Dünya sinema tarihinde unutulmaz işlere imza atan, içinde olduğu döneme sanatıyla yön veren ve ulaşılması zor ödüllerin sahibi yönetmenleri düşünün desem birçoğunuzun aklına onlarca isim gelir. Peki, Doğu’nun ruhunu Batı’nın anlatı biçimleriyle harmanlayan, yerelliğini evrensel olana dönüştürmüş sinemanın samurayını sorsam? Eminim ki hafızalarda yer edecek tek bir isim olacaktır.
12 Kızgın Adam’ın başarılı yönetmeni Sidney Lumet’in “film yönetmenlerinin Beethoven’ı” olarak gördüğü; George Lucas, Steven Spielberg, Martin Scorsese ve Francis Ford Coppola gibi kendinden sonraki Batılı yönetmenleri sinematik anlamda etkileyip ilerleyen dönemlerde tüm bu yönetmenlerin kendi özgün duruşlarını bulmalarına önayak olan bir isim: Akira Kurosawa.
Kurosawa “bir eserin yaratıcısı hakkında en çok şeyi o eserin kendisi söyler” 1 demiş olsa bile bahsini ettiği o eser(ler)in bir enlem ve boylamı olduğunu düşünmekteyim. Hele ki böylesi bir yönetmenin evrensele ulaşmadaki yaratım sürecinde geldiği coğrafyanın ve soluklandığı tarihi atmosferin yaşamında büyük bir alan işgal ettiği hesaba katılırsa. Her şeyden önce Kurosawa, iki Dünya savaşının etkilerini jenerasyon itibariyle yaşamış biri ve birçok noktada Batı’ya sırtını dönmüş bir Japon kültürü içerisinde çocukluğunu geçirmiş. 1910 senesi Tokyo doğumlu. Bir tarafta bu ülkenin geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir anne, diğer tarafta eski bir samuray ailesinden gelen ve buna rağmen batılı değerlere açık, Kurosawa’yı daha küçük yaşlarda resim ve sinemayla tanıştıran ordu subayı bir baba. Aslına bakarsanız sarmalandığı aile yapısı ve kültürel dokuyla tam bir araf insanı kendisi. Tüm bunlara rağmen Kurosawa’yı derinden sarsan iki travmadan bahsetmeden geçmek olmaz. İlki; küçük yaşta kaybettiği kız kardeşi Momoyo. Diğeri ise; sanat yaşamı boyunca “gerçeklik” tanımını sorgulayıp birçok çalışmasının merkezine koymasına sebep olacak olan Büyük Kanto Depremi. Anılarında bahsettiği üzere sessiz filmlerin anlatıcısı yani benshi olduğu için Japonya’da dönemin şöhretli mesleklerinden birine mensup abisi Heigo, on üç yaşındaki Kurosawa’yı deprem yıkıntılarının tam ortasına götürür ve “her türden ölümü yaşamış cesetler gördüm ve bakamadım,” diyen küçük kardeşinin “gerçek” ile yüzleşmesini ister. “Bir şeye doğrudan bakarsan, artık korkacak bir şeyin de kalmaz,” diyen çok sevdiği abisinin bu öğüdü hem iç dünyasında yer eder hem de Kurosawa’nın resim ve edebiyatı keşfetme sürecini hızlandırır ve kendisine ressam olma hayallerinin kapısını aralar.
Gelelim kadersel kırılma anına..
Sessiz sinemanın geçirdiği değişimden sonra Japonya’da benshi’lere artık ihtiyaç duyulmaz ve bu manevi çöküntü abi Heigo’yu intihara sürükler. Sanat alanındaki gayesi bambaşka olan Kurosawa bu olaydan iki sene sonra yönünü tamamen değiştirip bir stüdyoda yönetmen yardımcısı olarak işe başlar. Stüdyo sistemiyle çalışır ve bir film yapımı için gerekli her alanda derin bir ustalık kazanmayı, özellikle bir yönetmen olarak “çok iyi bir senaryo yazabilmenin önemini” takıntı haline getirir. Böylece 50 yılı aşkın yönetmenlik kariyerine çığır açan onlarca film sığdırır. Tam da bu noktada hakiki bir sanatçı olarak Kurosawa’yı diğerlerinden bu kadar farklı kılanın ne olduğunu sormak ise, kanımca, hem kendisini hem de eserlerini daha katmanlı ele almamızı sağlayacaktır. Bu sebepten ötürü çoksesli ve zamansız bir yaratım sürecine sahip bu sanatçının tavsiyesine uymak ve eser(ler)inin ışığında kendisini anlamaya çalışmak hikayenin bu kısmında en akıllıcası olacaktır.
Bu bağlamda özellikle değinmek istediğim esas mesele; Kurosawa’nın sahip olduğu Doğulu ve Batılı tarafının sanatındaki en büyük güç olduğu gerçeği. Dostoyevski ve Tolstoy’un emsalsiz eserlerine olan ilgisi, fazlasıyla etkisi altında kaldığı Shakespeare’in trajedileri, hayranlık duyduğu John Ford filmleri, yakından takip ettiği Chaplin ve Buster Keaton yapımları.. Çocukluğundan itibaren Batılı dediğimiz birçok sanatçı ve eserle olan bu tanışıklık ona, mayınlı bir araziden ziyade rengarenk çiçeklerle dolu muazzam bir cennet bahçesi sunar. Bir anlamda kolektif bir sanat dilinin varlığını sürdürdüğü Japonya’da “bireysel” olanın peşine düşmesi, tematik anlamda insanı ve insan ruhunu anlamaya çalışıp bunun üzerine filmler yapması Batılı tarafına verilebilecek ilk örneklerden.
Doğulu yanı ise, tamamen içinde yetiştiği Japon kültürü ve de özellikle Noh Tiyatrosu 2 denilebilir. Peki, tam olarak nasıl bir tiyatrodur bu? 14. yüzyılda Japonya’da gelişmiş, Zen Budizmi ve samuray kültüründen büyük ölçüde etkilenmiş bir tiyatro geleneğidir esasında. Özünde minimalist anlatım, ritmik oyunculuk, kontrollü yüz ifadeleri, karaktere/duyguya ait özel maskeler ve görsel metaforlar barındıran Japon sahne sanatlarının en soyut ve sembolik formlarından biridir. Şite (baş oyuncu) ya da Waki (yardımcı oyuncu) meditasyon yapar gibi sahnedeki eylemlerini yavaş ve sakin icra eder. Oyun sırasında “MA” adı verilen bilinçli “boşluk”, yani sessizlik ve durağanlık izleyicinin hikayeyi anlaması için kritik öneme sahiptir. Oyunda kullanılan maskeler ise oyuncunun yüz ifadesini dondururken iç dünyasını sembolize edip izleyicinin odağını oraya çeker. Noh Tiyatrosu’nun bir diğer önemli özelliği ise; anlatılan hikayede doğaüstü varlıkların, ruhların ve kehanetlerin hakim olması.

Bunların ışığında Kurosawa’nın kişisel tarihinde büyük öneme sahip 1950 senesine bakalım o halde:
2. Dünya Savaşı sonrası..
Japon sinemasına baktığımızda daha ziyade propaganda örnekleri görülmekteyken Kurosawa, Japon kısa hikaye kültürünün en önemli ismi olarak anılan Ryūnosuke Akutagawa’nın “Korulukta” ve “Rashômon” adlı iki kısa öyküsünden uyarlanan Rashômon filmini çekmek ister. Perdeye insanı ve gerçeğin doğasını yansıtmayı amaçlar. Senaryonun katmanlı bir altyapısı vardır. Bir cinayetin çeşitli bakış açılarıyla anlatılıp gerçeğin doğası hakkında izleyiciyi düşünmeye zorlayan bu filmi çekecek ekip ise ellerindeki hikayenin ne anlattığını tam olarak anlayamamıştır. Buna rağmen Kurosawa senaryoyu defalarca ekibine okutturur ve film onca maddi zorluğa rağmen çekilir. Aslında biçimsel anlamda tepeden tırnağa Japon geleneklerine uygun çekilmiş bir filmdir Rashômon. Gerek kostümler gerekse oyunculuklarla. Kurosawa’nın sessiz filmlerdeki “duygunun dürüstlüğü”nden fazlasıyla etkilenmiş olduğu hesaba katıldığında kendisinin bu etkiyi oyuncularının jest ve mimikleriyle yakalamaya çalıştığını rahatlıkla söylemek mümkün. Ki tam da bu noktada Noh Tiyatrosu Kurosawa’nın yardımına yetişir. Kurosawa bu geleneğin aksine filminde maske kullanmaz, fakat oyuncularının mimiklerini en büyük anlatım araçlarından birine dönüştürür. Bir anlamda izleyicinin hayal gücüne ve duygu durumuna güvenir. Sahnede tercih edilen minimalist tasarımı bu film özelinde doğaya yönelerek ya da ikonik unsur haline gelen bir “kapı” ile yakalar. Doğaüstü güçler, kehanet ve ruhlar diğer filmlerinde olduğu gibi Rashômon’da da bariz bir şekilde kullanılır. Görüldüğü üzere yerelliğin hakkı sonuna kadar verilir. Batılı taraf ise kendini senaryoda ve satır aralarında yoğun şekilde gösterir. Günün sonunda Japonya’da hak ettiği değeri göremeyen bu benzersiz yapım şans eseri gönderildiği 1951’in Venedik Film Festivali’nde en büyük ödülün, Altın Aslan’ın sahibi olur. Japon sinemasını Batı dünyasına kabul ettirir. Altyazılı bir film için gişe rekorları kırar. Aynı festivalde Akira Kurosawa‘ya ayrıca “İtalyan Film Eleştimenleri Ödülü” de verilir. “En iyi film” dalında BAFTA’ya ve “En İyi Sanat Yönetimi ve Dekor” dalında Oscar’a aday gösterilen bu yapım Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nin onursal ödülüyle taçlandırılır. O kadar ki, “tanıkların aynı olayla ilgili çelişkili ifadeler vermesi” anlamına gelen psikolojik bir olguyu yani “Rashômon Etkisi” terimini literatüre kazandırır.

1954’e gelindiğinde ise Kurosawa, Yedi Samuray gibi epik bir başyapıt ortaya koyar ve bu filmin hem Japon hem de dünya sineması için mihenk taşı olduğunu görürüz. 1957’de ise kendisi Kanlı Taht filmiyle sanatını bir kez daha ispatlar. Bu sefer anlatılacak hikaye bir Shakespeare trajedisi olan Macbeth uyarlamasıdır. Mekan İskoçya değil, feodal Japonya’dır. Orijinal metinden tek kelime dahi kullanılmaz ve yine Noh Tiyatrosu geleneğinin dekor ve oyunculuk tarzından çok fazla yararlanılır. Gerçekliğe verdiği önemden olacak ki bu filmin ok sahnesinde gerçek oklar kullanır. Bir anlamda yerel ve evrenselin muhteşem buluşması diyebileceğimiz bu film Shakespeare uyarlamaları arasında hala en iyisi olarak kabul edilmektedir.
Japoncada “kaos” anlamına gelen ve bir başka Shakespeare uyarlaması olan Ran filmi için 1985 senesinde kamera arkasına geçer bu eşsiz yönetmen. Kral Lear hikayesini yine Japon kültürü üzerinden yeniden anlatır. Burada da gerçekliğe olan borcunu gerçek kaleler inşa ettirerek öder. Noh Tiyatrosu’ndaki “MA” adlı ritmik yapı belirgin bir şekilde görülür. Bir ressam olarak bu filminde renk öğesini bilinçli bir şekilde çok yönlü ve işlevsel kullanır. Hatta bu sebepten ötürü Ran filmi sinemada renk kullanımı konusunda ders niteliğinde izletilen yapımlardan biri haline gelir. Gelin görün ki uluslararası ününe rağmen bu filmi çekmek için uzun bir süre beklemek zorunda kalan Kurosawa bu süreçte defterini mekan ve kostüm çizimleriyle ve sahnelerin storyboard’larıyla doldurur. Ancak 75 yaşına geldiğinde çekebildiği, o zamanki bütçesiyle en büyük Japon yapımı olan ve “En İyi Kostüm Tasarımı” dalında Oscar kazanan Ran filmi bu dahiyane yönetmenin ustalık eseri olarak kabul edilir.
Kurosawa’nın çok sayıda filminin ya doğrudan yeniden çekimi yapıldığını ya da yorumlanarak sinemaya tekrardan aktarıldığını düşünürsek zamanının çok ötesinde bir yönetmen kendisi. Bir sahneyi çekmek için üç ayrı kamera kullanması, telefoto lenslerinden yararlanması, aksiyon sahnelerini yavaş çekimde oynatması gibi döneminin teknik sınırlarını zorlayan biri. Senaryonun her şeyden önemli olduğuna inanarak alanında benzersizliği yakalayan şahane bir hikaye anlatıcısı. Tüm bunların yanında Ennio Morricone’ye ilham kaynağı olacak Masaru Sato gibi bestecilerle yakın temasta olması, o güne kadar yapılmamışı yapıp filmlerinde müziği seçilmiş bir özne gibi kullanması ise sanatçı kimliğini çok başka seviyeye taşımakta. Evet, yerel kimliğini büyük gururla giyinen bir yönetmen Akira Kurosawa. Bir taraftan kendi köklerine ve kimliğini inşasında önemli bir yere sahip Japon kültürünün yeganeliğine saygısı sonsuz, bir taraftan da tek bir dünyayla yetinmek yerine “sanatsal melezliğin” peşine düşecek kadar evrensel~yapıcı~yaratıcı aykırılığa sahip sanatçı bir ruh aynı zamanda. Bunların yanında Batılı yönetmenlerin aksine karakterlerinin içsel yolculuklarını, çelişkilerini, doğa ile mücadelesini öz diyalogların çarpıcılığıyla aktarması ve bir ressam gözüyle yakaladığı hayret uyandıran kadrajlarla derinlemesine ele almasıyla hakiki vizyonerdir desem yanlış olmaz kanımca.
Kurosawa’nın bir röportajında yaratıcı olmaya cüret eden gençlere olan öğüdüyle yazımı noktalamak isterim: “Gerçekten bir film yapmak istiyorsanız ihtiyacınız olan asıl şey kâğıt ve kalemdir. Gerçek bir senaryo yazmaktır. Yazmanın sıkıcı bir yük olmasına alışmak zorundasınız. İçinizde zengin kaynaklarınız olmadıkça bir şeyler yaratamazsınız. Yaratma dediğiniz şey bellekten doğar.”
Ve Rollo May’in 3 de belirttiği gibi bu süreç “yaratıcı eylem”e dönüştüğü zaman adından söz ettirir. Tıpkı “hayatıyla şahsi mitini yaratabilmiş” 4 bu özgün ve benzersiz sinemanın samurayı gibi.
Kaynaklar




