı dinleyebilmenin hakkını veremediğim bu dehayı kendimce yazmak ise

“o zamana” bir meydan okuma çabası diyelim, 

Ve başlayalım o halde..

Gerçek adı Francisco Gustavo Sánchez Gomez. 

Beş çocuklu, kendisi gibi müzisyenlerle dolu kalabalık bir ailenin en küçük ferdi olarak 1947’nin İspanya’sında, Algeciras’ta dünyaya geliyor. Babası Antonio, bir flamenko gitaristi. Annesi ise Portekiz asıllı, Lucía. Ki kendisinin sahnede “Lucía’nın Çocuğu” anlamına gelen “Paco de Lucía” adını kullanma sebebi ise tüm dünyanın önünde annesini onurlandırma isteği esasında. 

“Çalmaya başlamadan önce flamenkonun her ritmini biliyordum. Müziğin duygusunu ve anlamını biliyordum. Bu yüzden çalmaya başladığımda kulağımdaki sese gittim sadece.” Bu sözler Paco’ya ait. Ve ekliyor: “Ben gitarı bir çocuğun konuşmayı öğrenmesi gibi öğrendim.” Müziğin nefes almak kadar hayati görüldüğü böyle bir aile ortamına doğmak büyük bir şans, evet, ama daha da önemlisi; bu eşsiz müzisyenin böyle bir aileden önce Endülüs’ün çocuğu olması. Latince konuşan asimile olmuş yerli İber halkın, Arap-Berberi Müslümanların, İspanya Yahudilerinin ve Çingenelerin kültürel dokusunu oluşturduğu bir bölgenin yani. Küçüklüğünden itibaren böylesi bir zenginlikle sarmalanmış olmanın, Paco gibi hem geleneği hem yeniliği çok önemseyen birinin müziğine ciddi anlamda etki ettiğini ve kendisini flamenkonun kutsanmış ruhu kıldığını özellikle belirtmekte fayda var. Bilindiği üzere 14. yüzyılda Endülüs Çingeneleri için “kaçak köylü” anlamında kullanılan Arapça “felag mangu” yani “flamenko” sözcüğü günümüzde bir Endülüs Halk Müziğini ya da bu müziğin eşliğinde yapılan dansı tanımlamak için kullanılmakta. Bu detay bile flamenkonun basit bir folk türü olmaktan ziyade kompleks bir yapıya ve yoğun kültürel bir geleneğe sahip olduğunu gösteriyor. Paco’nun bir röportajındaki şu cümleleri de zaten bunu destekler nitelikte: “Benim tarzıma yön veren şüphesiz flamenkodur. Eğer flamenko olmasaydı, ben olmazdım.”

Kronolojik olarak devam edersek;

Paco de Lucía, ilk defa 1958’de, yani 11 yaşındayken Radio Algeciras’ta dinleyicilerin kulak kabarttığı biri oluyor. Ertesi yıl ise; Jerez Flamenko Yarışması’ndan özel ödülle ayrılıyor. 13 yaşına geldiğinde bu küçük adamın José Greco’nun dans topluluğuna katıldığını görüyoruz. Yüksek performansı sebebiyle aynı toplulukla turneye çıkıyor ki bu da farklı ülkelerde konserlere katılıp önemli isimlerle dirsek temasında olma şansı demek. Kabına sığamayan Lucía’nın Çocuğu, camiada yanık sesiyle dikkatleri çeken kardeşi Pepe’yle Los Chiquitos de Algeciras adında bir albüm dolduruyor ve önemli müzisyenlerle turne serüvenine devam ediyor. İnanmak istemeyebilirsiniz, ama tüm bunlar yaşandığında kendisi sadece 14 yaşında.

İçinde yetiştiği mikro dünyayı evrenselliğinin tescili olan makro bir zenginlğe taşıyabilmesini “Hayatım boyunca bir elimle hep geleneğe uzanırken, bir elimle de hep dünyanın başka bölgelerindeki müzikleri araştırıp bunları flamenkoyla buluşturabilmenin yollarını aradım,” sözleriyle ispatlayacak olan bu benzersiz sanatçıyı iki sene sonra NewYork’ta görüyoruz. Burada kendisini en çok etkileyen ve müziğini bambaşka bir seviyeye taşımasına ön ayak olan gitaristlerden biriyle tanışıyor Paco de Lucía: O isim, tremolo tekniğinin ve bulerias formunun en önemli temsilcisi kabul edilen Sabicas’tan başkası değildir. 

Sıra geliyor 1965’te gençlik yıllarının unutulmaz albümü olan Federico García Lorca Şarkıları’nı Modrego gibi kıymetli bir müzisyenle birlikte yapıp piyasaya sürmeye. 1967’ye gelindiğinde ise iki önemli hadise gerçekleşiyor Paco’nun yaşamında. 

İlki; La Fabulosa Guitarra de Paco de Lucía adlı ilk solo albümünü yapması.

Diğeri ise; Miles Davis ve Thelonious Monk gibi caz efsanelerinin çaldığı Berlin Caz Festivali’nden aldığı davet. 

Camarón De La Isla Y Paco De Lucía, En Una Imagen De Archıvo (Youtube)
Camarón De La Isla Y Paco De Lucía, En Una Imagen De Archıvo (Youtube)

Nuevo Flamenco’nun (Yeni Flamenko) öncülerinden efsanevi ses ustası Camarón de la Isla ile 1968-1977 yılları arasında gerçekleşen 10 albümlük iş ortaklığı ise bir ömür sürecek sahici dostluğun provası aslında. Anlatılamayacak türden biraz da. Hele ki flamenko müziğinin vazgeçilmezleri olarak görülen ”Toque” (şarkıcıya eşlik eden Gitar) ve “Cante” (şarkıcıdan ayrı düşünülemeyen Şarkı) gibi iki elzem bileşeni simgeledikleri ve aynı sahneyi böylesi bir tamamlanmışlıkla uzun yıllar paylaştıkları düşünülürse. 

1970’li yılların sonuna doğru ise Paco de Lucía’nın müziğinde latin ve caz öğelerin daha sık kendini gösterdiğine tanıklık ediyoruz. Bu dönemde önemli caz gitaristi Al Di Meola ile müzik yaşamında açtığı yepyeni sayfanın adı Elegant Gypsy albümüdür. Bu çalışmaya baktığımızda barındırdığı parçaların caz füzyonu etkisi taşımasına rağmen geleneksel flamenko dinleyicilerinin dahi takdirini kazandığını görüyoruz. Sene 1975 ve Madrid Royal Tiyatrosu’nda tarihe geçecek bir konser vermenin ve hemen ertesi sene çığır açacak Almoraima albümüyle kulakların pasını silmenin ise tam zamanıdır. 

John McLaughlin ve Larry Coryell ile The Guitar Trio’yu kurduğunda takvimler 1979’u işaret ediyor. Bu süreçte bir Avrupa Turnesi düzenleniyor ve bu gitar üçlüsü Londra’daki Royal Albert Hall’de yapılacak olan “Ruhların Buluşması” adlı bir video kaydı için kolları sıvıyor. 1981’e gelindiğinde ise gruptaki Coryell’in yerini Al Di Meola alıyor. Bünyesinde birçok gitar çalım tekniklerinin çok ileri seviyelerinin denendiği efsanevi parçalar barındıran ve tamamen caz-latin-flamenko buluşmasının nadide bir örneği olan Friday Night in San Francisco adıyla piyasaya sürdükleri albüm zirvenin sahibi oluyor. Ki hala dünyanın en çok satan akustik gitar albümlerinden biridir.

Ve gelelim asıl meseleye.. 

Tüm zamanların en ünlü rumbalarından birine..

Endülüs’ün bağrından kopup dünyaya mal olmuş bu büyük yeteneğin yine turnede olduğu zamanlar. Bu sefer mekan Peru. Perküsyon ailesinden Afro-Peru kökenli bir enstrüman olan Cajon’u keşfedip flamenkoda yine denenmemişin peşinden gidiyor Paco. Taşlanmayı göze alarak temsil ettiği müzik türüne farklı enstrümanlar dahil ediyor. Amacı ise; müziğini daha armonik hale getirmek ve kalıplara mahkum edilen bu zengin türün formal yapısını değiştirmek. Günün sonunda ise rumba formunda; gitar, cajon, bongo ve bas gitarla memleketinden izler taşıyan ve İspanyolcada “iki suyun arasında” anlamına gelen bu emsalsiz parçayı besteliyor güzelim üstad: Entre Dos Aguas.


Gitarı son derece hızlı kullandığı için rasgueado ve picado ustası olarak kabul edilen; 50’den fazla albümün altında imzası bulunan; birçoğumuzun yakından bildiği Tomatito, Vicente Amigo, Gerardo Núñez gibi isimlerin hocası; evrensel flamenko sanatçısı kabul edilmesi sebebiyle Prince of Asturias gibi prestijli bir ödülün ve müzikal-kültürel katkılarından dolayı Cádiz Üniversitesi’nin verdiği fahri doktora payesinin sahibi; ayrıca müzikte uyguladığı üst düzey tekniklerle yeri doldurulamayacak bu özel ruhun bizim coğrafyadaki etkisinden kısaca bahsetmeden geçmek olmaz herhalde. Gönlünde 90’lara ayrı yer açmışlarınız muhakkak hatırlayacaklardır Levent Yüksel’in dile pelesenk olan parçalarla dolu 1993 Med Cezir albümünü. Ve tabi ki de Tuana parçasını. Bestenin orijinali, Paco’nun Palenque adlı nefis çalışması. Esere ruhundan sözler üfleyen yine Sezen oluyor tabi ki de. Albümdeki parçaların düzenlemelerini Uzay Heparı ile paylaşan Erdem Sökmen’i eş zamanlı gitarda görüyoruz, Paco’nun falseta’sını çalıyor. Levent Yüksel de Carles Benavent’in bas gitar partisyonlarını üstleniyor. Yüksel’in parçaya sesiyle hayat verip onu bir klasiğe dönüştürmesi ise işin belki de en lezzetli kısmı.

Bitirmeden..

Kardeşleri Pepe ve Ramón ile kurduğu Paco de Lucía Sextet ise, eminim ki birçoğunuzun hafızalarında en büyülü şekilde yer etmiştir. Özellikle Avrupa Turnesi kapsamında Paco’nun İstanbul konserini izleme şansına sahip olanlarınız ve bir anlamda zamana yenilmeyenleriniz için.

“Zamanı alt etmenin tek yolu bu mu peki?”

Bendeki cevabı “evet” olanın 11 sene sonra hükmünün kalmamasından olsa gerek varlığını “nota” ile inşa eden bir efsaneyi “söz” ile anlatmaya çalışmam..

Zamana yenilmemenin “kendimce” gayesi belki de.

Carlos Saura’nın Carmen, Sevillanas ve Flamenco Flamenco filmlerinde flamenkoyu yeniden yazan adam Paco de Lucía’nın kendi gitarıyla göründüğü unutulmaz sahnelere denk gelenlerinizi, 

Veyahut 1991 senesinde Rodrigo’nun meşhur konçertosu Concierto de Aranjuez’i yorumlaması istendiğinde, o zamana kadar nota bilmemesine rağmen bu klasik esere eklediği yepyeni duygusal katman ile en iyi yorumu yakaladığı o meşhur kaydı defalarca dinleyenlerinizi,

Ulusal kültür hazinesi ilan edilen bu duygu adamını La Barrosa’da, Zyryab’ta,  Rio Ancho’da, Zorongo Gitano veyahut izinden giden sanatçılarda bile arayanlarınızı benim gibilerden sayıyorum.

Olur olmadık anlarda ruhunu “iki suyun arasında” yıkayanlarınızı da..

Zeynep İlhan

Zeynep İlhan, 1991 senesinde Mardin’de doğdu. 2009 yılında Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi. Ertesi sene Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’na dahil olup Shakespeare’in “Macbeth”, Nazım Hikmet’in “Bir Çeşit Masal”, Joshua Sobol’un “Getto” adlı oyun projelerinde ve Marjane Satrapi’nin “Persepolis” oyun sunumunda yer aldı. Bu süreçte büyükelçilikler için simultane ve bölüm içerisinde yazılı çevirilerine devam etti. 2014’te ise İtalya’ya gidip Modena ve Reggio Emilia Üniversitesi’nde edebiyat ve sanat eğitimine devam etti. Mezuniyet öncesi makalesini ise karşılaştırmalı edebiyat üzerine yazdı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

TTV "Tiyatro Hazinemizden" Sergisi, 2025, DEPO Fotoğraf: Ceren Uyan
Önceki

TTV Öncülüğünde “Tiyatro Hazinemizden” Arşiv Sergisi

Kuşaklar Arası Sanat: Trilogy of Time
Sonraki

Kuşaklar Arası Sanat: Trilogy of Time